ZAMANIN TARİHİ -3

Lamarck, doğada türlerin değişebileceğini ileri sürerek çevre şartlarının türleri etkilediğini bu nedenle oluşan türlerdeki değişikliklerin yeni bireylere aktarıldığını, çevre değiştiğinde canlının da içten duygularla çevresine uyacağını ve yaşayacağını söyler. Zürafaların boyunlarını çok uzatmaktan böyle uzadığını misal vererek canlının kullandığı organlar gelişirken kullanmadığı organların ise küçüldüğünü ya da köreldiğini düşünür. Kullanma ve kullanmamayla kazanılan bu özelliklerin yavrulara geçtiğini, kullanılan organın gelişmesinin bir modifikasyon olduğunu ama süreklilik göstermediği, değişim olabilmesi için üreme hücrelerini etkilemesi gerektiğini söylemiştir ama modifikasyonlar kalıtsal olmadığından bu varsayım ispatlanamamıştır.

Darwin ise türlerin birbirlerinden neden farklılık gösterdiğini, bu farklılıkların oluşumunda nelerin etkili olduğunu gen frekansının değişmesinde bir etken olan doğal seleksiyon hipoteziyle açıklamıştır. Gen havuzunda bir genin bulunma yüzdesi o genin frekansını belirler. En önemli izolasyon coğrafi olup bu ayrılan sayısal yığınlar (populasyon) birbiri ile çiftleşemeyecek hale gelir.

Kalıtsal varyasyona sahip olan bireylerden ortam şartlarına uyanlar yaşar, ürer ve kalıtsal özelliklerini döllerine geçirirlerken diğerleri elenir (doğal seleksiyon). Evrim zinciri; mutasyon ve eşeyli üreme, kalıtsal varyasyon (eskimo ile zenci), doğal seleksiyon, adaptasyon (kutuplardaki ayıların beyaz renkli olması) ve evrimdir. Evrimin nedeni genlerdeki kimyasal değişiklikler (mutasyon) ve eşeyli üreme, evrimin mekanizması doğal seleksiyondur. Üreme hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar kalıtsal olduğundan bu evrim için önemlidir. Çevresel varyasyon (modifikasyon) dış etkilerle meydana gelen kalıtsal olmayan değişmeler olup vücut hücrelerinde görülür. Kalıtsal varyasyon ise eşeyli üreme eşey hücrelerinin oluşumu sırasında kromozomlar arasındaki parça değişikliği, eşey hücrelerinin meydana geldiği bölünme, erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesidir. Evrimleşme bazı jeolojik devirlerde daha hızlıysa bile hala devam etmektedir. Evrimleşme farklı hayvan grupları arasında farklı hızdadır. Bir sayısal yığının evrimleşme hızı yeni tür oluşturulurken fazlaysa bile çevresine uyum sağladıktan sonra tedricen düşer. Yeni türler daha basit ve daha az özelleşmiş canlılardan ürer. Evrimleşme her zaman basit den gelişmişe doğru yürütülemez. Tür sayısı sabit olmayıp giderek artar. Tüm canlılar ortak bir atadandır.

Evrim bakımından akraba olmayan hayvan grupları başlangıçta birbirlerinden farklı yapıda iken birbirlerine benzeyen ortamlarda adapte olduklarında zamanla birbirlerine benzeyen bir yapı kazanırlar. Aynı kökenden gelen türlerin farklı ortamlarda kazandığı fizyolojik ve yapısal özellikleri birbirinden ayrı olan birçok yeni canlı türünün ortaya çıkmasına nedendir.

Bütün bunlar (evrim teorisi) bilimselliğin kriterlerini karşılamış mıdır? Platon’un, Aristoteles’in, Leibniz’in, Hume’un, Kant’ın, Popper’ın, Kuhn’un ve İslam filozoflarının felsefeleri bu teoriyle bağdaşır mı? Evren tesadüfen mi oluştu yoksa ilahi bir kudret ve iradeyle oluşmuş tasarımın ürünleri miyiz? Bütün canlılar birkaç milyar yıl önce oluşmuş tek hücreli ‘ortak bir ata’nın soyu mudur? Bu ‘ortak ata’nın soyları boyunca ortaya çıkan değişimler tüm canlılığın açıklaması mıdır? Evrimin varlığı ille de tanrının yokluğu mudur? Bu değişikliklerin sebebi genlerdeki ‘mutasyonlar’la, dünya ortamına uygun canlıların hayatta kalıp diğerlerinin elenmesi gibi ‘doğal seleksiyon’ mekanizmasıyla açıklanabilir mi? Bu soruların cevapları ön kabullerle bulunamaz.

19. yüzyıldan önce ‘din-bilim çatışması’ dünya gündeminde önemli bir yer tutmuyor iken daha sonra evrim teorisi üzerine yapılan bilimsel, felsefî ve teolojik tartışmalar tavan yaptı. Diğer tüm bilimsel, felsefî ve teolojik tartışmaların toplamı bile bu teori kadar sayıca çok değildir. Fakat nitelik bakımından maalesef ciddiyetsiz ve tutarsızdır. İnsanlık tarihinin üç-dört bin yıllık döneminden öncesine ait yazılı belgelerin çok sınırlı olduğundan konuşurken mangalda kül bırakmalıyız. Bilinen ilk felsefeci olan Miletli Thales’e (MÖ 6. yy) göre evrenin temel hammaddesi sudur ve evrendeki tüm varlıklar suyun değişime uğramasıyla oluşmuştur. Talebesi Anaximander (MÖ 610-546 civarı) evrenin temel hammaddesinin ‘apeiron’ olduğunu söyleyerek hocasına muhalefet etmiştir. İlk hayvanların suda oluştuklarını ve büyüyünce kuru alanlara göç ettiklerini söylemiştir. Canlılarla ilgili fikirlerinden dolayı Anaximander’in evrimci görüşleri ilk kez dile getiren kişi olduğu söylenir. Empedokles’e (MÖ 492-432) göre önce vücudun bazı parçaları ortaya çıkmış, mükemmel form bulunana kadar bu böyle devam etmiş ve ucubeler yok olmuş. Ernst Mayr, bu yaklaşımı, bazılarının yaptığı gibi ‘doğal seleksiyon’un öncüsü kabul etmenin saçma olduğunu söylemiş. Hippokrates’in (MÖ 460-370 civarı) okulu dışında gözlem ve deneye yeterince önem verilmemiş; Herophilus, Erasistratus ve özellikle Galen gelişmeye katkıda bulunmuş ve daha sonra bu çalışmalar Rönesans döneminde anatomi ve fizyolojinin yeniden canlanmasında temel oluşturmuş. Eski Yunan’da Atomculuğu ortaya atan ilk kişi Leukippos olsa bile sistematik olarak ortaya koyan ilk kişi olan Demokritus evrenin işleyişini mekanist bir şekilde atomların hareketleriyle açıklayarak atomların öncesiz ve sonrasız olduklarını kabul eder. Aristoteles ise Demokritus’u gayeci yaklaşımı tamamen dışlayıp evreni doğal bir zorunlulukla açıklamasından dolayı eleştirir. Demokritus’un takipçisi Epikurus ve onlardan çok daha açık şekilde ateist-materyalizmi savunan Lucretius, evrende bilinçli bir tasarımın varlığını reddetmişlerdir. Evrenin tesadüfen oluştuğunu söyleyenler, tesadüf kelimesini bilinçli bir tasarımın karşıtı anlamında kullanmışlardır. Aslında teistler büyük çoğunluk olarak mekanist bir evren görüşünü kabul etmekle beraber asla kabul etmeyecekleri evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olmadığı konusudur.

Eski Yunan’da ezeli, ebedi ama durağan bir evren tasarımı hâkimdi. Evrende var olan değişiklikler bile döngüsel bir mantıkla açıklanıyor ve kuramlarında her şey aslına geri dönüyordu. Tanrı’nın merkezde olduğunu ve evreni yoktan yaratıp bir gün yok edeceğini söyleyen tektanrıcı dinlerin anlayışından tamamen farklıdır. Bir teist mekanistik yaklaşımla evreni açıklayabilir. Hem teist evrimciler hem de ateist evrimciler ve hem de ‘teist bir Atomcu kuram’a inananlar da olmuştur. Tanrı merkezli varlık anlayışı nihai açıklamayı Tanrı’da bulur ve evrenin oluşum kesin olarak gayeseldir. Atomcu kurama inanan herkes teist değildir ve evrimci kurama inan herkes de ateist değildir. Demokritus ve Epikurus’un en ünlü takipçisi hatta onlardan çok ve daha açık olarak ateizmi savunan Lucretius evrimsel süreçle tesadüfî bir oluşumu değil, tesadüfî bir şekilde ‘kendiliğinden oluşum’u savunduğundan evrimci değildir. Şu halde tarihteki binlerce kişinin evrim teorisini önceden sezinlediği zannı yanlıştır. Evrim konusu değil, gayeci yaklaşım ve bilinçli tasarım antik dönemin tartışmasıdır.

Protagoras, Gorgias ve Sokrates gibi düşünürler biyoloji ve tüm diğer doğa bilimlerini felsefî etkinliğin dışında tutmuşlar ama Platon felsefî düşünceyi gerçek manada yönlendirerek atomcularla beraber kendisinden önceki düşünürleri aşmıştır. Kendisinden önceki Pythagoras, Parmenides, Herakleitus ve hocası Sokrates gibi felsefecilerin mirasından faydalanmış, talebesi Aristoteles’i de mirasından yararlandırmıştır. Matematiği vazgeçilemeyecek bir bilim olarak gören Platon Batı dünyasına sistematik düşünmeyi öğretir. Mayr, geometrinin değişmeyen doğrularının özcülüğe yol açtığını, bunun ise evrimci düşünceye ters olduğunu söyleyerek Platon’u, evrimin karşıtlarının kahramanı olarak görür. Matematiksel düşüncenin biyoloji üzerindeki zararlarına dikkat çeken Mayr’a karşılık Nicholas Rashevsky gibi biyolojide matematiksel düşünceden daha çok istifade edilmesi gerektiğini düşünen bilimcilere göre olasılık hesapları, istatistik çıkarımlar, kümeler teorisi gibi matematiksel yaklaşımlar biyolojide kullanılmalıdır. Matematiksel düşünce gelişmeden doğa bilimlerinde gelişme olmasının imkânsızdır. Mayr, özcülükle ilgili fikirleri, evrimin ortaya konmasında zorluk çıkaracak olan evreni bir ‘kozmos’ olarak görmesi, canlılığın cansız maddeden kendiliğinden oluşumu fikrini savunan filozofların görüşleri yerine Yaratıcıyı (Demiurge’u) koyması ve maddî bedenden ayrı bir cevher olarak ruha yaptığı vurgu nedeniyle Platon’un biyolojiye zarar verdiğini söyler. Mayr, 2000 yılı aşkın bir zamandır süren özcü düşünceden insanları kurtaran kahraman olarak Darwin’i işaret eder. Heidegger, Nietzsche’nin kendi felsefesini Platonculuğa karşı bir felsefe olarak gördüğünü ve Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüyle Platoncu metafiziğin ölümünü kastettiğini söyler. Batı felsefesinde Platon birçok fikrin kaynağı kabul gördüğünden sırf Platon’un karşıtlık bile bir biyolojik veya felsefî yaklaşıma önem kazandırır. Evrimci düşüncenin geç ortaya çıkmasında ve kabulünün zor olmasından en ünlü evrimci bilimciler Platoncu düşünceyi sorumlu tutarlar.

W. Thompson, E. S. Russell ve J. Needham gibi ünlü biyologlara göre Aristoteles’in koyduğu birçok prensip hala geçerlidir. Zaten o karşılaştırmanın bilim için önemini kavrayan ilk kişidir. Aristoteles, hocası Platon’un ‘idealar’ öğretisini eleştirir. Maddî evrenden bağımsız ‘idealar’ın varlığını reddederken evrendeki bireylerin özü anlamında ‘idealar’ı kabul eder. Yani Aristoteles de Platon gibi özcü olsa bile onun özcülüğü, bu evrenin dışında ayrı bir ‘idealar’ âlemine bakmaz ve bu evreni önemsiz kabul etmez. Aristoteles’in özcülüğü Linnaeus’un biyolojik teorisini etkilemiştir. Özcülüğün biyoloji üzerinde çok olumsuz etkisi olduğunu söyleyenler de Darwin öncesi dönemde biyolojiye en önemli katkı yapan kişi olarak yine Aristoteles’i gösterirler. Çünkü felsefesi deneyciliğe önem verir. Aristoteles, sistematik düşünmede hocası Platon’dan, deneyci yaklaşım ve biyoloji alanında ise Hippokrates’ten istifade etmiştir. Fakat sistematik düşünce ve yaptıklarıyla Hippokrates’ten çok daha başarılı ve etkilidir. Ondan önce bilinen hiç kimse hayvanları böylesine ciddi bir sınıflandırmaya tabi tutmamıştır. Onun hayvanlarla ilgili sınıflandırması kendisinden 2000 yıl kadar sonra yaşayan Linnaeus ile kıyaslanır. Platon’un evrenin bir kaostan oluştuğu düşüncesinden, kompleks canlıların daha basit canlılardan oluştuğu düşüncesine kadar her türlü ‘evrim’ fikri Aristoteles’in düşüncesine tersti. Aristoteles’in meşhur mermer heykel örneğine göre her şeyden önce mermerin varlığına gerek vardır; bu maddî nedendir. Heykeli yapmak için çekiç ve keskiyle yontma işlemine ihtiyaç duyulur; bu fail nedendir. Fakat yine heykelin bir şekil alması, bir at, insan veya benzeri bir şekil kazanması gerekir, gelişigüzel yontulmuş mermer heykel değildir; bu da formel nedendir. Heykelin varoluşunun genel nedeni ide heykeltıraşın amacının gerçekleşmesidir. Aristoteles’e göre bu bütün şeyin nihai nedenidir. Aristoteles’in gayeci yaklaşımı teizmle uyumlu, ateizmle uyumsuzdur. Buna rağmen ateistlerin gayeci yaklaşımın kelimelerini ve kavramlarını hiç kullanmadıkları anlamına gelmez.

Aristoteles’in muhalifleri bile onun önemini yadsımamıştır. Aristoteles’in Atina’dan firar ettikten sonra okulunun yönetimini bıraktığı talebesi Theophrastus ‘botaniğin babası’ olarak anılmıştır. Theophrastus’un felsefi değeri, deneysel yaklaşıma önem verilmediği bir devirde, deneyin ve gözlemin, bilgi teorisi açısından önemine inanıp bizzat uygulamasıdır. Bu dönemden sonra biyolojiye önemli katkıda bulunanlardan Herophilus’un yaptığı otopsilerle insan vücudu hakkındaki bilgilerin birçoğunu ilk defa insanlığa kazandırandır. Herophilus, kalp üzerine dikkatlice çalışıp kapakçıklarını isimlendiren, dolaşım ve sinir sistemleri üzerine araştırmalar yapan, beynin kıvrımlarını inceleyen Erasistratus’la çağdaştı. İskenderiyeli bu iki anatomi bilgininin birbirleriyle rekabeti biyoloji biliminin gelişimi açısından önemli sonuçlar verdi. Doğa tarihçisi Pliny, deneysel fizyolojinin kurucusu Galenos gibi isimler hep kendinden önceki mirastan yararlandılar.

Galenos’tan (129-200) sonra taa İslam düşüncesinin en önemli eserlerinin verildiği 9. ve 13. yüzyıllar arası döneme kadar uzun zaman ciddi bir biyolojik çalışma gerçekleşemedi. İslam dini 7. yüzyılda son kez ortaya çıktı ve kaynağı Kuran tüm varlıkları Tanrı’nın varlığının delilleri olarak nitelendirip Müslümanları bunların incelenmesine teşvik etti. Kuran’ın ayetlerinin şekillendirdiği zihinler, bilimsel çalışmayı bir ibadet ve Tanrı’ya yaklaşmanın aracı olarak değerlendirdiler. Kuran’ın dili bilimsel ilerlemenin uluslararası vasıtası oldu. Bu yüzyıllarda yaşayan Cabir bin Hayyan, Kindi, Harizmi, Fergani, Ebu Bekr er-Razi, İbn Sina, Biruni, İbn Yunus, İbnül Heysem gibi Müslüman bilimcilerin Batı’da eşdeğerleri yoktu. Ortaçağ karanlığı Batı medeniyeti için geçerliydi.  Ünlü bilim tarihçisi Sarton, 8. yüzyılın ikinci yarısından 12. yüzyıla kadarki kronolojisiyle bu dönemi ‘altın çağ’ olarak niteler. Hippokrates ve Galenos’ta yer alan uyum ve denge fikri Müslüman bilimciler için kolayca kabul görecektir; bunu hemen aldılar. Aristoteles’in ve Galenos’un gayeci yaklaşımıyla da uyum sağlandı. İbnün Nefs’in küçük kan dolaşımını keşfi ve İbnün Nefs’in Galenos’un yanlış düşüncelerini düzelterek kalbin üç değil iki karıncıktan ibaret olduğunu bulması dikkate alınırsa bir ilerleme söz konusudur. Cahız Aristoteles’in fikirlerinden faydalanmakla yetinmemiş onları hem geliştirmiş, hem de eleştirmiştir. Ebu Hanife ed-Dineveri, İhvan-ı Safan, İbn Sina, İbn Bacce botanik konusunda devrim yaptılar. İbnül Heysem’in optik konusundaki çalışmaları astronomi için olduğu kadar biyoloji için de hayati önemlidir. Çağdaş astronomi gelişmesini teleskopa, çağdaş biyoloji ise mikroskopa borçludur. Roger Bacon’dan, Vitello’dan, Leonardo da Vinci’ye dek birçok önemli bilimciler optikte İbnül Heysem’den faydalanmışlardır.

Modern biyoloji ve evrim teorisi, Batı medeniyetinin bilimsel ortamında gelişti. İslam düşüncesinden yapılan çevirilerle Batı, İslam düşüncesinden tercümelerle Grek medeniyetini keşfederken, İslam düşüncesinin Grek medeniyetini yorumlayışını ve İslam bilim insanlarının metodolojisini ve keşiflerini de dâhil etti. Albertus Magnus, Thomas Aquinas, Duns Scottus gibi önemli isimlerin, İbn Sina ve İbn Rüşd’ün düşüncelerinden derinden etkilendiler. Roger Bacon’a nispet edilen deneysel metodu kurmanın aslında Müslüman bilginlere ait olduğu, teori ve deneyin metodolojik bütünlüğü konusunda Bacon ve Leonardo da Vinci gibi ünlü bilimcilerin Müslüman bilim insanlarından ciddi etkilendikleri ünlü Batılı bilim tarihçilerce de ifade edilmiştir. 11. ve 13. yüzyıllarda Arapçadan Latinceye yapılan tercümeler Avrupa’da bir eğitim devrimine yol açmış ve dolayısıyla Batı’da günümüz üniversitesinin doğuşunda etkili olmuştur. Arapçadan yapılan tercümelerle Batı dillerine giren kelime ve kavramlar, özellikle 16. yüzyılda özel bir gayretle Batı’nın bilimsel terminolojisinden çıkarıldı. Biyoloji alanındaki en etkili isim olan İbn Sina kitabı 15. yüzyılın sonlarına doğru Galenos’un eserleriyle birlikte Batı Avrupa’daki tıp fakültelerinde okutulup yorumlandı. 13. yüzyıldan itibaren İtalya’da büyük bir ilgiyle karşılandı.

Bazı bilimcilerimize göre Lamarck ve özellikle Darwin’in yeniden formüle ettiği ‘biyolojik evrim teorisi’ni, Batı’nın İslam düşüncesinden aldığını söyleyemeyiz ama bu İslam düşünürlerinde ‘evrim’ fikri olmadığı anlamına da gelmez. Bazı araştırmacılardan anlaşılmıştır ki ‘evrim’ kavramıyla ‘biyolojik evrim teorisi’ karıştırılmaktadır. ‘Evrim’ kavramıyla daha kompleks bir varlık türünün daha basit bir varlıktan oluştuğu kastedilir. Hidrojen ve oksijenin birleşmesiyle suyun oluşması kimyevi bir evrimdir; Lamarck ve Darwin’in ortaya koydukları biyolojik evrimden kastedilen ise her bir canlı türünün, diğer bir türün değişimiyle oluştuğudur. Bu yüzden türlerin sabitliğini savunanlar evrim teorisiyle zıttır. ‘Evrimci’ fikirleri olan ama türlerin değişmezliğini savunan Nazzam, Biruni, İhvan-ı Safa gibiler ‘evrimci’dirler ama ‘evrim teorisi’ni önceden sezinledikleri söylenemez. Cahız’ın bahsettiği canlılar arasındaki hayat kavgası, Biruni’nin bahsettiği canlı türlerin içindeki çeşitlilik ve türlerin seçimiyle ıslah edilmeleri bugünkü anlamda bir evrim teorisi değildir. Aristoteles’in de canlıları ‘varlık mertebeleri’ne göre dizmesini evrim teorisi sananlar olmuştur. Yine İbn Miskeveyh gibi canlıları ‘varlık mertebeleri’ne göre ayıran hiyerarşik dizilişi basit canlıdan kompleks canlıların evrimleştiğini söyleyen sıralamaya benzer; ama ‘varlık mertebeleri’ne göre canlıları dizişte canlı türlerinin birbirlerinden evrimleştikleri iddiası evrim teorisinin en temel iddiasıdır. Sınırlı sayıda türün birbirinden evrimleşmesiyle tüm türlerin, cinslerin, familyaların, sınıfların evrimleşerek oluştuğunu söyleyen ‘evrim teorisi’ arasında ciddi fark vardır. Türler arası geçişi mümkün görmek başka bütün canlıların birbirinden oluştuğunu söylemek başkadır. Müslüman düşünürlerde ‘evrim’ görüşü üç tip görülür. Birincisi biyolojik evrimdir ki türlerin değişimi bu evrimin konusudur. İkincisi sosyal evrimdir (medeniyetlerin gelişimi); üçüncüsü ise psikolojik evrimdir (insanın ahlaki ve manevi gelişimi). Mevlana’nın açıklamaları da canlıların, hiyerarşik varlık mertebelerine göredir. Cahız’ın evrimi öncelediğini söyleyen bir görüş Cahız’ın bilimsel, biyolojik yaklaşımından dolayı daha çok tartışmaya değer olsa bile tasavvufi şiirsel bir eserin birkaç beytinden dolayı Mevlana’yı biyoloji alanına çekmek hata olur. Mevlana’nın, kendi alanındaki birinden beklendiği gibi ‘psikolojik evrime’ işaret ettiğini veya ruhsal gelişimi vurguladığını söylemek daha doğru olacaktır. Bazı İslam düşünürlerinin doğal seleksiyona ve dönüşümcülük fikrine işaret etmeleri önemli olsa bile canlılar dünyasında doğal seleksiyonun varlığının tespiti ile yeni türlerin, cinslerin, familyaların oluşumunu Darwin gibi ‘doğal seleksiyon’la açıklamak çok farklıdır. Türlerin değişimi, bütün canlıları böyle bir değişimin sonucu görmek ve bu değişimin sınırlı şekilde gerçekleştiğini söylemek kendisini ayırıcıdır.

Peki, bu bakış açısına saygılı olalım da “İnsanoğlu önce cansız varlıklarda gözüktü” ne demek? “Sonra cansız varlıklardan bitkilere geçti” ne demek? “Yıllarca o fidanlardan bir fidan gibi yaşadı, çok farklı olan cansız halinden habersiz; bitki halden hayvanî hale geçince, bitki halinden hiçbir şey hatırlamadı, bitkiler âlemine duyduğu meyilden başka…” ne demek? “Yine biliyorsunuz ki ulu Yaratıcı, insanoğlunu hayvan vaziyetinden insan vaziyetine çıkardı; böylece insan iklimden iklime geçti, şimdiki gibi akıl, irfan ve kudret sahibi oluncaya kadar; evvelki akıllarından hiçbir hatırası yoktur” ne demek? (M. İkbal, Dînî Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, s. 140) Bu kurtarılabilir mi?

Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1772) Müslümanların geliştirdiği evrim tezi Marifetname'sinde şöyledir: "Varın yok olması, yokun var olması mümkün değildir. Var daima var, yok da daima yoktur. Fakat var, bir mertebeden diğer mertebeye, bir halden diğer hale geçebilir. Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur (eleman), istihale (evrim) ile birbirine karışmış, unsurların izdivacından (karışımından) önce madenler, ondan bitkiler, ondan hayvanlar ve hayvan kemalini bulunca insan meydana gelmiştir. Madenlerle bitkiler arasında ara varlık mercandır, bitkilerle hayvanlar arasında ara varlık hurmadır, hayvanlarla insanlar arasında ara varlık maymundur.” Bu kurtarılabilir mi? İslam âlimlerine evrimci dememek için onların kaynaklarından alıntı yapmadan evrimci olmadıklarını savunmaya kalkışmaları bilime yakışır mı?

"Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hâsıl olur" (Hakkı, İ. Marifetname, s.29). Bu kurtarılabilir mi?

Nazzam ve Cahız 'Sizi bir nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır' mealindeki ayeti (Araf, 189) baz alarak bütün canlı varlıkların tek bir çekirdekten var olduğunu söylemişlerdir.

3902-“Bende cansız varlıktan öldüm, biten, boy atıp gelişen nebat oldum; nebatken öldüm hayvan şekliyle boy gösterdim.” 3903-“Hayvanlıktan öldüm, insan oldum; artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten ne diye korkacakmışım?” 3638-“İnsan önce cansızlar ülkesine gelmiştir; cansızlardan nebatlara düşmüştür.” 3639-“Yıllarca nebatlarda ömür sürmüştür de cansızlardaki savaşını hatırına bile getirmemiştir.” 3640-“Nebattan canlılara geçince de nebat olduğu zamanki hali hatırına gelmez.” Mesnevi’deki bu numaralı ifadeleri kurtarılabilir mi?

Zikredilen Miskeveyh, “El-Fevzü’l-Asgar” eserinde evrimleşmeyi, Darwin’den tam 850 yıl önce incelemiş ve şöyle yazmıştır: “Yüksek âlemden inen nefs (ruh) çeşitli dünya varlıklarında kendini göstere göstere tekâmül etmiş, nihayet insanlık mertebesine gelmiştir.” Bu evrim kimyasal mıdır? Daha ne demelidir? Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (18. yy) Marifetname’sinde geçen “Bu şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ta iş ve sûrette insana benzeyen nesnas (büyük bir maymun türü) ve maymun mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip insan suretine gelmiştir” (Cilt I, s.71) demesi bağışlanabilir mi? Evrime inanmayan Müslüman bilimciler bunları kurtarmanın tasasını yaşamamalılar. Mevlana “Fihi Mafih” (Ne Varsa İçindedir) adlı eserinde, “Mesela önce toprak ve cemaddın (cansızdın), seni bitki âlemine getirdi; bitki âleminden ‘alaka (kan)’ ve ‘mudğa (et)’ âlemine sefer ettin. İşte keramet budur… Bunu inkâr etme ve sana bundan haber verirlerse kabul et” diyor. “Divan” adlı eserinde, “İlkin, maden idin, sonra bitki, ‘Bilahare hayvan oldun: Bu gözlerinden nasıl gizli kalacaktır?’ Bundan sonra, bilgi, akıl ve imanla donatılmış insan oldun” demesi ne anlama gelir?

Kuran, Dehr Suresi'nde, "İnsanın üzerinden, henüz kendisinin hiç (insan diye) anılmadığı uzun bir süre geçmedi mi?" (Dehr: 1) buyrulur. Bazı İslam âlimlerine göre bu ayet nedeniyle anlaşılıyor ki insanın, insanlık mertebesine gelmeden önce üstünden uzun süre geçmiş yani henüz insan diye anılmayan varlık, milyonlarca yılda insanlık mertebesine getirilmiş. Evrime inanmak dine zarar vermez. Bunu yine de bilimcilere bırakın; dini anlama evrimi anlamak anlamına gelmez.

Devam edecek…


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Teknik Düşünceler 1 - Çip Bilim / Teknik 16.05.2020
Yıldız Bilim / Teknik 10.03.2020
Sosyal Bilimci'den Evrim Dersi Bilim / Teknik 04.02.2020
Klavye (Bilgisayar) Bilim / Teknik 31.01.2020
Yıldızlar (Astronomi) Bilim / Teknik 30.01.2020