ZAMANIN TARİHİ -1

Kafamızın karışmaması ve var olanın daha iyi anlaşılması için varlığı biraz farklı tanımlamaya ihtiyacımız var. Mesela bir şey var olabilir; ama varlık olmayabilir. Ama yakalamaya çalıştığımız asıl husus ilk varlığın ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığıdır. Kimine göre tesadüfle başlayan Tanrısız bir evrim vardır; kimine göre Tanrının başlattığı bir evrim vardır; kimine göre ise Tanrı evrimsiz yaratmıştır.

Varlık, insan bilincinin dışında ondan ağaç, gezegen, karınca gibi zaman ve mekân içi nesnel olduğu için bağımsız ya da zihne sayı, geometrik şekil, pi sayısı gibi düşünsel olduğu için bağımlı zaman ve mekân dışı olarak var olanlardır. Felsefeciler bilimcilerin aksine varlığın varlığını bile tartışmışlardır. Varsa ilk maddesinin ne olduğunu masaya yatırmışlar; varlığı bir yönüyle değil de genel olarak ele almışlardır. Arkhe, bütün varlıkların ondan çıktığı düşünülen ilk maddedir (töz, cevher).

Metafizik Tanrı ve Tanrı’nın varlığının kanıtlanması, ruh ve ruhun ölümsüzlüğü gibi duyu hissel algılara yer verir. Kant, “İnsan aklı, bilgisinin belli bir türünde özel bir yazgıyla karşı karşıyadır. İnsan aklı bu bilgisinde öyle sorular tarafından rahatsız edilmektedir ki, akıl onları ne yadsıyabiliyor, ne de yanıtlayabiliyor?” demektedir. Sevgi, hem var hem delilsiz olabilir. Ontoloji varlığın var olup olmadığını ve varsa bunun ne olduğunu sorgular. Nihilizm bilginin mümkün olduğu görüşünü reddederek kendisinden şüphe edilemeyen hiçbir şeyin olmadığını öne sürer ve maddi gerçekliğin varlığını yadsıyarak kafaları karıştırır. Varlığın var olup olmadığını bilmenin imkânsızlığını öne sürer. Gorgias, “Hiçbir şey yoktur, olsa bile bilinemez, bilinse bile başkasına aktarılamaz” diyerek zorlar. Realizm insan bilincinden bağımsız olarak varlığı var olarak kabul eder. Biz varlığı doğrudan duyularımızla nasıl algılıyorsak algıladığımız evren bizim kavradığımız gibidir. Varlığın ne tür bir varlık olduğunu sorgular. Bazıları oluş olduğunu savunarak varlıkta sürekli bir değişme ve oluş sürecinin gerçekleştiğini savunurlar. Böylece evren mekanik bir varlık değil, canlı bir oluş olarak kabul edilir. Herakleitos “Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir” diyerek, her şeyin değişme halinde olduğunu savunur. Sürekli varoluş ve yok oluşun art arda gelişinden ibaret olan hayatın (oluşun) başlangıcı ve sonu yoktur. Varlığın idea’dan (düşünceden) oluştuğunu savunan, var olan her şeyi idea’ya bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının ya da bir gerçekliğin varlığını yadsıyanlar da olmuştur (1). İdealistler, maddenin gerçek olmadığını ve gerçeğin zihnimizde yer alan düşüncelerden oluştuğunu savunurlar. Mesela güzellik düşüncesi, güzel olarak algılanan bütün varlıklardan daha gerçektir. Böyle olunca da ağaç düşüncesi şu ağaçtan daha fazlasıdır. Çünkü ikinciler varlıklarını birincilerden alırlar. Güzel diye algılanan bir çiçek sararıp, solup, çürüyüp unutulsa bile çiçek fikrinin kendisi sararmaz, solmaz ve çürümez.

Bu yüzden Platon’a göre gerçek varlıklar düşüncelerdir. Duyusal dünyadaki varlıklar düşüncelerden pay almak suretiyle var olurlar ve bunlar düşüncelerin sadece görünüşleridirler. Aristoteles, düşünce olarak belirttiği formu varlığın içinde görür. Düşünceler tek tek nesnelerin özü olup, madde bu form sayesinde biçimlenir ve gerçek olur. Bir heykelin düşüncesi heykele verdiği biçimdir. Hegel ise asıl ve gerçek varlığın insan zihninden bağımsız, evrensel ve manevi olarak var olan ‘mutlak akıl’ (geist) olduğunu söyler. Materyalizm ise varlığı madde olarak ele alarak evrendeki tek cevherin madde olduğunu, maddenin düşünceden bağımsız olarak var olduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini ileri sürer. Onlara göre bilinç ve ruh gibi tinsel bir varlık bile maddedir ve maddenin dışında başka bir varlık olduğunu kabul etmezler. Düşünme, hayal gibi olayları maddenin kuvvet ve hareketleriyle açıklarlar.

Demokritos var olan her şeyi sonsuz sayıda atoma ayırır. Her şey atomların birbirlerine çarpması sonucu mekanik bir zorunlulukla oluşur. Atomlar belli bir sırayla birleşerek veya ayrılarak varlıkları oluştururlar. Hobbes gerçekte var olanın, cisim veya madde olduğuna inanır. Ona göre dünya mekanik hareket kanunları tarafından yönetilen cisimlerin bütünü olup tüm gerçeklikler yalnızca maddi olarak düşünülebilirler. Marks’a göre evrendeki hareket ve değişme maddeden ibarettir. Madde biçim değiştirir; tüm değişmelerin temelinde karşıtlık ve çatışma vardır. Düşünce, maddeden sonra gelen ve ona bağlı olan varlıktır.

Dualizm, varlıkta daima iki prensibin varlığını kabul eder. Varlığın düşünce ve madde gibi iki cevherden meydana geldiğini savunur. Descartes’a göre varlıkta iki töz vardır: Biri ruh, diğeri maddedir. Ruh düşünen, madde ise yer kaplayan bir tözdür. Bunlar arasında hiçbir birleşme noktası olmayıp yalnızca insanda bir araya gelirler. Varlığı fenomen olarak kabul edenlere göre insan zihninden tam anlamıyla bağımsız olmayan bir varlık alanı vardır; insan bu varlık alanını bilebilir. Fenomen insanın bilinci tarafından belirlenen bu varlığın adıdır. Yani insana göründüğü şekliyle varlıktır. Husserl, var olanın yalnızca fenomenler olduğunu söyler. Bu fenomenin insan bilinci tarafından bilinebileceğini savunur. İnsan onların özünün bilgisini edinebilir. Ona göre varlığın bilinçten bağımsız bir var olma durumu olamaz; varlıklar bilincimizin bilgi nesneleridirler. Yani bizim zihnimizin olanakları çerçevesinde vardırlar.

Zamanın ve varlığın tarihini işlemeden önce ontolojik bir seyir yapalım istedim. Görüldüğü üzere filozoflar bu konuda çok mesai harcamışlar ve türlü türlü varsayım yapmışlardır.

Yeryüzünde hayat nasıl başlamıştır?

Bazılarına göre bu sorunun cevabı “yeryüzündeki canlılık, tek bir hücreden tesadüfen oluşmuş ve bu hücre gelişen şartlara göre değişerek kompleks bir canlı haline gelmiştir.” Dayanak noktası, 1950’lerde Stanley Miller ve Harold Urey tarafından yapılan deneylerdir. Onlara göre bu deneyler tamamen tesadüf eseri olarak hayatın hayatsızlıktan çıktığına delildir. Bu iki bilim adamı, ilkel atmosfer olarak düşündükleri metan, amonyak, hidrojen ve su içeren bir karışımı elektrik kıvılcımlarıyla harekete geçirmiş, böylece aminoasit ve diğer organik maddeleri üretmişlerdi. Urey ve Miller’in metan, amonyak, hidrojen ve su ile elektrik deşarjları kullanarak bazı organik bileşimler oluşturmuşlardı ama deneylerinde oluşturdukları ortamın hayatın ortaya çıktığı ortamla aynı olup olmadığı ve elde ettikleri organik bileşimlerin canlıları oluşturan bileşimlerle aynı olmaması onların çabalarını boşa çıkarmıştı. Bazıları buna “tek bir hücreden ama tesadüfen değil; Tanrı tarafından var edilerek” şeklinde cevap vermiştir. Jeremy Rifkin, bu deneyi şöyle değerlendirir: “Eğer bilim adamları azıcık şüphe duyma zahmetine katlanmış olsalardı, bu deneyin, tıpkı daha önceki yıllarda çöplerden çıkan sinek kurtlarını gözleyerek hayatın cansız maddeden çıktığını iddia eden bilim adamlarının yaptıkları gibi, kurgusal bir hikâyeden ibaret olduğunu hemencecik görebilirlerdi” (2).

Jeremy Rifkin, “Her şeyden önce, hayatın ilk ortaya çıktığı zamanki kimyasal şartların ne olduğunu bilmek neredeyse imkânsızdır” dedikten sonra biyoloji profesörü John Keosian’ın bir itirafını naklediyor, “İlkel dünyanın şartlarının ne olduğu üzerinde bir fikir birliği yoktur”  (3). Ulusal Kanser Enstitüsü (NCI)’de uzman biyokimyacı olan Peter Mora ise bu konuda şunları söylemektedir: “Görüş ayrılıkları o kadar derindir ki, ilkel ortamın benzer şartlarını oluşturmaya yönelik her deney, son tahlilde organik kimyanın sıradan bir egzersizi olmaktan öteye geçememektedir” (4).

Miller ve Urey deneylerini ilk açıkladıklarında, deney yeryüzünde ilk canlının oluşumu (biyogenesis) konusunda heyecan vermişti. Ancak daha sonra yapılan dikkatli incelemeler bu deneyin iddia edildiğinin aksine hayatın kökenini açıklama konusunda hiçbir değerinin olmadığını ortaya koydu. Miller ve Urey yeryüzünde hayatın başladığı zamanki kimyasal şartların benzerini oluşturmak için sonradan var olmuş kimyasal maddeleri seçmişlerdi. İşte bu, işi bozuyordu. Çoğu bilim adamı hayatın oksijenli bir ortamda başlamış olamayacağı konusunda hem fikirdir. Hayatın cansız kimyasal maddelerden tesadüfen çıktığını varsaymak için indirgen (oksijensiz) bir atmosfer olduğuna hükmetmek gerekir. Çünkü öyle olmasaydı oksijenli atmosfer, kimyasal hayat maddeleri organik bileşimlere dönüşmeden önce onları oksitlendirerek veya tekrar karbondioksit, su, nitrojen ve oksijene ayrıştırarak imha ederdi.

Dünya atmosferinin bugüne kadar geçen zamanda değişmemesi sadece ihtimaldir. İlk kaya oluşumlarında oksitlenmiş demir bulunması oksijenin baştan beri atmosferde var olduğunu düşündürür. Zaten Stanley Miller da bir itiraf olarak “oluşumu esnasında dünyanın indirgen bir atmosfere sahip olup olmadığını bilmiyoruz” demekten başka çare bulamadı (5). Miller ve Urey deneylerini indirgen atmosfer şartlarında yaparak oksijen engelini aşmaya çalışmışlarsa bile bu aşılması imkânsız yeni bir engelin habercisiydi. Eğer Urey ve Miller'in iddia ettiği gibi ilkel atmosferde oksijen olmasaydı, Dünyayı morötesi ışınlardan koruyan ozon tabakası da olmazdı. Dünya morötesi ışınlardan korunmayınca da hayat en ilkel seviyede bile ortaya çıkamazdı. R. L. Wysong bu konuda bir paradoksa işaret eder: “İlkel atmosferde oksijen olsaydı, hayat ortaya çıkmazdı. Çünkü oksitlenme nedeniyle kimyasal öncüler imha olurdu; eğer ilkel atmosferde oksijen olmasaydı, o zaman da ozon olmazdı ve kimyasal öncüleri morötesi ışınlardan koruyacak olan ozon olmayınca da hayat ortaya çıkmazdı” (6).

Evrimin başlangıcı konusunda her defasında toslayan evrimciler bu açmazdan kurtulmak için hayatın su altında geliştiğini ve böylece yeryüzüne düşen öldürücü morötesi ışınların bertaraf edildiğini düşündüler. Fakat bu iddia onları daha zor bir duruma soktu. Miller ve Urey, kimyasal maddeleri harekete geçirmek için elektrik deşarjları kullanmış gerçek dünyada da bu işi şimşeğin bu işlevi gördüğünü iddia etmişlerdi. Buradaki problem şimşeğin dünyayı kaplayan ve içinde amonyak ve metan bulunan suya nüfuz edemeyecek olmasıydı. Hayatın başlayabilmesi için su buharı, amonyak, karbondioksit, nitrojen ve metanın aminoaside dönüşmesi ve sonra da polipeptitleri üretmek için otomatikman birleşmesi gerekirdi (7). Lakin, “Aminoasitlerden oluşan polipeptitler fazla su olduğu zaman sentez oluşturamazlar” (8).

Organik kimya uzmanı A. E. Wilder-Smith’in de ifade ettiği gibi, fazla su, polipeptitlerin tekrar aminoaside dönüşebilme özelliğini ortadan kaldırır. Böylece su, proteinlerin oluşumunu engellemiş olur. Deneyde elde edilen aminoasitler hayatın oluşumu için hiç uygun değildir. Kimyacılar aminoasidi levoratary ve dextrorotary diye iki gruba ayırırlar. Dextrorotary grubundakilerin hayatı destekleme kabiliyeti yoktur. Aksine genelde öldürücü özellikleri vardır. Canlı aminoasitler hep birinci grupta yer alırlar. Bu bilgilerden sonra Wilder-Smith şu tespitte bulunur: “Hayatın oluşması için canlı protoplazmanın (ilk biçim) tüm yapı kütlelerinin  (aminoasitler) levorotary olması gerekir… Eğer az bir miktar bile dextrorotaryli aminoasit molekülü bulunursa, farklı bir üç boyutlu protein yapısı oluşur ki, bu da hayat metabolizması için uygun değildir” (9).

Levoratary ve dextrorotary asitlerinin bileşimi bile hayatın oluşmasını sağlayamaz. Miller ve Urey benzer tüm deneylerde olduğu gibi sadece racemate oluşturabilmişlerdi. Zaten Wilder-Smith diyor ki, “Bir racemate de hiçbir şartta canlı protein veya hayatı destekleyen protoplazma oluşturamaz”  (10).

Harold Urey bir konferansta, “Tüm canlılar saf levorotary aminoasit gerektirirken, kendilerininki de dâhil olmak üzere laboratuvar deneylerinde otomatik süreçlerle sadece racemate üretilebilirken, hayatın kimyasal maddelerin rastgele bileşimiyle oluştuğu nasıl açıklanabilir ki?” sorusuna muhatap olunca şu cevabı vermişti: “Ben de bunun hakkında epey düşündüm; gerçekten bu önemli bir soru. Cevabı ben de bilmiyorum” (11).

İngiltere Southhampton Üniversitesi’nde fizyoloji ve kimya profesörlüğü yapmış olan G. A. Kerkut, bilimin ilk canlının oluşumuyla ilgili teoriler karşısında içine düştüğü durumu şöyle özetler: “Biyogenesis üzerine çok az kanıt vardır ve onun gerçekleştirilebileceğine dair herhangi bir işaret yoktur. Bu sebeple biyologlar açısından biyogenesis’in gerçekten olup olmadığı, hangi biyogenesis metodunu tercih edecekleri bir kabul meselesidir. Kısacası, ne olup bittiği konusunda geçerli bir delil yoktur” (12).

Devam edecek…

DİPNOTLAR: 1. (İdea, değişmeden kalan, öncesiz ve sonrasız olan, var olmak için başka bir varlığa ihtiyaç duymayan, mükemmel varlık). 2. (Algeny: A New World, A New World), (Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul 2001, s.133). 3. (John Keosian, The Origins of Life, New York: Reinhold, 1968, s.27). 4. (Peter Mora, “The Folly of Probability”, The Origins of Prebiological Systems and Their Molecular Matrice, (ed). S. W. Fox, New York: Academic Pres, 1965, s.41). 5. (Stanley Miller, “Production of Some Organic Compounds under Possible Primitive conditions”, Journal of the American Chemical Society, 77 (1955), s.2351). 6. (R. L.Wysong,, Creation-Evolution controversy, Midland, Mich., Inquiry Pres, 1976, s.212). 7. (Polipeptitler, proteinlerin birincil yapısını oluşturan peptit bağlarıyla bağlanmış çok fazla sayıda aminoasidin oluşturduğu bir molekül zincirleri). 8. (E. Wilder-Smith, The Natural Sciences Know Nothing of Evolution, San Diego, Master Boks, 1981, s.14). 9. (A. E. Wilder-Smith, The Natural Sciences Know Nothing of Evolution, San Diego, Master Boks, 1981, s.19). 10. (A. E. Wilder-Smith, The Natural Sciences Know Nothing of Evolution, San Diego, Master Boks, 1981, s.20). 11. (R. L. Wysong, Creation-Evolution controversy, Midland, Mich., Inquiry Pres, 1976, s.75-76). 12. (G. A. Kerkut, Implications of Evolution, New York, Pergamon Press, 1960,  s.150).


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Yalıtım (İnşaat) Bilim / Teknik 09.09.2019
TEORİ Ve İNANÇ FARKI - 8 Bilim / Teknik 14.07.2019
FARKI BİLMEK ve FARKI FARKETMEK FARKI -7 Bilim / Teknik 16.05.2019
ALGI ve VERGİ FARKI - 6(Bir tanım, bir soru, bir tez ya da teori) Bilim / Teknik 10.05.2019
Ölümü yenebilir miyiz? Bilim / Teknik 03.05.2019