KUMRAN YAZITLARI

1947 yılında bedevi bir çobanın Ölü Deniz kenarında otlattığı keçilerinden biri mağaraya girince onu çıkarmak için taş atmış ve kırılan bir küp sesi gelmiş. Küpün içinden bezlere sarılı olarak 2000 yıldır keşfedilmeyi bekleyen kâğıt tomarlar (yazılı kâğıtlar) çıkmış…

Ölü Denizin batı yakasına yayılmış birçok mağara ve harabede binlerce yazılı kâğıt, deri hatta bakır levha mevcuttur. Elden ele geçen buluntular 1954 yılında Wall Street Journal'ın ilan sayfalarına çıkmış: "Dört adet Ölü Deniz yazıtı, kelepir satılıktır..." Yazıtlar nihayet arkeolog-tarihçi-din adamı grubunun elinde toplanmış. Kudüs'te Rockfeller Vakfı’nın finanse ettiği kurum olan "Ecole Biblique"nin başındaki kişi o günlerde Peder Roland de Waux idi. Kazıların yönetiminden buluntuların sınıflandırılmasına, çevirisinden yayımına kadar işi yüklenen Ecole Biblique'den sonra özellikle bu amaçla kurulan "International Team" ayrıcalığı kaptı.

C-14 testine göre İbranice ve Aramice olan bu yazıların tarihi İ.Ö. 33 (200 yıl) olabilir. Romalı tarihçiler Philo ve Josephus'un bölgeyle ilgili yazdıkları dikkate alınırsa yazıtlar İ.Ö. 150- İ.S. 40 tarihlerine denktir. Bu yazıtların yazarlarının Kumran ve civarında yerleşmiş "Esseneler" olduğu sanılıyor. Essene kelimesinin İbrani veya Arami dili ile bir bağlantısı yoktur. Esseneler daha Ölü Deniz Yazıtları bulunmadan önce de bilinirdi. Zaten Philo ve Josephus gibi dönemin tarihçileri de sık sık bahsetmişti. Kumran’daki bekâr din adamları tarikatı aşırı dindarlardan oluşur. Mal mülk yoktur ve her şey ortaktır. Bir manastır disiplini içinde öğrenim görürler. Topluca yiyip içer ve ibadet ederler. Hıristiyanlardaki vaftiz geleneğini andıran ritüellerine uygun biçimde yıkanırlar. İnançlarına göre ruh ölümden sonra göğe çıkacak ve ebedi mutlu ahiret başlayacaktır.

Ecole Biblique ve International Team, yazıların onlar tarafından en geç İ.Ö. 100-150 dolaylarında yazıldığı ve "Old Testament" (Eski Ahid-Ahdi-i Atik) ile sınırlı olduğu yani Hıristiyanlıkla bir ilgisi olamayacağı iddiasındadır. İsa peygamberin dini sonradan bozulurken Nasaralılar ve diğer İsa yanlıları elbette bu gibi mitolojilerden etkilenmiştir. Son peygamber Muhammed resulün vefatından sonra oluşan hadisler ve fıkıh Tevrat ve İncil’deki muharref kıssalardan etkilenmemiş midir? Etkilenmiştir. O halde önceki peygamberler döneminden sonra da pekâlâ etkilenme söz konusu olabilir. Bu hurafeler ne İsa resulün ne de Muhammed resulün o saf ve tertemiz dinini bağlamaz. Gelenek, görenek, anane, töre, zan, rivayet, duygu, siyaset, ekonomi, mitoloji şayet titiz olunmazsa dine karışabilir. Bu konuda peygamberler nasıl titiz oldularsa ümmetleri de olmalıydılar…

Ölü Deniz yazıtları sonradan International Team'in tekelinden kurtulup Vatikan'ın baskısı dışında olan başka otoritelerin de incelemesine açılınca İsa dönemini sorgulayan iddialar ortaya atılmış. Kilise yüz yıllarca işine gelmeyenleri seçkinlerin tekelinde gizleyip sadece halkın bilmesine izin verilenleri bir bütün halinde dayatmış. Vatikan'ın işine gelince Tampliye Şövalyelerini sapkınlığın sembolü olarak göstermiştir.

Schilemann Anadolu ve Yunanistan’da, Sir Charles Willson Kudüs’te, Flinders Petri Mısır’da, Robert Coldeway Babil’de önemli bulgular elde edince Kilisenin tartışmasız gücü XIX. yüzyılla birlikte sarsılmış ve arkeoloji Hıristiyan dogmalarını sorgulayan bulguları gün ışığına çıkarmış. Ernest Renan (1823-1892) yazdığı 8 ciltlik kitaplarla (İsa’nın Yaşamı- Hıristiyanlığın Kökeni- İsrail Halkının Kökeni) tabuları yıkmışsa bile Şeyh Cemaleddin Efgani (1839-1897) de onun teorilerini yıkmıştır. Buna rağmen Efgani içimizdeki fitneden dolayı onu iyi tanımayan Müslümanlar arasında tartışılan bir isim olmuştur. Bilim, Darwin' in çıkışlarıyla kilisenin ana dayanağını sarsmış, 1870'lerin Alman İmparatorluğu artık kilisenin desteğini aramayacak güce kavuşmuştur. Garibaldi'nin kurduğu İtalya birliği Vatikan'ı Roma’ya hapsetmiştir.

Vatikan tüm bu gelişmelere karşı seçkin bir grup yetiştirmeye karar verince "Katolik Modernist Akımı" doğdu. Vatikan’ın emirleriyle Ecole Biblique, Peder Lagrange tarafından kuruldu. Modernistler iyi bir eğitimle kısa sürede kilisenin dogmalarını sorgulayacak düzeye gelerek başkaldırdılar. Ecole Biblique başkaldırı hareketine cephe aldı. Modernistlerin kitapları Vatikan’ın yasak yayınlar katalogunda başköşeyi aldı. Papa Leo XIII, 1903'te "Tanrının sözlerinin (!) her türlü hata ve kötü düşünceden korunması" ile görevli "Pontifical Biblical Commision"u kurdu. Ama bunun için artık çok geç kalınmıştı. Peder Lagrange ve Ecole Biblique'in sonradan gelecek başkanları da bu komisyonun üyesiydiler. Ecole Biblique tarihi ve arkeolojik bulguların Katolik doktrinine uygunluğunu kanıtlamak gibi bilimsel (!) bir uğraşa girdi. Ama hem bilim hem taraflılık nasıl bir arada olacaktı? Komisyonun doktrindeki otoritesini sorgulayacak hiç bir araştırma, sonuç ve öğretiye izin verilmedi. Komisyonun başkanı kardinal Joseph Ratzinger, 13. asırdan beri varlığını sürdüren "Congregation For the Doctrin of the Faith" enstitüsünün de başı olmuştu (1). Bunlar kardinal Ratzinger'i "Büyük Engizitör" olarak takdim ederler.

Ecole Biblique'in De Waux, Milik, Starcky, Strugnel gibi başkanları bir Katolik Dominiken zinciri halinde yazıtlar üzerinde tekel kurdular. İsrail, 1967 savaşı sonunda Rockfeller müzesi ve Ecole Biblique'i fiziki olarak ele geçirmeyi başardıysa bile bu Vatikan destekli uluslararası gücü karşısına alamamıştı. Sorulabilir: İsrail neden buraya da göz dikti? İsrail’in haddi olmayan hususlara el atması onun Siyonist yüzünü açığa çıkarmıyor muydu?

1770’te Büyük Fredrik, İsa'nın bir Essene olduğunu ve 1863'te Ernest Renan Hıristiyanlığın aslında Essenizm olduğunu söylemişti. Bu yanlıştır. Çünkü Essene M.Ö. 500 yıllarından itibaren Filistin'le Mısır arasındaki Yehuda Krallığı bölgesinde yaşadıkları söylenen Yahudi mezhebidir; ama İsa bir Müslümandır ve mezhebi de yoktur. 18. ve 19. yüzyıllarda İsa’yı bir Essene olarak tanımlayan ve çarmıhtan sonra yaşamasını da Essenelere özgü gizli bilgilerden aldığı güçle açıklayan çalışmalar hep batıldır. Bu hurafeler Mesiyyat yoluyla hadis kaynaklarımıza dahi sızmıştır. Ölü Deniz yazıtlarına kadar Essene imajı dünyadan el etek çekmiş aşırı dindar kişileri ifade eder. Ama İsa Resul çatışmaya girecek kadar zalimlerin menfaatine ters düşmüş ve kesinlikle dünyadan ele etek çekmemiştir. Ecole Biblique ve International Team bu pasif insan grubunun İ.Ö. 100-130'da yaşayıp o yazıtları yazdığı ve ilk Hıristiyanlarla bir ilgilerinin olamayacağı konusunda ısrarlıdır. Zaten İsa ve havarileri ne dünya hırsıyla dolu oldular ne de dünya işlerinde pasif kaldılar.

Ölü Deniz yazılarının ortaya çıkardığı Essene kimliğiyle Josephus ve ona dayalı geleneksel kabul arasında çelişkiler vardır: Josephus'un Esseneleri bekâr erkekler oldukları halde harabelere bakılırsa çocuk ve kadın iskeletleri bulunmuştur. “Toplum Kuralları” adlı yazıtta, evlilik ve çocuk yetiştirme konularının yer alması da düşündürücüdür. International Team'in, yazıtların "Secterian" (Tarikatla ilgili) bölümünü hep gözlerden uzak tutma gayreti de dikkate şayandır. Hiç bir yazar Essene takviminden söz etmez. Yazıtlarda, Kumranın güneşe endeksli bir takvimi olduğu anlaşılır. Philo ve Josephus'un anlattığı Esseneler kurban törenlerini bilmemelerine rağmen harabelerde kurban edilmiş hayvan iskeletleri hatta "Mabet" yazıtında kurbanla ilgili kurallar bulunmuştur. Josephus, Essenelerin, Herod Antipas (İ.Ö. 20- İ.S. 39 arası Judea Tetrarkı) ile iyi geçindiğini yazmış olsa bile yazıtlarda Essenelerin bu krala karşı oldukları açıkça bellidir. Josephus ve Philo'nun anlattığı Esseneler bu dünyayla ilgisi olmayan sakin keşişlerdir. Oysa harabelerdeki buluntular ve "Savaş" yazıtı, Kumran ve çevresine yerleşmiş bu insanların, geleneksel Essene imajından çok o günlerde bölgede Roma baskısına ve Roma'nın işbirlikçisi olan Yahudi yaşamına karşı başkaldırıyı yürüten "Zelot" tanımına daha uygundur.

Yahudiler baştan beri Levi kabilesinden Aaron'un halefleri olan Zadok'lar gibi dini ve Juda kabilesinden Davud'un halefleri gibi laik önderlerin ortaklaşa yönettiği bir toplumdur. Babil sürgünü ve daha sonra İskender’le başlayan Helenistik etkilerin arttığı yozlaşma, dini liderliğin yapısını ve toplum üzerindeki etkisini bozdu. Nihayet İ.Ö. 167'de ilk Zelot olan Mattathias Maccabeaus bir Yunan görevlinin kurban konusundaki pagan isteğine karşı çıkarak isyanı başlattı. Oğlu Judas resul Musa, resul İsa ve resul Muhammed gibi inzivaya çekildi. Sonra kardeşleriyle beraber Kutsal Topraklarda, yeniden Musa yasasına uygun düzeni kurdu. Maccabeaus'un yandaşları Makkabiler İ.Ö. 76 yılına kadar kontrolü elinde tuttular. Derken sonra yine bir yozlaşma ve Kral Antipas…

Yazıtların, "Biblical" ve "Secterian" olarak iki ana bölüme ayrıldığı, Biblical bölümün International Team ve Ecole Biblique tarafından ön plana çıkartılıp, Secterian bölümün gölgede bırakıldığı bilinir. Kutsal Toprakların o dönemdeki havası ve o havada Kumran topluluğunun (yani Essenelerin) gerçek yüzü Secterian bölümlerde yer alır: Roma kutsal topraklara hâkimdir. Kral Herod Antipas Yahudi bile değil, bir kukladır. Durumunu halka kabul ettirmek için ne yapıp edip bir Maccabi prensesiyle evlenmiş, yeterince güçlenince ise karısı ve kardeşlerini öldürtmüştür. Dini lider de Roma'nın kuklasıdır. Dış etkiler ve iç yozlaşma, Yahudi toplumunu alt üst etmiş, kutsal topraklardaki yaşam Musa kanunlarının dışına itilmiştir. Böylece Zelot'lar Roma'yı kovmak ve Musa düzenini yeniden kurmak için ölüm-kalım savaşı verdiler...

İsa'nın kardeşi James, İncillerde ve kilisenin yüz yıllar boyu süregelen araştırmalarında hep dikkatlerden kaçırılmıştır. Adı sadece Acts (Nebilerin İşleri) kitabında bir iki yerde geçer. Oysa ki Kumran yazıtlarında James'in önemli bir yeri vardır ve adı "The Righteus" yani “Haksever” dir. Ayrıca "İlk Kilise"nin (Early Church) de önderidir.

Musa yasaları için ölümüne savaşan insanlar, Zelotlar. Esseneler, Kumran'lılar İlk Kilise'ye ve onun liderine bağlı, değişik isimlerle anılan aynı insanlardır. Sadece Kumran'da değil, kutsal toprakların tamamına yayılan yasa ve "yol"un savaşçılarıdırlar. Din ise ‘yasa ve yol’dan oluşur. Geleneksel Essene örgütlü bir güçtür. Üyelerini yeni üyeler katmak, para toplamak için görevlendirir. Suikastler düzenler. İsyanlar tertipler, kaleler kurar, Roma'yı o tarihte 80.000 kişilik bir ordu gönderecek kadar ürkütürler. James, bu karışık ortamda bir gün mabette "isimsiz biri"nin başlattığı bir saldırıda linç edilir. İlk din şehidi olarak bilinen St.Stephen, belki de sadece hayal ürünü bir kişidir ve aslında James'ten başkası değildir. Roma'ya karşı başlayan büyük isyanla James'in ölümünün aynı yıllarda olması basit bir rastlantı olamaz. İsyan başlayınca Roma, Kudüs’ü (İ.S. 68), Kumran’ı (İ.S. 70), Masada’yı (İ.S. 74) yerle bir eder. Zelotlar esir düşmemek için ölümü seçerler. Yalnızca Masada'da 960 kişi (erkek, kadın ve çocuk her kim varsa) topluca intihar ederler.

Saul, mabetteki linç olayında katilleri seyreden biridir. Sadece bir izleyici olmayıp "İlk Kilise"ye saldırılar da düzenletmiştir. Acts 9-21'de Saul'un ilk kiliseye saldırılar düzenlediği yazılıdır. Saul’ün transfigürasyondan sonraki adı St. Paul’dür. Adına dünyanın dört bucağında kiliseler yapılmış en büyük Hıristiyan yani aslında Hıristiyanlığı başlatan ve yayan bir azizdir.

Tarsus'lu Saul hem bir Yahudi ve hem bir Roma vatandaşıdır. St. Stephen'in (James?) öldürülüşüne kadar ondan iz yoktur. St. Stephen'in öldürülme nedeni "Kanun"a karşı gelmektir. Oysa St. Stephen de katillerini "Kanun" u ihlâl etmekle suçlar. Katillerin arkasındaki güç Roma otoriteleriyle işbirliği içindeki Haham Başıdır (High Priest). İlk Kilisenin önderliğindeki akımı boğmak istedi. Saul onların emrinde fanatik bir İlk Kilise düşmanıydı.

Yeni saldırılar düzenlemek üzere Şam'a giderken göklerden İsa'nın sesi duyulmuş: "Saul! Niçin bana karşısın?". Büyük değişim (transfigürasyon) bundan sonra olmuş. Belki “göklerden İsa’nın sesi” denmesinden önce aslında “İsa’nın yüce sesi” denmiş ama maalesef “gerçek” bir “mitoloji”ye dönüşmüştü. Neyse, İsa'yı sağlığında görüp tanıdığına dair hiç bir kayıt yoksa bile Saul yani yeni adıyla Paul artık İsa'nın bir mürididir. Şam'da üç yıl kalır ve Kudüs’e geri döner. Artık İlk Kilisenin düşmanı da değildir ama İlk Kilise Paul'ü pek kabullenemez. Tarsus'a sürgün edilir. Paul, Tarsus'ta ve Antakya'da vaazlar verir. Bir ara Kudüs’ten bir heyet gelip etkinliklerini denetler.

İsa ve öğretisi hakkında neyi bilip bilmediği karanlıktır. Paul, İsa'ya mal ettiği bir akım yaymakta ve anlaşılan o ki şeyhi müritleri uçurmaktadır. İsa Tanrı'nın oğlu ve aynı zamanda Tanrı olacaktır... O da muhtemelen 6. Yüzyıldaki Slyvia Anetta isimli azize gibi şifacı Apollonius'tan ilham alacaktır.

Kudüs'e geri çağrılarak yedi günlük arınma ritüelini yerine getirmesi istenir. Söylenenleri yapar. Ona göre inanç Musa Yasası’ndan da üstündür. Nitekim Tevrat ve Kuran’da hükümler var olduğu halde İncil’de hiç hüküm yoktur. İncil salt ahlaki bir rivayet kitabına dönüşmüştür. Bugün de Hıristiyanlar inancı yeterli sayarlar ve kalp temizliğini önemserler. Sekülerist yaşarlar ve inançla iş tamam sanırlar. Neyse, yargılanmaktan Roma vatandaşı olduğu için kurtulur. Her ne yaptıysa her Romalı gibi kendisini Roma İmparatoru önünde savunmak hakkını kullanacaktır. Paul, İsa'yı tanımadığı halde kendine göre insanüstü bir İsa yaratmıştı.

Ölü Deniz (Kumran) Yazıtları, Ecole Biblique ve International Team'in tekelinden kurtarılıp, Vatikan etkisinden uzak otoritelerce tarafsızca incelendiğinde Hıristiyanlığın kökenini sarsan sorular doğdu. International Team'in yayınları skandaldı!

Kumran Metinleri’ni yazanların ilk Hıristiyanlar olduğu iddiası Hıristiyanlığın İsa peygambere gelen İslam’ın dejenere olmuş şekli olduğu dikkate alınarak değerlendirilmelidir. İsa Resul sonrası Muhammed Resule kadarki dönem son dönem olmadığı için Allah İsa Resule gelen kitabeleri korumamıştır. Fakat Muhammed Resul hafızlık müessesesinin kurulduğu ve yazının daha iyi korunduğu bir dönemde Allah tarafından zikredilenlerin korunacağına dair vaad almıştır. Hıristiyanlık zamanla ve dejenerasyonla oluştuğundan yavaş yavaş şekillenmiş ve birden bire ortaya çıkmamıştır.

İlk Hıristiyanların bu mezhebin içinden çıkmış olduğu düşüncesini destekleyen önyargılı atesitler vardır ve onların kesinlikle somut bulguları yoktur. Her ikisinde de bir Mesih beklentisinin olması Kumran Tarikatı’nın kurucusu olan ‘Adalet Öğretmeni’ne yüklenen bazı özellikler, kitaplarda kullanılan ortak dil ve yorumlama yöntemleri Hıristiyanlıktaki Kutsal Ruh Figürü’nün karşılığı olan bir ‘Işık Prensi’ ile Vaftiz ve Efkaristiya Törenleri’nin (ekmeğin bölünmesi) benzerliği dikkate şayandır. Hatta İsa'nın Kumran Tarikatı’nın bir üyesi olduğu ve bu grubun daha sonra kendisini feshederek Hıristiyanlara katıldığı bile iddia edilmiştir.

Kumran Metinleri Yeni Ahit’te kullanılan bazı deyimleri anlamamıza yardımcı olur. Ancak yine de öyle birebir benzerlik yoktur. Kumranlılar katı bir manastır yaşamı sürerken Hıristiyanlar halkın içinde yaşıyorlar ve bir misyoner cemaati oluşturuyorlardı. Her ikisi de Mesihçi ve kıyametçiydi. Ancak Kumran Grubunun Mesih beklentisi iki kişiye çıkmıştı. Biri onları kutsayacak kâhin Mesih, diğeri savaşın başına geçip zafer kazanacak Kral Mesih… Bunlardan biri beklenen Mehdi’nin başka bir uyarlamasıydı. Tevrat’ın bahsettiği gelecek olan Mehdi yani hidayetli kişi aslında İsa’nın ta kendisiydi. İncil’in bahsettiği gelecek olan Mehdi (yani hidayetli kişi) aslında Muhammed’in ta kendisiydi. İsa ‘Allah’ın oğlu’ olarak algılandıktan sonra hidayetli olarak mehdi (resul Muhammed) geldi ama Hıristiyanlardan sarkan hurafeler nedeniyle resul Muhammed’den sonraları da beklenmeye devam etti. İlginç olan Mehdi’nin Muhammed Resulullah zamanında hiç gündem olmamasıdır. Olmadı çünkü onun varlığına rağmen hurafe yaşayamazdı; nitekim Buhari’nin hadislerinde bile Mehdi yoktur. Buradan da anlaşılan odur ki Müslümanlar arasında Mehdi’nin sahneye çıkış tarihi Peygamberimizden 300 yıl sonra yani muhaddis Müslim dönemidir ve bugünlere kadar da devam ede gelmiştir. Mesih inancı’nın Yahudi geleneklerinde olduğu ve son dönem Yahudi Mezhepleri’nin bir kıyamet ve onun habercisi olacak bir Mesih beklediği malumunuzdur. İsrail halkının kurtuluşu anlamına gelecek olan bu Mesih’ten, daha ‘Peygamber İşaya Dönemi’nde bahsedilmekteydi. Ancak orada bahsedilen Mesih bir kraldı ve Davut’un soyundan gelerek İsrail’i kurtaracaktı. İsrail Halkı için yaşanacak felakette bu kurtarıcı gelecek ve yeniden Tanrı’nın krallığını kuracaktı. Demek ki beklenen kurtarıcı hep var olagelmiştir.

Yönetici gruba “rab” deniyordu; nitekim Yeni Ahit’te bu sözcüğün anlamı Kumran Metinleri’yle açıklık kazanmıştır. Ruhban’dan olan 12 kişi ve 3 rahip ise iç halkayı oluşturuyordu; en yüksek makam ‘müfettişlik’ ya da ‘çobanlık’tı. Gruba yeni katılanların cemaatle bütünleşmeleri için ‘Erginleyici Vaftizi’ ve yılda bir kez yapılan ‘suyla arınma ritüeli’ vardı. Aynı Hıristiyanlarda olduğu gibi ‘ekmeğin bölünmesi’ ve Mesih’in birlikte yenilen ‘şölen sofrası’ vardı. Cemaat üyeleri evlenemezdi; çünkü kutsal savaşın neferleriydiler. Hıristiyanların ilk iki yüzyıllık sürecinde Apokalipsçi ve Batıni gelenekler korunmuştu. Muhtemelen suyla arınma aslında tövbenin ve zekâtın ritüeliydi. Zamanla içi boşaltılarak yıkanmaktan ibaret kaldı. Evlenmeme meselesi ise savaşacak erkeklerin eşlerini dul bırakmaları sakıncasına bir tedbirdi. Zamanla onun da içi boşaldı ve anlamsız bir hal alınca içini saçmalıklarla doldurdular.

İncil anlatımlarında İsa bir tür otacı, hekim ya da tipik bir büyücüdür. Çok sayıda harikulade olaylar (mucize) gerçekleştirir. Halk onun bekledikleri kurtarıcı olduğunu düşününce beklenen ‘Kral Mesih’ olmadığını söyleyerek kaçmış. 5000 kişiyi Taberiye Gölü’nün kıyısında balık ekmekle doyurunca halk İsa’yı bekledikleri kral olarak alıp götürmek istemişler. Bunun üzerine halkı dağıtarak kendisine sadık kalanlarla dağa çekilmiş (2). Ancak daha sonra Kudüs’e ‘beklenen Mesih’ olarak girmiş (3). Halkın “İsrail’in kralına övgüler olsun!” diye bağırmasını engellememiş. “Yeşaya ve Zekeriya Peygamberlerin Kral Mesihi” olarak kabul edilmeyi ister gibi davranmış.

Helen dünyasında Yahudilerdeki gibi bir Mesih beklentisi yoktu ama mistik Helen Tanrıları hep ölüp yeniden dirilmişlerdi. İsa’ya bu özelliğin verilmesi Yahudilerin beklediği Mesih ile Helen dünyasının ölüp tekrar dirilen tanrılarını bir senteze sokarak Helen dünyasının kabul edebileceği bir form içindi. İşte İsa’nın bu yüzden hem tanrı hem insan olması gerekiyordu. Onun peygamber olduğu söylemek bu formun peşindekilere kâfi gelmezdi.

Bu yeni formül tek başına güçlü olamayacağı için bu senteze Pavlus can vermiştir. İsa’nın çarmıhta ölüp yeniden dirilmesini ‘Helen Mistisizmindeki Erginlenmeler’in içeriğine benzer biçimde yeniden yorumlamıştır. Erginlenen sadece bir insan, yani İsa değildir. Pavlus bunu “Böylece tek bir suçun bütün insanların mahkûmiyetine yol açması gibi bir doğruluk eylemi de bütün insanlara yaşam veren aklanmayı sağladı!” (4) diye açıklar. Bu açıklama tamamen Helen Mistisizmi’ne uygundur ve Erginlenme Ayini’ne katılan kişiler tanrılarının ölüp yeniden dirildiklerine inanırlardı. Pavlus, İsa’nın ölüp dirilmesini de aynı aynıyla açıklar. Böylece İsa’ya inanmak sayesinde aynı Helen Mistisizmi’nde olduğu gibi tanrıyla birleşme gerçekleşir.

Pavlus ölüm ve yaşam kavramlarına verdiği içerikle bizi Platonculuğa geri taşır. Buna göre Erginlenmemiş ya da bilince varmamış bir insan aslında ölüdür.  Gerçekten yaşayabilmesi için Erginlenmesi (inanması) ve tanrıya bağlanıp onla bütünleşmesi gerekir. Bütün mistik dinlerde bu yeni ya da gerçek yaşama ancak Erginlenme ile ulaşılıyordu. Pavlus ‘Mistisizm’in bu belirgin öğesini öğretisine taşır. Yaşama ve ölüme yeni anlamlar yükler. “Bir zamanlar ‘Yasa’nın bilincinde değilken diriydim! Ama buyruğun bilincine vardığımda günah dirildi, ben ise öldüm! Buyruk da bana yaşam getireceğine ölüm getirdi!” (5) ya da “Eğer Mesih içinizdeyse bedeniniz günah yüzünden ölü olmakla birlikte aklanmış olduğunuz için ruhunuz diridir!” (6).

Pavlus’a göre ‘yaşam’ ancak İsa’ya inanmakla mümkündür. Pavlus inanmadığı dönemler için kendisini ölü sayar. Bu anlayış geleneksel Yahudi çevrelere anlamsız gelse bile Grek dünyası için son derece anlaşılırdır. Pavlus, Grek dünyasına yazdığı mektuplarda ‘Yahudi Kıyameti’nden pek fazla bahsetmez. Grek dünyasına daha yakın gelecek sözcükler ve İlk Hıristiyanlığa yabancı bazı kavramlar kullanarak ‘nefsanî insan’ ve ‘ruhanî insan’ gibi ayrımlara yönelir. Ya da ‘şeytanın krallığı’ ile ‘tanrının krallığı’ gibi Geç Dönem Hıristiyanlığın asla kabul edemeyeceği düalist ifadeler kullanır. Pavlus, Mesihçiliği ölüm ve diriliş temasına yerleştirerek yeni bir sentez gerçekleştirdi ve bu sentezle İsa’nın önce Kral Mesih olmayı reddetmesi, sonra kabul etmesi daha anlaşılır hale getirildi.

DİPNOTLAR:

1. (1542'deki adı "Holy Office"ti. Daha önceki adı ise "Holy Inquisition"du yani Kutsal Engizisyon).

2. (Yuhanna 6:15)

3. (Yuhanna 12: 12-19)

4. (Romalılar, 5:18 )

5. (Romalılar, 7:9-10)

6. (Romalılar, 8:10)


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019