CÜBBELİ’NİN ENSAR VAKFI AÇIKLAMASI ÜZERİNE

Bugün sofilerden biri bana Cübbeli Ahmet’in Ensar Vakfı hakkında bir videosunu dinletti. İstemeyerek dinlediğimi ifade etmeliyim. Dinlemek istemedim çünkü kendisi dini konuda beni kesmeyen biridir, üstelik de konu livata idi. Kesmiyor çünkü meselelere yaklaşım ölçülerimiz ayrı. Sonra dinledikçe not alıp bu konuda bu makaleyi yazmak için izledim.

İnterneti kullanmayı bilmediğini söylüyor. Ona göre Şia’da çocuklarla ilişki varmış. Cübbeli’nin bu “mış”lı konuşmaları onu büyük vebale sokuyor. Ben Şia’nın kendilerinden bunu araştırdım. Sünniliği nasıl Şia’ya sormuyorsam, Şia’yı da Sünnilere sorma. Her hizbi kendisinde dinlerim. Şia’ya göre bunun hükmü “eğer her ikisi de baliğ ve akil olursa hem fail ve hem meful her ikisi de öldürülür.” Yani beklediğimden de sert bir hüküm. Hatta ister Müslüman olsunlar ister kâfir, ister evli olsunlar ister bekâr hüküm aynıdır. Eğer livata yapan şahsın birisi baliğ ve (deli olmayan) akıl sahibi, diğeri ise çocuk (buluğa ermemiş) olursa baliğ ve akil olan öldürülür, çocuk veya deli ta’zir edilir. Bazı ulemalar failin deli olması halinde onun da öldürülmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ama Cübbeli’nin sandığı gibi livata’ya caiz diyen bir Şia uleması yok. Zaten Cübbeli de bir isim ya da kaynak veremiyor.

Hatta livata yapanla ilgili Şia âlimleri diyorlar ki, “Öldürülme yöntemi olarak İmam ihtiyar sahibidir: ister livata yapan kişilerin kılıçla öldürülmesini, ister ateşle yakılmasını ve isterse el ve ayaklarının bağlanarak bir dağdan aşağı atılmasını yahut bir duvarın üstüne yıkmalarının emrini verebilir. Eğer ateşle yakılma emri verilmemişse, öldükten sonra yakma emri vermeleri de caizdir.” İmam Cafer Sadık’ın şöyle bir rivayetine inanıyorlar: “Livata, yani iki bacağın arasına dâhil etmektir ve her kim anal yola dâhil ederse Allah’ın Hz. Muhammed’e (s.a.a) gönderdiği şeye kâfir olmuştur.”

Bu konuda Şia fıkhı her ne kadar detaylansa bile livata asla caiz görülmüyor. Hatta livata konusunda Sünni kaynakları suçlayan Şiilere de rastladım. Mesela:

Rivayete göre, (Ömer b. Hattab'ın oğlu) Abdullah İbn-i Ömer, (Maliki mezhebinin imamı Malik b. Enes, meşhur sahabi Ebu Said el-Hudri ve başkaları, kadınlarla ters ilişki kurmakta bir sakınca görmezlerdi ve bu hususta "Kadınlarınız sizin tarlanızdır" ayetini delil kabul ederlerdi. Hatta İbn-i Ömer'in, "Bu ayet, kadınlarla ters ilişki kurmanın caizliğini vurgulamak için inmiştir" dediği de rivayet edilmiştir.

Meşhur Sünni âlimi Suyuti "ed-Durr-ul Mensur" adli eserinde, başka bir Sünni alim olan Darekutni'nin "Garaib-i Malik" kitabında, Nafi'ye dayandırarak şöyle rivayet ettiğini nakleder: “Bir gün Abdullah İbn-i Ömer bana dedi ki, "Ey Nafi, şu mushafı al ve beni dinle."; "Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın" ayetine kadar okudu ve bana şöyle dedi: "Biliyor musun ey Nafi, bu ayet kimin hakkında inmiştir?" "Hayır," dedim. Dedi ki "Karısı ile ters ilişki kuran Ensar'dan bir adam hakkında inmiştir; adamın bu tavrını halk yadırgadı. Bunun üzerine yüce Allah, "Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın" ayetini indirdi." Dedim ki: "Adam karısının cinsel organına yanaştığı için mi yadırganmıştı, yoksa karısının makatından yanaştığı için mi?" "Hayır, karısının mak'atından yanaştığı için yadırganmıştı "dedi."

Bu görüş, birçok kanaldan İbn-i Ömer'e dayandırılmıştır. Meşhur Sünni tarihçi İbn-i Abdulbirr der ki: "İbn-i Ömer'e dayandırılan bu rivayetler sahihtir. Onun meşhur görüşüdür."

Dikkat edin ispat için Sünni kaynaklar veriliyor; İmam Suyuti’nin "ed-Durr-ul Mensur" kitabı ve Darekutni'nin "Garaib-i Malik" kitabı. Ama Sünni âlim Cübbeli Ahmet, Şia ile ilgili tek bir kaynak bile veremiyor. Bu nasıl alimliktir?..

Yine İmam Suyuti "ed-Durr-ul Mensur" tefsirinde, İbn-i Raheveyh, Ebu Ya'la, İbn i Cerir, et-Tahavi "el-Müşkil'ül-Asar" adlı eserde, Ibni Mürdeveyh hasen bir rivayet zinciriyle Ebu Said el-Hudri'den şöyle rivayet ederler: "Adamın biri karısı ile ters ilişki kurmuştu. Halk adamın bu tavrını normal karşılamadı. Bunun üzerine: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın " ayeti indi."

Aynı eserde, el-Hatib, Malik'in ravilerinden Ebu Süleyman el-Cevzecani'nin şöyle dediğini belirtir: "Malik'ten eşlerle anüsten cinsel ilişki kurma hakkında bir soru sordum; bana dedi ki: "Şimdi böyle bir ilişkiden dolayı gusül aldım!!"

Adı geçen eserin bir yerinde, Tahavi İsbağ b. Ferec'ten, o da Abdullah b. Kasım'dan şöyle rivayet eder: "Dinimle ilgili olarak kendisine uyduğum hiç bir üstadımın, bu işin, yani kadınlarla anüsten ilişki kurmanın helal oluşundan şüphe ettiğine rastlamadım. "Kadınlarınız sizin tarlanızdır" Bundan daha açık bir hüküm olabilir mi?!"

Farz edelim ki yanlış fetvadır; neden bu lafta Sünni olanlar bunu görür de karşı çıkıp haykırmazlar?

Mesela, "Bir kimse, bir kadını belli bir ücret karşılığı zinâ etmek için kiralasa; ona zina haddi (cezası) tatbik edilmez!" Ebû Hanîfe, el-Cessâs, es-Serahsî ve Kâdîhân başta olmak üzere; İbn Hümâm ile Alâüddîn el-Haskefî dışında kalan Hanefî mezhebinin bütün fukahâsı bu kanaatte. Kaynak mı istiyorsunuz? Alın kaynak: El-Cessâs III 95; es-Serahsî IX, 58; Kâdîhân III 468 el-Mavsılî IV, 90; İbn Hümâm V 262; M. Husrev ed-Dürar: II 67; el-Halebî el-Mültekâ: I 595; Şeyh Nizâm el-Hindiyye: II 149; İbn Âbidîn IV 29; Bilmen III 205 208.

Mâlikîler Ebû Hanîfe'nin iki öğrencisi Ebû Yusuf ile Muham-med Şâfiîler Hanbelîler ve hatta “müt'a” nikâhına cevâz veren İmâmiyye mektebi bu görüşe karşı çıkar; “hadd gerekir” der. Bu kaynakların yanı sıra Mâlikîlerde: (İbn Rüşd II 363; el-Huraşî VIII, 76; ed-Derdîr-ed-Düsûkî Şerhu Muhtasar'il-Ha-lîl: IV 314); Şâfiîlerde: (eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb: 216. htm, et-Tenbîh: 242; eş-Şirbînî el-Muğnî: IV 146; el-Heytemî Feth'ul-Cevâd: II 303); Hanbelîlerde: (İbn Kudâme X, 187 el-Mukni': 298; el-Hıcâvî IV 255) ve İmâmiyyede: (Muhakkik el-Hıllî IV 137; İmam Humeynî II 456) bakılabilir. Ayrıca İbn Hübeyra el-Îzâh vet-Tebyîn 286, ed-Dimaşkî II, 157 eş-Şa'rânî II 146 bakılabilir.

Yok edilmedikçe bu kitaplar (mesela el-Cessâs III, 103 es-Serahsî V 153 Kâdîhân I 326 el-Kâşânî II 273 İbn Hümâm III 249 Vehbe Zuhaylî IX 53) Sünnilerin önce kendilerine çeki düze vermeleri gerekecektir.

"Bir kimse, bir kadınla ‘belli bir süreyle' tezev-vüc eder, evlenirse; bu nikâh sahihtir! Ancak akit esnasında belirtilen ‘süre' hükümsüz olup, nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış gibi işlem görür." Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden Züfer ile Hanefî fuka-hâsının en önde gelenlerinden İbn Hümâm bu görüştedir. Onlar buna "muvakkat nikâh" adını verirler. Züfer ile İbn Hümâm, bunun için akit esnasında "te-zevvüc = evlenme" ve "nikâh" gibi kelimelerin kullanılmasını şart koşuyorlar. Bunların yerine "müt'a" kelimesi kullanılırsa, akdi geçersiz sayıyorlar. Yani "... bir aylığına evleniyorum" demekle, "... bir aylığına müt'a yapıyorum" demek arasında "fark" görüyorlar. Oysaki ha muvakkat nikâh ha müt'a nikâhı; kelime farkı dışında her şey aynı; icraat aynı.

"Bir kimse, bir kadınla onu bir ay sonra boşamak şartıyla evlense; bu nikâh akdi sahih ve geçerlidir. Ancak ileri sürülen şart hükümsüz olup, nikâhları hukuken ebedî olarak kıyılmış sayılır." Bu Ebû Hanîfe ve öğrencileri dâhil, bütün Hanefîlerin ittifakla kabul ettikleri bir görüştür. En kuvvetli görüşe göre İmam Şâfiî de bu kanaattedir. Akit esnasında ileri sürülen şartın "hükümsüz" sayılması neyi değiştirebilir? O kimse evlendikten bir ay sonra eşini boşasa; bunu kim engelleyebilir? Boşadıktan sonra; işte size "bir aylık nikâh." Öyle değil mi?

"Bir kimse, geçici bir süreyle evlendiğini içinde gizleyerek (örneğin bir ay sonra boşamak kasdıyla) bir kadınla nikâhlansa; bu nikâh câiz ve sahihtir." Hanefîler, Mâlikîler ve Hanbelî fukahâsından İbn Kudâme bu görüştedir. Hatta Mâlikîler, kadın tarafı erkeğin bu niyetini anlasa bile o nikâhı geçerli sayıyor. Bu nikâhın "müt'a" nikâhından farkı ne? Diliyle açıktan söylediğinde "yasak" sayılıyor da, içinden aynı şeye niyetlendiğinde neden "câizdir" deniyor? İnsanlar bu durumda hileye başvurarak "illegal" yoldan müt'a yapmış olmaz mı? "Bir kimse, sadece gündüz vakti bir araya gelmek şartıyla bir kadınla evlense; bu nikâh sahihtir" diyorlar. Hanefîler, Şâfiîler ve Hanbelîler bu görüşte. Onlar bu nikâha "nehâriyye = gündüzlük" adını veriyorlar. Ancak Şâfiîlerle Hanbelîler, şartın hükümsüz olduğunu; evlendikten sonra o şarta bağlanmanın gerekli olmadığını söylüyorlar. Oysa bu da bir bakıma "müt'a" nikâhına benziyor. Çünkü dâimî nikâhtaki "süresizlik", bir şekilde -teorik olarak da olsa- çiğnenmiş oluyor.

"Bir kimse, üç talak ile boşanmış bir kadınla, onu önceki kocasına helâl kılmak şartıyla evlense; bu nikâh mekruh olmakla birlikte, hukûken sahih ve geçerlidir. Bu evlilik ile kadın önceki kocasına helâl olur!" diyorlar. Ebû Hanîfe ile öğrencisi Züfer'in ve bütün Hanefî fukahâsının ittifakla kabul ettiği görüş bu.

El-Bezzâzî gibi bazı Hanefî âlimlerinin "Hulleci koca anlaşmayı bozarak, eşini boşamaktan kaçınırsa; hâkim kararıyla zorla boşattırılır!" demesi İslâm hukuku adına ne kadar iğrenç tablolar sergilendiğini açıkça gözler önüne seriyor. Eşini üç ayrı talak ile tamamen boşayan bir kimse, o eşiyle tekrar evlenebilmek için ikinci bir kocayla anlaşır! İkinci koca o kadınla evlenip onunla cinsel ilişkide bulunduktan kısa bir süre sonra onu boşar! Böylece o kadın birinci kocasına "güyâ" helâldir. Adeta kiralık olan bu ikinci kocaya "hulleci" yaptığı bu işe de "hullecilik" diyorlar. Bu, dine sonradan sokulmuş rezil bir bidattır. Hullecilik hakkında hadisler olduğu halde işlerine gelmeyince hadislere bakmayan bu zavallılarda bu nasıl bir terbiyedir? Hadi biz hadislere karşı çok şüpheciyiz; yahu siz hadislere zayıf bile olsa iman edenler “hulle” konusundaki bu hadislere neden gözlerinizi kapıyorsunuz?

Bunlar yetmiyormuş gibi; el-Bezzâzî gibi bazı Hanefî âlimlerinin "Hulleci koca anlaşmayı bozarak, eşini boşamaktan kaçınırsa; hâkim kararıyla zorla boşattırılır" diyor. Mâlikîler, Şâfiîler, Hanbelîler, Zâhirîler ve hatta "müta" nikâhına "evet" diyen İmâmiyye mektebi böyle bir nikâha "haramdır" derler ve hukûken geçersiz olduğu için derhal feshedilmesi gerektiğini; böyle bir nikâhla o kadının önceki kocasına asla helâl olamayacağını ifade ederler. Ancak Şâfiîler, hulleci kişi o kadınla bu amaçla evlenir ve bu niyetini gizlerse; dolayısıyla bu durum akit esnasında açıkça şart koşulmazsa; nikâh akdinin mekruh ancak sahih ve geçerli olduğunu söylüyorlar. Bu arada, akit esnasında şart koşulmaksızın, "hulle" niyetiyle yapılan nikâhın geçerli olacağını; üstelik "hulleci" kocanın bu işi yaptığından dolayı sevap bile kazanacağını söyleyecek kadar ileri gidenler de var. Sâlim b Abdillâh, Urve b. Zübeyr, Âmir eş-Şa'bî, Kâsım b. Muhammed, Yahyâ b Saîd, Ebû Sevr, Ebuz-Zinâd ile Rabîa'nın yanısıra, Hanefîlerden İbn Hü-mâm, Alâüddîn Timurtâşî, el-Haskefî, Sinânüddîn el-Â-mâsî vb. bu görüşteler. Sünni âlimler önce kendi âlimlerini gözden geçirsinler sonra Şia hakkında –ama kaynaklı olmak şartıyla-konuşsunlar.

Bu nikâhın nitelik olarak “müt'a”dan bir farkı bulunmadığı için; Ebû Hanîfe ve iki meşhur öğrencisi başta olmak üzere bütün Hanefîler Mâlikîler Şâfiîler ve Hanbelîler bu nikâhın hukuken sakat olduğunu; dolayısıyla feshedilmesi gerektiğini söylüyorlar. Ama maalesef  “Sünniyim” diyen bazı âlimlere bu bile yetmiyor.

Biz Sünni âlimlerin genelinin böyle söylediğini kesinlikle iddia etmiyoruz. Ama Cübbeli Ahmet’in Şia’ya taktığı kulpu o kendi Sünni âlimlerinde arasın diyoruz.

Erkeklerin cinsel ilişkide hanımlarına arkadan yaklaşmalarının nasıl bir la’netlik iş olduğunu gösteren hadîsleri “ez-Zevâcir” isimli Sünni kitaplarda ve “ed-Dürrü’l-Mensûr” isimli Sünni tefsîrlerde elbette bulabilirsiniz. Hatta Tirmizî, Nesâî ve İbnü Hibbân sahih’inde İbnü Abbâs rivayetlerinde de bulabilirsiniz. Sonuç olarak ne Sünnilik ne de Şia livatayı caiz görmez. Şia’nın caiz gördüğü mutanın tam olarak benzerini caiz gören Sünniler konusunu da delillendirdik.

Cübbeli Ahmet, Ensar’da yapılan yani “livata” uygundur demişmiş diye bunu demediğini beyan etmek için açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş. Kim demiş belli değil. Gündem oluşturuyor. Hiç kaynak vermeyen bir videoda konuşuyor. Kendisi tövbe kapısının açık olmasından da bahsediyor. Ona bunları dedi diye atılan bu iftiralardan dolayı aynı Fethullah Gülen gibi beddua ediyor. Hatta annesine sövdüklerini bile söylüyor. Muhatab gerçekten de annesine sövmüş müdür, onun annesine söven böyle bir terbiyesiz varsa Müslüman mıdır yoksa arayı kızıştırmak için keyifle fitne seyirciliği yapan bir münafık mıdır belli değil.

Cübbeli Ahmet, Profesör Hayrettin Karaman’a reddiye yazmakla övünüyor. Karaman sahabeden bazılarını sevmiyormuş. Bir defa Karaman hoca sahabeyi sevmediğini söylemez. Cübbeli’nin sahabe dediği her kimse sevilmeyecek ne suç işlemiştir, bu suçuyla beraber hala sahabe kabul edilebilir mi, Karaman hoca sevmemekle bu suçu mu kastetmiştir, münferit mi yaklaşmıştır? Ve saire, bunu kendisinden dinlemek gerekir. Bir defa her ikisinin sahabe tanımı ve tarifi farklıdır.

Cübbeli, M. İslamoğlu ile ilgili gazetelerden edindiği fitneye göre konuşma yapmış. Dikkat edin kendisinden duymamış; gazeteler diyormuş. İslamoğlu hakkında  “Şia ile alakalıdır” bile diyor. Bu kesinlikle doğru değildir. İslamoğlu yeri geldiğinde ne Sünni ne de Şii âlimlerini tenkit etmekten kaçınmamaktadır. Hatta Sünniliğe daha yakındır ve Ebu Hanife en sevdiği alimlerin başında gelir. Cübbeli’ye göre Şia’da livata helaldir. Şu halde Cübbeli asla dikkatli bir âlim olamaz ve Müslümanlara kaynaklık edemez. Şia’nın şiddetle karşı çıktığı bu inancı kaynaklarıyla sergiledik. Fakat kendisi hep duyumla konuşuyor. Ona göre 2.5 dakika muta nikahı serbestmiş. Bu konuda da kaynağı yok ve Şia neredeyse muta’dan vaz geçirecek kadar sınırları zorluyor. Birtakım şartlar gerektiriyor.

Cübbeli Ahmet, Humeyni’yi de bu konuda suçluyor. Şia âlimleri Humeyni’ye atılan iftiraları Humeyni’nin kendi kitabından cevaplıyorlar. Humeyni, “Savunma” sının 11. Bölümde kendisi hakkında “cihad haramdır” iftirasını cevaplıyor. “Nakit ve Nesie “ bahsinde de faize helal dediği iftirasını cevaplıyor. “Tahriru’l Vesile” isimli kitabında Mesele 11’de kadına arkadan yaklaşma konusunda şiddetli kerahati vardır.

Cübbeli Ahmet, sonra bir daha beddua ediyor. Tekrar sövdüklerini dile getiriyor.

“Bu videoyu yayın” diyor. Bu videoda kaynak göstermeden ithamlar var. Bu videoda M. İslamoğlu hakkında iftira var. Cübbeli hala bu iftirayı dillendirmekle kendini mi akladığını sanıyor. Bir ayıp şey gerçek bile olsa bunu dillendirmek adaba aykırı değil midir? Sünni inançta hani bir hadisle de varid olduğu üzere “bir kimsenin ayıbını saklayanın Allah da ayıbını saklar” düşüncesi mevcut olduğuna göre hala tazelemenin ne gereği var? Bu müslümana yakışır mı? Bunu sana belgeleyenin belgeleri ya sahteyse? Başbakan iken Tayyip Erdoğan hakkında bir mason olduğuna dair sahte bir kimlik kartı bile düzenlenmişti. Bu bile olabiliyorsa inanmakta acele etmenin ne gereği var? Bu iftira ise bunun bedelini nasıl ödeyeceksin? Eğer doğru ise bu gıybet değil midir? Cübbene, sakalına, sarığına gıybeti nasıl yakıştırıyorsun? Bak sen zina ile suçlandığında ben senin İslam anlayışına her ne kadar katılmasam da inanmadım; üstelik cezaevine girmiştin; hüsn-ü zan ettim. Sen de inanma kanaat önderi bir müslümanın böyle bir şey yapacağına ve hüsn-ü zan et. Ben Cübbeli’nin bu kasetlerinden habersizdim. Bana onu dinleten sofi o videoları göstermek istedi; bakmak istemedim ama hemen açıp masama koyunca gördüm ki bir kimsenin ayıbını saklamayanın Allah da ayıbını saklamıyor. Ben kendi payıma Cübbeli’nin görüntülendiği bu zina kasetine de, Cübbeli’nin yaydığı livata ilanına da inanmak istemiyorum. Eğer Cübbeli livata konusunda bir iftira yayıyorsa ve bu iftiranın cezası olarak da Allah zina kasetiyle onu rezil etmek istediyse bunun hesabının bu dünyada biteceğini sanmıyorum. Bu konuşmalardan nemalananların oyuncağı olunuyor. Magazinci cahiller, Müslümanların hataya düşmeleri için gece bile uyumuyorlarken gündüz mü seni takip etmeyecekler?

Aynı tarikattan Mustafa Özşimşekler Cübbeli kasediyle ilgili olarak “kusur araştırılmamasını” öğütlüyor. Ama bunu Cübbeli’ye de söylemesi gerekmiyor mu? Eleştiri olarak ne İslamoğlu’na, ne Karaman’a, ne Bayındır’a yazdığın hiçbir karşılığın delil, cevap ve tatmin niteliği taşımamaktadır. Cevap veremeyebilirsin; bu sakıncalı değil. Sakıncalı olan iftiralar, gıybetler ve ayıplardır.

Hâsılı kelam ben diyorum ki: Başkalarını eleştirmeden evvel delil şarttır ve içlerinde ayıp olanlar ayıklanarak özellikle de halka duyurulmamalıdır. 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019