İSLAM KÜLTÜRÜ İSLAM DİNİ DEĞİLDİR

Resulullah 7. Yüzyılda mantığın en çok önemsendiği spritüel çağlarda aklı ehemmiyetle vurgulayarak bedevi bir toplum içindeki cevher gibi yahut renksiz ve kıymetsiz kum çöllerinin kucakladığı renkli ve zengin Kızıldeniz gibi ortaya çıktı. Başkaları da peygamber iddiasıyla ortaya çıktılar belki ama akıllı insanların basireti sahteleri saf dışı bıraktı. Kolay mıdır bir Ömer’i kandırmak? Kolay mıdır bir Ali’yi daim etmek? Kolay mıdır sonradan Müslim olan milyonları karanlıklarda iken ikna etmek? Sahabeden günümüze ulaşan veciz sözler bile Resulullah tarafından etkilenen ve bilgilenen bu insanların ne büyük bilgeler olduklarını sergilemektedir. Çevresinde yetiştirdiklerinin her biri üstadlar üstadı seviyesine çıkmışlardır ve bu hiç de kolay değildir.

Şu halde çevremizde rastlayabileceğimiz hurafeci, yobaz, bağnaz, sigara ya da içki içen, kumar oynayan, kibirli yaşayan, çekinmeden yalan söyleyen, güvenilmez, zanni inanan, duyumla öğrenen, cimri, ödlek, mahalli çaplı, cahil ama sorulduğunda “müslümanım” diyen itikadı ve/veya ameli bozuklara bakıp da ilk Müslimleri de böyle sanmayalım. Dinin içine böyle seviyesizler girmezler; böyleleri en iyimser ifadeyle ancak dinin kültürüne girerler. Bunların kültürü dini temsil etmez. Din başkadır; din kültürü başkadır. Dini kültürleştirmenin de ve kültürü dinleştirmenin de İslam’la alakası yoktur. Din kültürü ilk Müslimler döneminde henüz oluşmamıştı bile. Özellikle Emeviler döneminde başlayan din kültürü yüzyıllar boyunca öylesine gelişmiş ve benimsenmiştir ki nihayet kültür din haline gelmiştir. Tıpkı Musa’nın İslam’ından sonra din haline getirilerek Yahudilik adını alan İbrani kültür gibi… Ve yine tıpkı İsa’nın İslam’ından sonra din haline getirilerek Hıristiyanlık adını alan Nasara kültürü gibi… Her ülkenin Müslümanı da vazgeçemeyeceği kendi kültürel özelliklerini itikadına katarak aynı kadere sürüklendi… Hindistan Müslüman olana kadar Müslümanlarda tarikat veya rabıta var mıydı? Farisiler Müslüman olana kadar mut’a veya masumiyet inancı dine girmiş miydi?.. Türkler Müslüman olana kadar herhangi bir halife “zill Allah fi'l-âlem” yani “Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” olabiliyor muydu veya kardeş katli ‘devletin bekası için’ caiz olabiliyor muydu?..

Okul kitaplarında bile “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” yazılı olduğu halde iyi yetiştirilmemiş öğrenciler gafletle “din dersi” ve “din öğretmeni” ifadelerini kullanmıştır. Demek ki ders kitaplarını hazırlayanlar aslında bunun farkında oldukları halde ders alan öğrenciler farkında değildirler. Bu öğrenciler o dersten sınıf geçseler ve hatta mezun olsalar bile okul hayatınca söz konusu ettiğimiz farkındalığı asla elde edemeyeceklerdir. Çünkü bu farkındalık feraset ister; basiret ister; bilinç ister. Okullar ise maalesef ‘bilinçlendirme’ değil de ezberletme ve bahsetme yuvaları olarak hizmet etmektedirler. İlköğretimden fakültelere kadar müfredat gözden geçirilmeli ve bilimsel kriterlere göre yeniden düzenlenmelidir. Hiçbir ders kitabı sadece bir kişi tarafından hazırlanmamalıdır. “Din dersi” ayrı ve “din kültürü dersi” ayrı işlenmelidir. Özellikle de din dersi zan ve rivayetlerden ayıklanarak Kur’an kaynaklı işlenmelidir. Diğer kaynaklar ise kültür dersinin konusu olmalıdırlar.

Müslümanın cazibeyi kaybetme nedenleri Kuran dışı ve akıl dışı rivayet ve içtihatlardır; ilahi kritersizliktir; önyargıdır; geleneksel taassubtur; körü körüneciliktir; mukayesesizliktir; ilgisizlik ve bilgisizliktir; duyumculuk ve hazırcılıktır. Madem ki korkunç bir kaos, korkunç bir paradoks vardır ve madem ki dönüş Allah’adır, o halde Kur’an-ı Kerim’e dönmekten ve aklı Kur’an’a göre işletmekten başka çıkış yolu yoktur.

Aklında ne olduğu ve nasıl anlatacağından daha önemlisi aklı işletme kriterleridir. Yani siz aklınızı iyi işletemezseniz sizin aklınızda birtakım doğruların bulunması bile tesadüfîdir. Yanlış saat bile günde iki defa doğruyu söylüyorsa doğru bir şeyler bilmemizle övünemeyiz. Eğer aklınızı doğru işletiyorsanız hiçbir yalan ya da yanlış o akılda uzun süre ikamet edemeyecek ve böbrek taşı gibi düşecektir. Demek ki doğruyu bilmekten ya da yanlışı bilmemekten yahut yanlışı ve doğruyu sonradan fark etmekten daha önemlisi aklın işletildiği esnada bulundurduğu ve değerlendirdiği o gerekli kriterlerdir. Bu kriterlerin gerekliliğinin kriteri gerçeğe götürmesidir. Hayat, gerçeklerden emin olmak ve bunu yayma mücadelesinden ibaret olmalıdır. Gerçeği bulamayan savunamayacağı için zannın içindedir. Üzerine gidilirse konuyu değiştirecek ya da kelime oyunlarına girerek kaçış yolu arayacaktır. Gerçeği bulan herkes bulmadan önce hatasında diretmeyen, haksız olduğunu kabul ederek inat etmeyen, kimin ne söylediğinden çok gerçeğin kendisini önemseyen önyargısız kimselerdir. Önemli olan nerden ya da nasıl olmasından ziyade gerçeğe varabilmektir. Gerçeğe çıktıktan sonra nereye ya da nasıl gidileceği önemsenebilir. Daha “akla çıkma” yolunu bile bulamayan bir gafilin “akılla çıkma” yolunda ilerlemesini beklemek de gaflettir.

“Her zaman”ları ve “hiçbir zaman”ları kesinleştirirseniz, “bazen” lerin ihtimalini en aza düşürürsünüz. Böylece tahminleriniz güçlenir ve teorileriniz daha tutarlı olur. Eğer yanılıyorsan, senden farklı düşüncelerden başka umudun olamaz. Kriterler arasında yaşamak en güvenlisidir. Fitneye ninniler söyle…

                                                                                  02.05.2012/YÜKSEL YILMAZ  


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019