DÜNYANIN ŞEKLİYLE SAPTIRMA 1

İslam dünyası “Dünya düz mü, değil mi?” diye tartışa dururken Batı dünyayı kolaçan ederek düz olmadığını çoktan anlamıştı bile. Fakat artık bu tartışma bitse bile birtakım Müslümanlar hala aynı gafleti yaşadıkları için konu etme gereği duyuyoruz. 1975 yılında Suudi Arabistan’ın en önemli din otoritesi kabul edilen Şeyh Abdul Aziz Bin Baz tarafından Dünya’nın düz olduğu fetvası verilmiş ve buna inanmayanların dinsiz kabul edilerek cezalandırılması gerektiği ilan edilmiştir. Böylece bu mesele uzun yıllar önce Müslümanların ilmihallerine bile girdikten sonra Batılı araştırmacılar sayesinde çıkmışken tekrar gündemimize girmiştir. Sırf uydurma hadisleri baz alarak Adem’in dinozorlarla aynı dönemde yaşadığını ve 30 m. uzunlukta olduğunu söyleyen biyoloji profesörlerimiz halen vardır ve bunlar İslam dünyasının yüzkarası olan kara cahilleridirler.

1956 yılında Britanya’da, Flat Earth Society (Düz Dünya Cemiyeti) adıyla Dünyanın düz olduğunu savunan ve bugün hala aktif olan bir organizasyon kurulmuştur. Hadi bunlar Müslüman değiller; ama sana ne oluyor kardeşim sen Müslümansın; sen cahilliğe tamamen kapalı bir dinin mensubusun; sen kesinlikle cahil olamazsın; olursan Müslümanlığın da noksan olur.

Zekeriya bin Mahmut el Kazvini’nin 16. yy’da Arapça’dan Türkçe’ye çevrilmiş astronomi kitabı Acaibu’l Mahlûkat’a göre Dünya bir büyükbaş hayvanın üzerinde duran düz bir disk olarak tasvir ediliyor. Nitekim bununla ilgili hadisler de vardır.

Suud Müftüsü Şeyh Abdul Aziz bin Baz diyor ki: “Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşer. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Peygamberin reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala. Aksi takdirde kâfir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da Müslümanların hazinesine katılır.” Bu cahil ve zavallı adam Peygamberimizin yaşadığı yerde müftüdür. Müslümanların şu durumuna bakarak önce ağlamak ve sonra silkelenerek gafletten kurtulmaları icap eder. Bu zavallı adam bisiklet sürmesini bilmeyen bir çocuğun bisikletini yanında yük olarak taşıması gibi var olan beynini yük olarak taşımaktadır. Allah kesinlikle hiçbir yerde bunu iddia etmemiş ama Kur’an’ın sembolik tarafına tamamen kapalı olan Vehhabiler yüzyıllardır bu körü körüne motomot bakma hatasını yürüttüklerinden bu gülünç durumlara düşmektedirler. Vehhabiliğin tasavvuf karşısındaki başarısı dışında elle tutulur hiçbir ilmi tarafı bile kalmamıştır. Peygamberin söylediği iddia edilen bazı uydurma hadislere de iman etikleri için saf İslam anlayışını reforme etmişlerdir. Abdul Aziz bin Baz bu sapık anlayışıyla nihayetinde bir de zalim olarak kendisi gibi inanmayanın öldürülmesine hükmediyor. Hızını alamayıp 8 yaşındaki çocuğunuzun bile söylemeyeceği bir ifadeyle zaten başarısız olduğu müftü kıyafetini çıkarıp bu sefer de bilim adamı kisvesine bürünüyor:

“Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudakilerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıblenin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır…”

Yahu bir çaycı bile tepsisindeki çay bardaklarını havada çevirip çevirip dökmemeyi başarıyor da Allah mı Dünyayı çevirirken ülkeleri dökecek? Tabiat kuralları Allah’ın görünen ayetleridirler. Beynini et parçası gibi taşıyan bu zavallının hele konunun sonunda işi kıbleye dayandırması yok mu? Gülesim geliyor ama acıdığımdan… Yahu ülkeler kayıp tokuştuktan sonra hala kıble arayacak canlı insan kalır diye mi tahayyül ediyor bu kaz kafalı?.. Şu halde âlim sıfatlı ve kıyafetli bu gibi adamların varlığına bakarak sakın aklınızı bunlara teslim etmeyin. Çünkü beyniniz sizin kafatasınızda çalışsın diye oraya konmuştur. Artık fark edin ki sizden akıllı değiller…

“Dünya ve Kubbesi” isimli kitap modern bilimsel hurafelere reddiye olarak yazılmış. Te’lifini Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî yapmış. Mukaddime’sinde “…İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir” diyor ama her mesele için bu denmez ki. Tıbben de sonradan çok faydalı şeyler çıkıyor ama insanlara yararlı oluyor hatta hayat kurtarıyor. Bu söz tamamlanmış olan dinimize yeni akideler katanlar hakkında uygun düşebilir. Yani her bid’at sapıklık olmayabilir. Nerde, ne, nasıl, niçin kullanılıyor diye bakmadan “her bid’at” demek hak olmaz. Çatal da bid’attır araba da. Tasavvuf da bid’attır Miraç inancı da. Ruj da bid’attır bilgisayar da.

İnsanların Kitap ve sünnetin açık naslarına aykırı bir takım kozmolojik teorilere müptela olup aldandıklarını söylüyor ama nerden çıkıyor bu aykırılık? Hatta “…teoriden ibaret, ispattan yoksun nazariyelere göre te’vil etmeye başlamışlardır” dediği teorileri bile, “…çoğunluğu vahyin bildirdiği gerçekleri reddedebilmek kastıyla üretilmiş nazariyelerdir” şeklinde niteleyen bu kafa patolojik bir vakıadır. Böyle bir fobi ile sağlıklı düşünemeyen bu insanlar maalesef İslamı çok kötü tanıtmaktadırlar.

Diyor ki, “Gayri Muslimlerin birçok şüphelerle desteklenen iddiaları karşısında Müslümanlardan çoğunun başları dönmüş, neticede Dünyanın döndüğünü zannetmeye başlamışlardır.” Siz de diyeceksiniz ki, “Hala Dünyanın dönmediğini iddia edenler varsa bunları konu edip de eleştirmeye bile değmez.”  Ben de derim ki, haklısınız. Ama ne var ki bu bir realitedir ve kaçılamaz. Bunlar milyonlarca kişiye hem de İslamın doğduğu yerden hitab ediyorlar. Ancak kendilerinden daha aşağı olanları etkilemeye güçleri yetiyor. Devamında, “Modern hurafeler adını verdiğim bu teoriler sebebiyle dünyalarını döndürerek ilk adımda tuzağa düşenlerin, dinlerinin de dönmemesi için Allah’tan yardım isteyerek bu risaleyi hazırlamaya karar verdim” diyor. Allah’tan istediği yardım şöyle aslında: “Allah’ım benim belamı ver; hakikate karşı gözlerimi ve kulaklarımı mühürle.”

Uçmuş gidiyor; yüzlerce çürük ve Kur’ân ile sünnete aykırı teorilerin varlığını fark etmiş ama bunlar arasında en meşhur olanlarına değinecekmiş. Aman Allah’ım, sen Müslümanların aklını koru! Mukaddeme göre Dünyanın küre şeklinde olduğu görüşünü Müslümanların âlimlerinin büyük bir çoğunluğu eskiden beri söylüyor. Kur’ân’ın zahiri ile bu görüşe karşı çıkan ise azınlık. Yani icma yok. Ama kendisi Dünyanın hem düz ve hem de yuvarlak olduğuna dair açıklamalarına deliller getirerek iki görüşün delillerini cem edecekmiş. Sonra da şu acınası ifadeyi kullanıyor: “Dünyanın döndüğünü, güneşin ise sabit olduğunu iddia edenleri tasdik etmek şüphesiz açık bir küfürdür. Kur’ân ve sünnet Dünyanın sabit, güneşin ise hareketli olduğunu açıkça belirtmiş, Müslümanların icmaı da bunun üzerine sabit olmuştur. Allah ve rasulü tarafından haber verilen bu açık gerçeği terk ederek, eski yunan felsefecilerinin ortaya attıkları ve ortaçağın Avrupalı ateistlerinin yeniden gündeme getirdikleri çürük teze itikat etmek, din açısından açık bir küfür, akıl açısından büyük bir kusur, medeniyet açısından ise yobaz bir gericiliktir!”

Zavallı. Sen zihinsel ve bedensel engelli olsan ama bu kadar gafil olmasan sonsuz şükürler etmeye daha layık olurdun. Var olan aklın kullanılamaması hiç olmamasından daha kötü bir haldir. Dünyanın dönmesi, teori olmaktan çıkıp ispatlanalı neredeyse beş yüz yıl geçmiş olacak hala farkında değil. Güneşin ve Dünyanın sonsuz uzay boşluğunda başka taraflara gitmemesi ve ölçülü bir şekilde hep aynı yörüngede görevini yapıyor olması onların sabit olmasını mecbur kılmaz. Hep aynı yörüngede; ama aynı noktada sabit değil.

“Bu kitabın konusunun, internette yayınlanmasından sonra birçok cahil ve taklitçi Müslüman tarafından alay konusu edildiğini, ağlanacak hallerine gülüp geçtiklerini, tevhid ehli Müslümanlardan bazısının da: “Bu konuların çok gereksiz” olduğu gibi kuruntulara kapıldıklarını teessüfle öğrenmiş bulunuyorum” diyor. Valahi ben buna hiç şaşırmadım.

Mukaddem ya da yazar, Vahiy karşısında felsefe ve kelam yolunu tutanların tutarsızlıklarını göstermeyi kesinlikle başaramamış aksine gülünç duruma düşmüştür. Anlattığı İslam değil, kendi zannıdır ve kendini bağlar. Çağdaş ve modern olduklarını iddia eden batı taklitçisi ateist, laik-demokrat, sosyalist kâfirlerin gerçek gerici, yobaz ve örümcek kafalılar olduklarını göstermek bir yana onların alay konusu olmuştur. Bu cahilin üzerinden İslamla belki alay edilmesi ama kesinlikle İslam hakkında kötü bir kanaate sebebiyet söz konusudur. Bu nedenle gayr-i muslimler İslamın değil bu adamın halini tartışmalıdırlar.

Müslüman ülkelerinde yüksekokullarda okuyup mezun olanları “ahmaklıkla” suçluyor. Çünkü adamlar yüksekokullarda aydınlanıyorlar. Teorilerle değil kanıtlarla yüzleşiyorlar. Bunlar Kur’ân’ın icazına gölge düşürmüyor. Aksine Müslümanların da bilimsel kanıtlarla barışık olduklarını göstermiş oluyorlar. Kâfirlerin oyununa getirilenler ise onlar değil, asıl bu cahillerdir.

“Hutbetu’l-Hâce” başlığı altında ayetleri yanlış tefsir etmiştir. “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi” (Naziat 30) ayetini, “Dünyanın yayılarak uzatılmış oluşu” başlığı altında Dünya üzerinde yaşayan bir insan gözüyle Dünyaya bakarken sanki uzaydan bakınca da aynı şeyi göreceğini sanmıştır.

Bu kafa tefsirlere bakarken de elbette türlü türlü saçmalıkları bulunan kaynaklara müracaat ediyor. Taberi (d.1070), İbn Abbas’tan (d.619) rivayet edemez ama oturduğu yerden de olsa rivayet ediyor: “Kâbe, dünya yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu. Sonra yeryüzü kabenin altından yayıldı.”

Nerden biliyorsun? Allah bunu nerde buyurmuş? O buyurmayınca kim bilebilir? Yoksa bilecek bir ortak mı buldunuz?

Taberi (h.224), Abdullah b. Amr’dan da rivayet edemez. Çünkü Amr’in oğlu As bile 583’te doğduğuna göre kendisi Resulullah’tan bile yaşlı olmalı. Yine de ediyor işte: “Allah kabeyi yeryüzünü yaratmadan iki bin sene önce yarattı, dünyayı da oradan yaydı.” Sonra da böyle uçuk bir rivayetle yüzleşiyoruz. İşin kötüsü bazılarımız bunu sindirebiliyorlar. Abur cubur bilgiler oburca kapışılıyor.

Katade (d.680), dehâhâ; yayıp sermek demektir” dediği için de “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” anlamı veriyor. İyi de yerüzünün yayılması Dünyanın uzaydan bakınca da yuvarlak olmamasını gerektirmez ki. Körü körüne cımbızla seçilen ayete ters düşmeyeyim derken tabiat ayetine ters düşmenin anlamı yoktur. Çünkü Kur’an ayeti tabiat ayetiyle çelişmez. Kur’an tabiatı Kur’an’dan okumanı öğütlemiyor ki. Tabiatı tabiat içinde gözlemliyor ve müşahade ediyoruz. Bunu sen anlayacaksın. Kur’an sana 5 yaşındaki bir çocuk muamelesi yapmıyorken sen kendine bunu neden yakıştırıyorsun?

Suyuti’nin, Durru’l-Mensur’unda Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Hatim İbn Abbas’tan rivayet edilir: “Bir adam İbn Abbas’a, “Allah’ın kitabında iki ayet bir birine muhalif” deyince o da demiş ki: “Sen bunu ancak görüşünle söylüyorsun, oku bakalım.” Adam, “De ki: “Arzı iki günde yaratan Allah’ı siz mi inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyorsunuz?” (Fussilet 9) ayetinden “Çeşitli rızıklarını arayıp soranlar için tam dört günde takdir etmiş, sonra yaratmak için, gaz halinde bulunan gökyüzüne yönelmiştir” (Fussilet 11) ayetine kadar okumuş. Sonra da “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” (Naziat 30) ayetini okumuş. İbn Abbas da şöyle cevap vermiş: “Yer, gök yaratılmadan önce yaratıldı. Sonra sema yaratıldı, sonra yer, sema yaratıldıktan sonra yayıldı.

9. Ayette “…yeri…” (el arda) geçtiğine göre yerküre 2 günde şekillenmiş olsun. Daha sonra yeryüzüne sabit dağların (revâsiye) yerleştirildiğini söylediğine göre yeri doldurma aşaması söz konusudur. Bu aşamada orada bereketler oluşturmuştur. 4 gün süren yerküre değil orada (fî-hâ) “… onun rızıkları…” nın (akvâte-hâ) teminidir. Yani 2 günde (aşamada) yaratılan yeryüzü 4 günde (aşamada) rızıkla donatılıyor. Kesinlikle çelişki söz konusu değildir. Fakat bu “…günler…” (eyyâmin) gibi ifadeler semboliktir ve asıl anlaşılması gereken için araç edilmiştir. İşaret edilen nihai mesaj 2 gün, 4 gün ve sair değildir; amaç ilerleyen ayetlerde hatırlatacağı “…en iyi işiten, en iyi bilen…” (semîul alîm) ya da “…Allah’a secde edin…” (vescudû lillâhi) ve mesela en son ayette “…O her şeyi kuşatandır” (innehu bi kulli şey’in muhît)  gibi vurgulardır. İşaret daima Allah’ın kudretinedir. Tabiat Allah’ı işaret ediyor; Allah tabiatı değil. Tabiatı zaten kör değilsin ki görüyorsun; ama Allah ancak yarattıklarıyla görülebilir. Bu yüzden de işaretler hep Onadır.

Naziat suresindeki “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” ifadesini İbn Munzir İbrahim en-Nehai’den şöyle rivayet ediyor: “Dünya Mekke’den yayılmıştır.”

Of, of! Nerden çıktı şimdi bu? Henüz yerküre yaratılırken ne Mekke’si? Mekke onu şehir bile kabul etmeden nasıl mümkün olabilir? Ben bu Nehai’nin hocası ya da ağabeyi olsam öyle bir tokat patlatırdım ki ya bir daha hiçbir şey düşünemezdi yahut aklı başına gelir bir daha bu kadar saçmalamazdı. Bu akıl nasıl topluma çıkıp karışıyor inanamıyorum. Hele ki âlim imiş… İlmin kimlere emanet edildiğini görün ki İslamı bu adamlardan öğrenemeyeceğinizi ve ille de kendi gayretinizin olması gerektiğini bilin. Hadi bakalım. Katade dedi ki: “Bana ulaştığına göre dünya Mekke’den yayılmıştır.” Sanki mesele bu. Asıl amaç böylece dikkatlerden kaçırılıyor. Ayetten dünyanın Mekke’den yayıldığını anlarsan Mekke’nin kıymetini daha iyi bilirsin ve sonra da herhalde hidayete erersin ya da tüm Müslümanlar böylece kurtulurlar ve saire…

Alıp başını gidiyor mesele… Abd b. Humeyd de Ata’dan rivayet ediyor: “Bana ulaştığına göre dünya Kâbe’nin altından yayılıp uzatılmıştır.”

“Yeri uzatıp yayan, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Ra’d 3)

Ragıb, “medde” nin “çekmek, uzatmak” demek olduğunu iletmiş. Taberi de “Medde’l-arz enine boyuna yaymaktır” demiş. İbn Kesir ise “Medde’l-arz enine ve boyuna uzatıp genişletti demektir” diyor. Ne olmuş yani? Bu sembolik ifadelerle dünya yuvarlak olmaz ki. Bilim adamları uzaydan bir bakışla yani dünyanın genel görünümü bakımından değerlendiriyorlar. Vatikan lideri bile nihayet artık dünyanın dümdüz olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Orta çağ karanlığının sahipleri bile bunu anladılar da Orta çağ aydınlığını yaşayanların torunları maalesef günümüzde bile Ortaçağ karanlığını yaşıyorlar. Dünya elbette yusyuvarlak değil ama ufuk göründüğü için bunların sandığı manada belli ki dümdüz de değildir. ESA'daki (European Space Agency) bilimcilerin dediğine göre denizler ve atmosfer hesaba katılmadığında dünya bir sıkımlık çamur parçası gibi yamuk yumuk bir şeydir. Tam yuvarlak olmadığı için düzensiz yuvarlak; yamuk yumuk yuvarlak; yuvarlağımsı diyoruz. Yakın geçmişte de bilimciler tam yuvarlak olmadığı anlamında “elips” diyorlardı. Sonuçta bilimcilerin yanlışını yine bilimciler düzeltiyorlar ve Kur’an’ın derdi zaten dünyanın yuvarlak olup olmaması değildir. Bu Peygamberimizin hiç umurunda bile olmamıştır. Kur’an’ın böyle bir mesajı olsa idi o da umursardı.

Mukatil b. Süleyman “Kâbe’nin altından dünyayı yayıp döşedi” diyor. Çıkardığı anlama bakın. Kâbe ile bozmuş kafayı. Put gibi zihninde… Ona göre Kâbe dünya şekillenmeden önce şeklenmiş bile anlaşılan. Ne Kâbe imiş? Neredeyse ona tapanları haklı çıkaracak…

Yazarımız, “Müslümanların ve Kitap ehlinin kabul ettiği görüş, yeryüzünün durduğu, sakin olduğu ve uzanıp döşenmiş olduğudur. Yeryüzünün hareketinin adeten meydana gelen zelzeleler ile ortaya çıktığı şeklindedir” diyor. Yazık ki bu ifade sahibine ne İslam âlimi denebilir ne de bilim adamı… Ayetteki mesajı örttüğü için âlim denmez; jeoloji alanında tahsil görmediği için de bilim adamı denmeyeceğine göre neyin nesi olduğu meçhuldür…

İbn Atiyye el-Endülüsi, “Medde’l-Arz ifadesi dünyanın küre şeklinde değil, yayılmış olmasını gerektirir. Şeriatın zahiri de budur” diyor. Anlaşılan şu ki yayılma meselesi düz anlaşılmasının nedeni olmuştur. Bunu arzda dolaşan ve yaşayan diyor. Nitekim Allah, Ğaşiye suresinde “…yeryüzü nasıl döşenmiş…” (ilel ardı keyfe sutıhat) diye bakılmasını isterken bunu çıplak gözle yapacaksın. Ne karıştırıyorsun dünyanın uzaydan görünen yuvarlağımsı şeklini? Sahabe yeryüzüne yerde bakıyordu senden de istenen yerde bakmak. Bu yüzden yayıp döşemekten söz ediyor. Bunu astronomi bilimcilerine karşı din adına karşı çıkman için istemiyor. Ama senin yaptığın bu. Tefsirleri şişirmek için henüz deveye, dağlara, göklere ve yere bakarken bile hikmet gözden kaçıyor.

Suyuti Durru’l-Mensur’da diyor ki: Hâkim, sahih kaydıyla İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın şöyle dediğini rivayet ediyor: “Allah mahlukatı yaratmayı dileyince rüzgarı gönderdi ve su dağılıp kuru yer ortaya çıktı. Burası Kâbe’nin altıdır. Sonra Allah’ın dilediği uzunluk ve genişliğe ulaşıncaya kadar dünyayı uzattı. Böylece yeryüzü sarsıldı. Buyurdu ki: “Bu benim elimdedir” Allah sağlam dağları direk olarak yerleştirdi. Ebu Kubeys yeryüzüne konan ilk dağ oldu.”

Sormak lazım: Allah, apaçık (36:69) ve her şeyin detaylı açıklaması olan (16:89) kitabında bunu buyurmadığı halde kim nasıl bilebilir? Yoksa bunu dahi bilebilecek bir ortak mı buldunuz? Tevekkeli değil; Suyuti daha pek çok uçuk nedenden dolayı sabıkalı biridir.

Abdullah b. Abbas’ın dediği iddia edilen gelecekle ilgili ve kâhinlik gerektiren çok uzun bir rivayeti burada konu etmek bile istemiyorum. Neresinden tutsanız elinizde kalır. Kâhinlikten çelişkiye, yalandan yanlışa, uydurmadan kaydırmaya her şey içeriyor. İnsanlara ilginç gelip ilgilerini çeksin diye öyle bir uydurulmuş ki değerlendirmesi bir yana reddiye için bile akıl üşenir. Fakat bu saçmalığı bile sanki bir delil imiş gibi duyurarak diyor ki: “Bu rivayette delil olan kısım ‘Kıyamet günü olduğu zaman yeryüzü bir derinin gerildiği gibi gerilecek ve onun genişliği artırılacaktır’ ifadesidir. Deri parçasının gerilmesi gibi gerilerek genişletme işlemi düz bir şey hakkında olur. İddia edildiği gibi dünya küre şeklinde olsaydı düz bir deri parçasına benzetilmez ve onun gerilerek uzatılmasından bahsedilmezdi.”

Bu mevzu kıyametle ve korkutmakla ilgili olduğu için bu kimseler gibi ‘düz’ ya da ‘düz değil’ konusuna takılmak bile istemiyorum. Uyanık bir şekilde korkun ve takva olun yeter. Kur’an jeolog yetiştirmeye çalışmıyor; mü’min yetiştirmek istiyor.

“Allah sizin için yeryüzünü yaydı geniş yollarında dolaşmanız için.” (71:19-20) ayetiyle ilgili olarak Kurtubi demiş ki: “Allah yeri sizin için bir sergi gibi ‘yayılmış halde’ kılmıştır.” Begavi “Sizin için yeri ‘yayıp serdi’ demektir” demiştir. ‘Besate’ bir şeyi yaymak ve genişletmektir. Bazen bu her iki anlamda da kullanılır. Bazen de bu anlamlardan biri kastedilerek kullanılır. ‘Besate’s-sevb’ elbiseyi sermek anlamına gelir. “Bisat” yani ‘sergi’ de bu köktendir. Her serilen şey ‘bisat’ adını alır. Bu yüzden Allah “Allah sizin için yeryüzünü yaydı” (71:19) buyurmuştur. Bu ayette geçen ‘bisat’ sözcüğü “geniş yer” demektir.”

İşinize geldiği zaman kaşığınıza doldurduğunuz çorbayı içiyor ve kaşığı geri çekiyorsunuz. Neden ayetleri anlamaya gelince kaşığı çiğniyorsunuz? Konu ayet olunca da aracı araç amacı amaç bilsenize. Aracı kılı kırk yarıp amaca çeviren müfessirler asıl olan amaçtan uzaklaştılar.

“Yere bakmazlar mı; nasıl düzlendi?” (88:20) ayetiyle ilgili olarak Taberi’nin Katade’den rivayetini alıyor. İbn Ebi Hatim, Begavi, Vahidi, Sa’lebi, Sem’anî, Kurtubi ve İbn Kesir’den de yine yerin nasıl yayılıp döşendiğine ya da yayılıp uzatıldığına dair ifadeleri işine geldiği gibi anlamak için alıyor. Hatta İbn Adil’in “Beşik haline getirildi, yani serildi ve uzatıldı” ifadesi için bazılarının buradan dünyanın küre şeklinde olmadığına delil getirdiklerini söylüyor. İbnu’l-Hatib ise akıllıca “Bu zayıf görüştür. Zira küre çok büyük olduğundan her kıtası satıh/düz zemin gibi olur” demiş.

Ona göre bu ve diğer ayetlerin zahiri dünyanın yayılmış olduğuna açıkça delalet etmektedir. Dünyanın küre şeklinde olduğuna dair yorumlamalara ve zorlamalara iten sebep kâfirlerin ve felsefecilerin dünyanın top gibi yuvarlak olduğuna dair açıklamalarıyla kafalarının karışması imiş. Sonra da bu apaçık görünen ve artık bilim tarafından ispatının bile konuşulmasına gerek kalmadığı aşamada sanki hala Allah bildirmemiş gibi alışkanlıktan olsa gerek “Allah en iyi bilendir” diyor. Lakin “Dünya dönüyor mu?” sorusuna yanıt olarak “Allah bilir” denmesinden Allah’ın hoşnut olacağını sanmıyorum. Allah bahşedilen aklın işletilmesinden hoşnut olur.

Ragıb’ın Müfredat’ındaki malumata göre, “sath” ‘evin üstü’dür. “Satahtu’l-beyt”, ‘eve dam yaptım, satahtu’l-mekân, yeri dam gibi dümdüz yaptım’ demektir. “Bakmıyorlar mı yere nasıl dümdüz edilmiş?” “İnsatahu’r-Raculu” ‘adam sırt üstü uzandı ‘ demektir. Kâhine “satih” denmesi bir deri parçasını serdiğinden dolayıdır. “Mistah, ‘çadıra kendisiyle çatı yapılan direk’tir. “Satahtu’s-seridete fi’l-kas’ati” ise ‘tiridi tasa yaydım’ demektir.

İbn Atiyye şöyle demiştir: “Ayetin zahiri dünyanın düz olduğunu, küre şeklinde olmadığını göstermektedir. İlim ehlinin görüşü de budur. Küre şeklinde olduğuna dair görüş, her ne kadar dinin rükünlerinden bir rüknü eksiltmese de şeriat âlimlerinin sabit bulmadığı bir görüştür.” Hal böyle olunca senin şeriat âlimlerinin çağdaş dünyada ne kadar özendirici ve saygın olabilir? Biz savunmak için yahu Müslümanlar arasında da tahsilsiz, kitap okumayan, yetişmemiş, bağnaz ya da yobazlar olabilir diyoruz; sen kalkıp hem de şeriat âlimlerinin bu halde olduklarını reklam ediyorsun. Hayır! Şeriat uleması sizin gibilerden ibaret değildir ve bilim ilerledikçe de sizin gibiler hurdaya ayrılıp çakma âlimlerden ayıklanacaktır. Karınca için de belki dünya düzdür; fakat o akledip bilim yoluyla anlama potansiyeline sahip değildir diye ben de mi onun gibi olacağım? Nerde kaldı akıl avantajı? Bunlar akla savaş açmış adamlar olup 21. Yüzyıl bunları kusacaktır.

“Yeryüzünü size düz kılan ve belki doğru gidersiniz diye orada yollar yapan” (43:10) diye meallendirilen ayette konu ‘yeryüzünün düz kılınması’ olduğu için “…doğru gidersiniz diye…” ifadesi düz yolda doğru gitmek olarak anlaşılmaktadır. Bu olamaz çünkü “tehtedûne”  sözcüğü ‘hidayet’le alaklıdır. Yani şöyle meallendirilmeli: “Ki O (ellezî) yeryüzünü sizin için döşek kılan (cealekumul arda mehden), ve sizin için orada yollar yapan (ve cealelekum fîhâ subulen). Umulur ki siz hidayete eresiniz (leallekum tehtedûn).” Yani düz yol değil, hidayet. Hidayet öyle çıplak gözle görülen bir yol değidir ve dikat edin!: Kur’an mecaza çok yer verir. Eğer Kur’an “Ebu Bekr iyilikleriyle Resulümün gözüne girdi” deseydi, birtakım Müslümanlar onu göz çapağı olarak yorumlayabilirlerdi. Ama “…kadınlar sizin tarlalarınızdır…” (2:223) ayeti onları çok büyük bir sıkıntıya sokmuştur; çünkü kadınlar onların bildikleri tarlaya hiç mi hiç benzememektedir. Şu halde mecaza değer vermek zorundalar. Mecaz çocuklar arasında değil büyükler arasında, cahiller arasında değil âlimler arasında, beyinsizler arasında değil zekiler arasında; kısacası hayatı okuyanlar, büyük resmi görenler ve leb demeden leblebiyi anlayan basiretli isanlar arasında yer bulur.

Taberi, Süddi’nin şöyle dediğini rivayet ediyor: “Yeryüzünü sizin için düz kılan” yani sergi kılan demektir.” Ne olmuş? Mukatil, Vahidi ve İbn Ebi Zemeneyn de aynısını söylemiş. El-Hasen el-Basri, “Mehd yaygı demektir” demiş. Begavi ve Kurtubi de ‘sergi ve yaygı’ olarak açıklamış. İbn Kesir, “Sabit, üzerine yerleşilen yaygı demektir” demiş. Ragıb, “Mehd, çocuk için hazırlanan yatak/beşiktir… Mehd ve mihad, hazırlanan, üzerine basılan yerdir… mehedtu leke keza, ‘sana şunu hazırladım, düzledim’ demektir… imtehede’s-senam, ‘devenin hörgücü beşik gibi düz oldu’ demektir” şeklinde açıklamış.

“Yeryüzünü de biz yaydık. Ne güzel düzleyiciyiz” (51:48) ayetindeki iki kelime için “…dünyanın düzlüğüne delalet etmektedir: feraşnaha ve el-mahidun” diyen bu beyinsizler; dediğim gibi, dünyaya sokaktan bakıp uzaydan da böyle görüleceğini sanan dangalaklardır. Ragıb demiş ki: “feraşe” ‘elbiseyi yaymaktır’. Yayılan şeye “ferş” ve “firaş” denir. Allah şöyle buyurmaktadır: “O Rab ki yeri sizin için bir döşek yaptı” (2:22). Yani “yeryüzünü alçalttı ve onu üzerinde kalmanın imkânsız olduğu bir tümsek kılmadı” diyor. Desin. Bu dünyayı uzaydan da düz yapmaz ki. Kurtubi’den destek alıyor: “Bu ayet dünyanın küre gibi olduğunu söyleyeni reddetmektedir.” Bulmuş kendi gibi birini. Lakin bu ayet kesinlikle dünyanın küre şeklinde olup olmamasıyla alakalı değildir. Aslında bunlar bu gerçeği görüyor olmalılar. Dünya uzaydan bakılınca düz değil. Lakin ‘ayet buna da düz diyor olmalı’ diye tüm astronomi ve astro-fizikçilerin yanıldıklarına inanmayı daha kolay bir yol olarak tercih ediyorlar.

 “Yeryüzünü bir düzlük, dağları da birer kazık yapmadık mı?” (78:6-7) ayetiyle ilgili olarak Taberi İbn Abbas, İbn Mesud ve bir grup sahabeden rivayetler naklediyor: “Yeryüzünü size düzlük kılan” ile ilgili olarak “Bu üzerinde yürünen döşek ve yerleşilen düzlüktür” , Katade demiş ki: “Yeryüzünü düzlük kılmadık mı” yani sergi kılmadık mı demektir”, El-Hasen demiş ki: “Yeryüzünü düzlük kılmadık mı: yani yaygı demektir”, İbn Teymiye demiş ki: “Allah Teâla Kitabında yeryüzünün yaygı, semanın onun üzerinde çadır gibi yuvarlak kubbe olduğunu yeryüzünün ise döşek ve sergi (düz) kılındığını haber vermiştir”. Farkında iseniz bunlar bilimin bu kadar netleşmediği yüzlerce yıl önce yaşamış çok eski dönem âlimleridir. Bugün yaşasaydılar bunları demeleri imkânsızdı.

Suud’daki bu kuş beyinli âlim müsvetteleri sanki bir zaman makinesiyle 1300 yıl öncesinden bu güne gelmişler ve böyle yazıyorlar; daha kötüsü böyle itikad ediyorlar. Asrımızda “cehalet” İslamın önünde engel olarak duran iki öcüden biridir. Diğer de “terör”dür; lakin güzel dinimiz İslam bu ikisinden de nefret etmekte, ilimi farz ve katilliği haram kılmaktadır.

“Yere ve onu yayana yemin ederim” (91:6). Tefsirlere göre İbn Abbas, Begavi ve Vahidi “Tahaha” söcüğünü “yaymak” olarak açıklamışlar. Hasen el-Basri ve Mucahid, “Ve ma tahaha, yaymak demektir” demişler. İbn Zeyd, “Tahaha, serip yaymak demektir”demiş. Abd b. Humeyd, Ebu Salih’ten, İbn Munzir de Dahhak’tan “tahaha, yaymak demektir” dediklerini rivayet etmiş. Taberi, “Tahâhâ, yeryüzünün sağından ve solundan yayılmasıdır” demiş. Bu yaymayı dünyanın değil yeryüzünün yayıldığı şeklinde anlamamız gerekir.

 “Şimdi onlar görmüyorlar mı ki, yeri her tarafından eksiltip duruyoruz. Buna galip gelen onlar mı?” (21:44) ayetiyle “O müşrikler, bizim, arza girip yanlarından onu eksilttiğimizi görmüyorlar mı?” (13:41) ayetini tefsirler arzın etraflarından eksiltme ile kastedilenin âlimlerin ve hayırlı kimselerin ölümüyle halkının eksilmesinin kastedildiği zikredilmişler. Konuyla ilgili delil olma yönünün dünyanın etraflarının zikredilmesi olduğunu ve kelimenin dünyanın düz oluşuna delaletinin zayıf olduğunu söylemişlerdir. Enbiya suresinin daha birinci ayeti hesab ve ahretten söz ettiği ve devamında sürekli olarak ölüm üzerinde durulduğu halde bunu âlimlerle alakalandırmak gariptir. Eksiltilen aramızda yaşarken ölenlerdir ve sürekli buna şahid oluyoruz. Âlimsin diye her eksikliği ilmi ve her sakallıyı Hilmi sanmamalı. Diğer ayette de yine aynı şekilde basiretsizlere hitabediyor. Bunun yerkürenin eksilmesiyle değil yaşadığına şahid olduğumuz insanlarla alakası var. Bunu dünyanın dümdüz olduğunu söyleyen âlimin(!) buraya koymasının bir mantığı var mıdır?

 “Yeri uzatıp yaydık; üzerine sabit dağlar yerleştirdik. Ve orada ölçülü her şeyi bitirdik” (15:19) ve “Keza arzı nasıl uzatmış, üzerinde sabit dağlar yerleştirmişiz ve her çeşitten güzel bitkiler yetiştirmişiz” (50:7) ayetinin tefsiriyle ilgili olarak Katade demiş ki, “’Yeri yaydık’ diğer ayette, ‘Bundan sonra yeri yaydı.’ Bize anlatıldı ki, şehirlerin anası Mekke’dir, yeryüzü Mekke’den uzatılarak yayılmıştır.” Ne alaka? Okuyucunun dikkatini anlatılandan koparıp şaşırtarak Mekke gibi konuyla alakasız bir tarafa saptırıyor.

Kurtubi, İbn Abbas’ın dediğini rivayet ederek “Biz arzı su üzerinde yaydık, demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde, ‘Bundan sonra da yeri yayıp döşedik’ (79:30) diye buyurmaktadır” diyor. Allah’a dönük olan işareti yaratılana çeviriyor. Eğer burada “su” geçmiyorsa sen geç. Demek ki dikkati temas etmediği bir noktada toplamak istemiyor. Allah neye vurgu yapıyorsa orada onun üzerinde dur. Pekiştirmek için mecbur olduğun yerde tamam ama burada mecbur değilsin; konuyu dağıtma.

Bu âlim müsvettesine göre “İşte bu buyruklar yerin küresel olduğunu iddia edenlerin kanaatlerini reddetmektedir ki buna dair açıklamalar daha önceden (13:3. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.”  Övüneceğimiz değil, dizlerimizi dövüneceğimiz bir âlim…

 “O Rab ki, sizin için yeryüzünü bir yaygı, göğü de bir çatı yaptı” (2:22) ayetiyle ilgili olarak İbn Abbas, İbn Mesud ve Nebi sahabelerinden bir grup “Sizin için yeryüzünü bir yaygı kıldı” ifadesinin üzerinde yürünebilen, düz ve yerleşilen mekan kıldı demek olduğunu söylemişler. Katade, Er-Rebi b. Enes, Ebu’l-Aliye, Mücahid’den rivayetle Firyabi hep “Yeryüzünü sizin için yaygı kıldı” yani “düzlük kıldı” şeklinde çeviriyorlar ama Suddî abartıyor: “Yeri sizin için yaygı kılan”, üzerinde yürünebilen yaygıdır. O da sabit bir düzlüktür. Bu Katade ve Rebi b. Enes’ten de rivayet edilmiştir.”

Sabit düzlük demesinden ne anlıyorsunuz? Kur’an bunu demiyor. Dünya dönmüyor ya o tarafa çekecek; sabit. Oysa gerek doğal afetler ve gerekse insanoğlunun değişim tutkusu nedeniyle yeryüzünde sürekli bir dabbe, sürekli bir debelenme, sürekli bir hareketlilik var. Yeryüzünün bir sabitliği varsa o da yer ile göğün yer değiştirmeden görevini yerinde yapmasıdır.

Bu basiretsize göre, “Bu bölümde zikredilen ayetlerde dünyanın dehâ, tahâ, firaş/feraşe, bisat, medd, satıh ve mehd/mihad gibi lafızlarla zikredildiğini ve bu lafızların hepsinin zahirinin yayılma, uzatılma, düzleştirme anlamlarına geldiğini gördük. Zahir anlamın dışına çıkılması için yine nas'tan bir delil gerekir. Dünyanın küre şeklinde olduğunu söyleyenler ise bu anlamların, dünyanın büyüklüğü sebebiyle küre olmasına mani olmadığını ifade etmeye çalışmışlardır. Ancak onları dünyanın küre olduğu fikrine iten sebep, felsefe ve kelamcıların iddialarıdır. Naslarda dünyanın küre olduğuna delalet yoktur. Her ne kadar bazıları kendi iddialarına göre dünyanın yuvarlak olduğunu ifade ettiğini düşündükleri bazı ayetler zikretmişlerse de ilerleyen kısımlarda bu iddialara cevaplar verilecektir.”

21. yüzyılda bile ilkel olan neye çağırıyorsa iter… Artık sadece felsefe ve kelam yok; Ortaçağdan beri felsefe bilimden ayrı. Naslar dünyanın küre olduğu konusuna girmemişse bile olmadığına da girmemiştir. Naslar bunların arkasında onları yaratan güçle ilgilenmişlerdir. İbrahim peygamber yıldıza, aya ve güneşe yöneldikten sonra vazgeçip ne diyor? “…yüzümü, gökleri ve yeryüzünü yaratana döndüm” (6:79). Yıldızları, ayı, güneşi ve tüm mükevvenatı yaratan güce dikkati çekiyor. Biz de onu örnek almalıyız. Kur’an diğer peygamberleri boşuna misal getirmez. Bırak kelamcıyı, felsefeciyi… İspatlanmış bilimsel bir kesinlik varsa o da Allah’ın ayetidir; demek ki onun da öyle olmasını dilemiştir.

Şeyh Abdulaziz b. Baz bir yerde de diyor ki: “Dünyanın küre biçiminde olduğu meselesine gelince, Ebul-Abbas İbn Teymiyye –Allah rahmet eylesin- Ebul-Hasan Ahmed b. Cafer el-Münadi’den naklen İslam âlimlerinin, dünyanın yuvarlak olduğunu söylediklerini kaydetmektedir. Esasen dünyanın yuvarlak olması, onun insanlarla meskûn kısımlarının düz olduğuna ve Allah tarafından onlar için döşek ve beşik haline getirildiğine aykırı değildir. “ Aslında bunu diyecek kadar kafa çalışıyor. Ama ne var ki devamında “…yeryüzü küre şeklindedir; âleme karşı olan dışa dönük yüzü ise -insanlar onun üzerinde karar bulabilsin ve içindekilerden faydalanabilsinler diye- düzdür. Nakli ve hissi deliller arasında buna aykırı bir şey bilmiyoruz. En doğrusunu ise ancak Allah Teâlâ bilir” diyor. Bilimin kesinlik kazandığı bilgiler de bilim adamlarının çabalarına bir karşılık olarak Allah’ın bildirmesidir. Beyinsizler “…hissi deliller dünyanın küre şeklinde olduğunu henüz ispat edememiştir” ve “…bunu ancak felsefeciler, kelamcılar ve kâfirler iddia etmiştir” deseler bile o hiç sevmediği felsefecilerin, kelamcıların ve kâfirlerin çocuklarının kat ettiği yolda nal topluyorlar. Kâfirlerin teknolojisine boyun eğiyorlar. Suud kralı bile Amerikancı oluveriyor.

Yine diyorlar ki, “Norveç’in Nordkap kentinde 3 ay güneşin hiç batmadığı, 3 ay da hiç doğmadığı gözlemlenmektedir. Dünya küre şeklinde olsaydı güneşin orada batmadığı ve doğmadığı zamanların söz konusu olmaması gerekirdi.” Hiçbir kâfir dünyanın portakal gibi yusyuvarlak olduğunu söylemiyor. Geçmişte de elips şeklinde, yumurta gibi falan diyorlardı. Şimdi daha net görüyorlar ve “yamuk yumuk yuvarlak” diyorlar. Biçim konusunda beki de son sözü söylüyorlar. Ama modern kâfirler asla dünyaya düz deme gafletini göstermediler. Dolayısıyla kutuplardan basık olması ve yusyuvarlak olmaması hasebiyle kâfirler “…güneşin orada batmadığı ve doğmadığı zamanların söz konusu olmaması…” gibi bir düşünceye kapılmaları anlamsızdır.

Sonra da sen kalk ve de ki, “Geçen ayetler dünyanın küre şeklinde olmadığına, düz olduğuna delalet etmektedir…” Bu akıl karı değildir.

“Semayı da (kubbemsi) tavan yaptı” (2:22, 40:61) ve benzer ayetlerdeki (51:47, 91:5, 50:6, 21:32) “bina” yapmak İbn Kesir’e göre, “kubbe yapmak” demektir. Cemaleddin el-Kasimi de Mehasinu’t-Te’vil’de aynısını söyler. El-Kurtubi’ye göre “Sema, yeryüzüne tıpkı evin çatısı gibi bir çatıdır.” Es-Sa’lebî ve en-Nisaburi de böyle demiştir. İbn Ebi Hatim, es-Suddî’den “Sema’yı bina kıldık” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmitir: “Sema, yeryüzü üzerine kubbe gibi bina edilmiştir ve o yeryüzü üzerinde bir tavandır.” İbn Cerir (et-Taberi) İbn Abbas (r.a) ve bir grup sahabeden “Semayı bina kıldık” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor: “Yeryüzünün tavanı üzerine kubbe şeklindedir.” Ebu’ş-Şeyh, İbn Abbas’tan rivayet ediyor: “Arş’ın kıymetini ancak onu yaratan takdir edebilir. Muhakkak ki gökler, arşın yaratılışında tıpkı sahradaki bir kubbe gibidir.” İyas b. Muaviye şöyle demiştir: “Sema, yeryüzü üzerinde kubbe gibidir.” Vehb şöyle demiştir: “Yerleri ve denizleri çevreleyen semanın etrafında çadır gibi bir şey vardır.” İbn Ebi Hatim, Cubeyr b. Mut’im’den, Nebi’nin (as) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Muhakkak ki Allah arşının üzerindedir. Arşı göklerin üzerinde, gökler de şu şekilde – parmaklarıyla kubbe gibi işaret yaparak – yeryüzünün üzerindedir.”

Yazar tam burada, “Bu rivayetler yeryüzünün şekil olarak yuvarlak olsa da yüzeyinin düz olduğunu, küre gibi olmadığını, semanın dünya üzerinde bir kubbe kılındığını göstermektedir” diyor. Yeryüzü şekil olarak yuvarlak olsa da ne demek? Yüzeyin ihtiyaçlarımıza uygun şekilde ‘düzlüğünü’ tartışan mı var? Ebû Zerr’ın rivâyet ettiği bir hadiste Peygamber’in “Yedi kat gök ve yedi kat yer, Allah’ın kürsüsüne nispeten geniş çöl bir yere bırakılmış bir halka gibidir. Arşın kürsüye üstünlüğü ise geniş çölün bu halkaya üstünlüğü gibidir” buyurduğu rivayet edilince yazarımız, “Bu hadis dünyanın tepsi gibi düz ve halka şeklinde olduğuna delalet etmektedir” diyor. Başka rivayetler de göklerin ve yerin arşa göre durumunun boş bir araziden alınan halka gibi olduğu rivayet edilir.

Yazar, “…Gündüz ile gece ise dünyadan ayrı yaratılmış birer varlıktır. Önce dünyanın döndüğüne kendilerini inandıranlar, sonra dünyanın küre şeklinde olduğunu ispatlamak için gece ile gündüzün dünyanın dönmesiyle oluştuğunu iddia ettiler. Bütün bunlar nas’lara dayanan açıklamalar değil, felsefi kuruntulara dayanan görüşlerdir” diyor. Güneş bir varlıktır. Onun ışık yansıttığı yerler gündüze yansıtmadığı yerler ise geceye dönerken ortaya çıkan durum vardır ama varlık değildir. “Gündüz” güneş gibi bir varlık değildir. “Gece” de öyle. Sen “varlık”sındır ama gölgen “var”dır. Aksi takdirde aynı şeymişler gibi bu ikisi birbirine karışır.

Bu dangalak yazarın Edip Yüksel’e “zındık” dediğini de burada hatırlatalım. Dini onun gibi anlamazsanız zındık olursunuz; çünkü o Allah’ın dinine değil kendi katkılı dinine çağırıyor.

Yazar Amerikalının 1969 aya çıktığına hala inanmıyor.  

Dünyanın kendi etrafında ve güneş etrafında döndüğünü ilk söyleyen kişinin İsa Resul’ün doğumundan 150 sene önce yaşayan Yunan filozofu Pisagor olduğunu, sonra 24 Mayıs 1543 yılında vefat etmiş olan Nikolas Kopernik aynı teoriyi savunduğunu ve 1642 yılında ölen Galileo Gelilei’in de Kopernik’i desteklediğini söyledikten sonra diyor ki: “Şeyh Yahya el-Hacurî hafazahullah, es-Subhu’ş-Şarık adlı eserinde (s.202) der ki: Dünyanın dönmesi görüşü Müslümanlardan kaynaklanmamıştır. Bu ancak Yahudilerin, Hıristiyanların ve materyalistlerin bir tuzağıdır.”

“Dünyanın döndüğü görüşünün önderleri Yahudiler, Hıristiyanlar ve materyalist filozoflardır” diyor. Yani bilim adamı olsa bile Yahudi, Hıristiyan ya da materyalist ise inanmayacaksın. İyi ama konu din değil ki? Bilimci dindar da olmayabilir ve araştırmaları isabetli olabilir. Sonra da, “Bu meselede ve her meselede hak ehli olanlar ise Kitap ve sünneti salih selefin anlayışıyla delil edinenlerdir” diyor. Yahu seküler konularda bilim dünyasının tesbitlerine bakmak yerine “her meselede” takva bile olsa Müslüman bakılmaz ki; işin ehli her kim ise yani Müslüman olsa da olmasa da bakılabilir. Bu ne dar kafalılıktır?..

Ferid Vecdi, “Daire’tul-Maarif” adlı kitabının 183. sayfasında şu ifadeyi kullanır: “Yunan felsefesi, eski Mısır ilminden ruhunu alarak ortaya çıkıp da Sokrates, Aristotales ve Platon gibi âlimler yetişince Yunan ilmi Dünya hakkında ilerleme kaydetti. Çünkü bu bilginler, dünyanın küre şeklinde olduğunu ve ülkelerinin de bu dünyanın küçük bir parçası olduğunu ikrar etmeye başladılar. Hz. İsa’dan yaklaşık 500 yıl önce yaşamış olan filozofları Fisagor ’un, yerin Güneş etrafında döndüğünü söylediği rivayet edilmektedir. İnsanlar uzun zaman bu teoriyi kabul ettiler. Ta ki İskenderiye’li Batlaymus yetişinceye kadar. Bu kişi Hz. İsa’dan bir buçuk asır kadar önce yaşamıştır. “Dünya küre şeklinde olmakla birlikte sakindir hareketsizdir; o Güneş’in etrafında değil, Güneş onun etrafında dönmektedir” demiştir. Onun bu teorisi zihinlerde kabul gördü, yayıldı ve 16’ıncı milâdî yüz yılında Polonyalı Poincaré ortaya çıkıncaya kadar. Bu şahıs Fisagor’un teorisini savundu ve hesaplara dayalı delillerle de teyit etti. Astronomi âlimleri bunu her yerde böyle algıladılar.”

Bunlar dünyanın döndüğüne bile inanmıyorlar. Ayette, “Göğün ve yerin Allah’ın emri ile ayakta durması…”  (22:65), (35:41) ifadesi dünyanın dönmediği şeklinde tefsir edilmiştir. Birkaç bardak taşıyan bir çay tepsisini makul bir hızla çevirseniz bardaklardaki çaylar hem dökülmeyecek, hem bardaklar sabit kalacak ve hem de tepsi dönüyor olacaktır. Dünyanın durumu da bunun gibi neden olmasın?..

“(Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa yeryüzünü durgun yapan, aralarına ırmaklar koyan, üzerine sabit dağlar diken ve iki deniz arasına bir engel koyan mı?..” (27:61) ayetiyle ilgili olarak “Bu ayette karra/karar kelimesi geçmektedir” diyor. Ragıb şöyle demiş: ““Karra fi mekanihi yakirru kararan”, ‘yerinde hareketsiz bir şekilde donakaldı.’ Bu kelimenin aslı soğukluk anlamındaki kurra’dan gelmektedir. Bu da durgunluğu gerektirir. Harra (sıcaklık) ise hareketi gerektirir. 33. surenin 33. ayeti: “Vekırne fi buyutikunne”, ‘evlerinizde oturun’ şeklinde de okunmuştur… “yevmu’l-karra”, kurban bayramından sonraki güne denir. Çünkü insanlar o günde Mina’da durmaktadırlar.”

Yazara göre dünyanın “karar” kılınması; durgun, sabit kılınması anlamına gelir. İbn Kesir bu ayetin (27:61) tefsirinde, “Kârre; durgun, sabit, meyletmeyen ve hareket etmeyen demektir…” demiş. Desin. Dünya sabit değil, sabit olan yörüngesi; aklı olan bunu anlar.  “Yeryüzünü sizin için durgun yer, göğü de bina yapan…” (40:64) ayetini bilimsel gözle değil, en sıradan kavim ya da halk insanının anlayacağı doğallıkta değerlendirmek icap eder. Peygamber dönemindeki Müslümanlar ilahiyat profesörü, müftü ya da müfessir değildiler. Allame es-Sa’dî 40:64. ayetinin tefsirinde ne güzel demiş: “Kârre; her türlü maslahatınız için sakin/durgun kılınmış, ekmeniz, dikmeniz, üzerine bina yapmanız, üzerinde yolculuk yapmanız ve ikamet etmeniz için sabitlenmiştir.”

 “Yeryüzünde insanları sarsmaması için üzerinde sabit dağlar, dosdoğru gidebilsinler diye dağlar arasında geniş yollar yarattık” (21:31) ayetiyle ilgili olarak Kurtubi diyor ki: “Meyd; dönmek anlamına gelmektedir. “Mâde re’sehu” ‘başını döndürdü’ demektir.” Begavi, Mukatil ve İbn Kesir diyor ki: ““En temîde bihim” ‘dünyanın dönmemesi için’ demektir.” İşte bunlar uçmuşlar. Yaşadıkları çağda kâfir bilimciler “dünya dönüyor” dedikleri için muhalefet olsun diye, ‘dünyanın dönmemesi için’ demek işine geliyor.  Firuzabadi bunu Tebviru’l-Mikbas’ta İbn Abbas’ın tefsiri olarak nakleder. Depremlerin daha çok ovalarda olması, yükseklerde deprem etkisinin az olması ya da hiç olmaması burada hatırlanabilir. Nitekim “Göktekinin sizi yere batırmayacağından emîn misiniz? İşte o vakit yer sarsılır durur” (67:16) ayetini İmam Şevkanî çok isabetli şekilde değerlendirmiştir: “Yani daha önce bulunduğu durgunluk halinden sonra sarsılıp hareket etmesi demektir.”

“Gördüğünüz gibi, gökleri direksiz yaratmış, sizi sarsmasın diye de, yeryüzüne sabit dağlar atmış…” (31:10) ve “Yeryüzünde sizi sarsılmaktan koruması için sabit dağlar, yolunuzu bulmanız için de nehirler ve yollar yaratmıştır” (16:15) ayetleri üzerinden “Allah Teâlâ dağları yer üzerine dikmiştir ki onun sırtı üzerinde bulunan yaratıkları sarsılmasın” demek uygundur. Depremlerin deniz seviyesindeki yapıları daha ziyade yıkması bunun göstergesidir. Ama Şeyh Abdulaziz b. Baz’ın, “Yerin döndüğünü, aynı zamanda güneşin de hareket ettiğini söyleyenlerin ifadesine gelince bu, güneşin hareketsiz olduğunu ileri sürenlerin sözünden daha akla yakındır. Ancak bu da açık bir yanlıştır ve gerek geçen âyetlere, gerekse duyumlara ve gerçeklere aykırıdır. Bu aynı zamanda güneşin dönmediği anlamına da gelmektedir” demesi tam bir hezeyandır.

Yerin sabit olması başka dünyanın dönmemesi başkadır. Ayrıca farkedemeyeceğimiz kadar hem de sürekli olan küçük sarsıntıları hesaba katarsak yerin oynamadığı da tartışılabilir. Ama biz ayetin ne demek istediğinden yola çıktığımız için gereksiz detaylara takılıp kalmıyoruz.

«Meyd» sarsıntı, ırgalanma ve sallanma demektir. Dönmemeyle alakasızdır. Hatta bunlar, “Yerin durağan ve sabit olduğuna ve dönmediğine ilişkin deliller güneşin döndüğüne ve durgun olmadığına dair deliller kadar açık değildir. Ve çünkü yerin döndüğünü ileri sürenler öyle kanıtlar getirmişlerdir ki böyle diyenlere kâfir demekten çekinmek gerekir” bile demektedirler. Fakat mesele güneş konunsa gelince rezalet başlıyor, “Güneşin döndüğünü inkâr eden kimseye gelince (buna ilişkin delillerin çok açık olması sebebiyle) böyle birinin kâfir olduğundan şüphe yoktur.”

Safvan b. Assal şu hadisi rivayet etmiş: “…Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize anlatmaya devam etti. Hatta bize batı tarafında geniliği bir bineklinin kırk yılda veya yetmiş yılda gidebileceği bir kapıdan bahsetti. Allah onu göklerle yeri yarattığı günde yaratmış ve tevbe için açık bırakmıştır. Güneş batından doğmadıkça da o kapı kapanmayacaktır.” Şeyh Yahya el-Hacuri Hafazahullah, “es-Subhu’ş-Şarık” adlı kitabında (s.200) der ki: “Şayet dünya dönse idi bu kapının da farklı yönlerde kalması gerekirdi. Lakin dünya, Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibi sabittir.”

İbn Abbas demiş ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Beytu’l-Mamur’un semada: “ed-Durah” denilen karşılığı vardır. Bu, Beytu’l-Haram’ın (Kâbe’nin) tam üzerine karşılık gelir. Şayet o düşerse, Beytu’l-Haramın üzerine düşer.” Hidayetu’l-Hayran Fi Meseleti’d-Devran’da (s.92) bu hadisi şöyle açıklamış: “Bu hadiste delil olan yön şudur: Şayet dünya dönseydi Beytu’l-Haram’ın Beytu’l-Mamur karşısında olan ve düşecek olsa Kâbe’nin üzerine düşeceği yeri değişirdi.”

Bu Vehhabi âlime göre Rasulullah’ın (sav) ashabından olan salih selef az önce zikredilen nasları ve diğerlerini göklerle yerin sabit olduğu şeklinde anlamışlar, dünyanın dönmesini söyleyenleri reddetmeleri bir tarafa, göklerin döndüğünü söyleyenlere dahi karşı çıkmışlar. İslam âlimleri ve meşhur imamlar dünyanın sabit ve hareketsiz oluşunda icma etmişler. Bu icmayı ilim ehlinden birçok kimse zikretmiş. Mesela Abdulkahir el-Bağdadi, “el-Farku Beyne’l-Firak” adlı eserinde (s.354) şöyle demiş: “Dünyanın durgun ve hareketsiz olduğunda icma etmişlerdir. Şayet hareket etseydi zelzeleler ve benzerleri olurdu. Dehrîler (materyalistler) ise bunun aksini iddia ederek dünyanın sürekli bir düşüş hareketi içinde olduğunu söylemişlerdir.”

İmam Kurtubi (ra), Tefsir’inde (9/280) şöyle demiş: “Müslümanların ve Kitap ehlinin kabul ettiği görüş, yeryüzünün durduğu, sakin olduğu ve uzanıp döşenmiş olduğudur. Yeryüzünün hareketinin adeten meydana gelen zelzeleler ile ortaya çıktığı şeklindedir.”

Bu Baz sapkını hem de bir akli delil örneği olarak şunu getiriyor: “Avcı uzaktaki hedefine ok attığı zaman ona isabet eder. Şayet dünya hareket halinde olsaydı ok hedefe isabet etmezdi. Zira atılan ok veya mermi, dünyanın hareketinden dolayı isabet etmezdi. Ava atılan ok veya merminin hedefini vurması, dünyanın hareketsiz olduğunu gösterir.”

Diğer bir aklî delil olarak ne söylediğine bakın: “Belirli yerlere gönderilen yapay uydular sabit yerlerinde kalmaktadır. Onların bu hareketsizliği dünyanın dönmediğini gösterir. Şayet dünya dönse idi bu uyduların da dünya ile beraber dönmeleri gerekirdi. Bu uyduların hareket etme özellikleri yoktur. Bulundukları yerlerde sabit kalırlar. Dünya dönse idi bu uyduları geride bırakırdı.”

“Fıtratlarına aykırı hareket edenler şahit olmadıkları halde dünyanın döndüğünü söylemektedirler” diyen Baz, bakın nasıl saçmalıyor: “Hisler, dünyanın döndüğünü onaylamaz. Şayet dünya dönseydi bunu hissederdik. Zira bizler üzerimizde bir karınca yürüse, ayaklarının etkisi çok ince olmasına rağmen bunu hissederiz.”

Nitekim Şeyh Abdulaziz b. Baz, Salih el-Fevzan, Bekr Ebu Zeyd, İbn Kuud, Abdurrazzak Afifi, İbn Gudeyyan ve Abdulaziz Alu’ş-Şeyh’in Fetava’l-Lecneti’d-Daime kararı olarak, dünyanın dönmediğine dair yayınladıkları fetvanın sonunda (fetva no: 9129) Şeyh Muhammed Emin eş-Şankıtî’nin şu sözünü nakletmişlerdir: “Ben gözlerimle dünyanın sabit olduğunu görüyorum!”

...devam edecek...


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA GÜNDEMİ Genel 08.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020
HAFTANIN SAÇMALIYANLARI Genel 11.06.2020
İslam'da Güzel Ahlak Genel 03.06.2020