İNDİMDE ÜLKÜCÜ HAREKET

Ülkücü hareket tarihinde 20 Ekim genel seçimlerinde Refah Partisi’yle ittifak kurarak 19 milletvekiliyle meclise girmeyi başaran MÇP'de Temmuz ayının ilk haftası kayda değerdir. MÇP, “Bizim Dergâh” genel yayın koordinatörüne Türkeş'in eski şoförü ve “Bizim Ocak” muhabirinin düzenlediği kanlı saldırının ardından asla birleşmemek üzere ikiye bölündü. Kamuoyunun İslamcı/radikal olarak bildiği ve öncülüğünü Muhsin Yazıcıoğlu'nun yaptığı Türk-İslam ülkücüsü altı milletvekili partiden resmen ayrıldıklarını açıklayınca ülkücü camiada büyük bir tartışma ve suçlama furyası başladı. Genel merkeze göre istifacı milletvekillerini davaya ihanet eden hainlerdi; istifa eden milletvekillerine göre ise genel merkez diktatördü.

Ülkücü hareket, Türkeş'in Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ni 1965’te Olağanüstü Kongrede arkadaşlarıyla beraber ele geçirmesiyle örgüt kimliği kazandı. Daha sonraları adı MHP olacak olan hareketin temel hedefi komünizmle mücadele ve milli devleti güçlendirmekti. Hareketin bu yıllardaki fikri alt yapısı laik Kemalist TC'nin korunmasını esas alıyordu ve ‘lider-teşkilat-doktrin’ şeklinde formüle edilen adeta askeri bir hiyerarşiydi.

Hareketin doktrini Alparslan Türkeş'in kaleme aldığı devletçilik, laiklik, toplumculuk, Türkçülük gibi mevcut ideolojiye eklemlenen topu topu 14–15 sayfalık dokuz maddeden oluşan bir broşürdü. Lider, ‘Başbuğ’ lakaplı 1960 ihtilalinin darbeci emekli albayı Alparslan Türkeş’ti. Ülkücü harekette İslamcıların varlığı İslamlaşma akımını doğurdu. Hareketin İslamlaşma sürecine ilk katkıda bulunan Nurettin Topçu'nun çıkardığı 'Hareket Dergisi’ydi. Ülkücü harekette anti-kapitalist ve tasavvufi İslam anlayışını milliyetçi akım içerisinde ilk kez bu dergi söylemleştirdi. Ülkücü hareketteki milli söylemler ağır basarken bu yeni oluşumda hem milli hem İslami söylemler ağır basacaktı. Fakat MSP’nin de aynısı olmamak için İslami söylemler milli söylemlerin arka planında kalacaktı. Zaten komünizmi hedeflemiş olan harekette İslami bir oluşum elbette tutacaktı. Bu oluşum ülkücü hareketteki İslamcıların MSP’ye kaymalarının önüne geçti.

İstanbul’da yayınlanmaya başlayan Arkadaş Dergisi "Ne Amerika, Ne Rusya; Savaşımız Vurguncu Düzenedir; Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın" gibi sloganlarla ülkücü camiada kısa sürede ses getirmeye başladı. Dergi İstanbul sokaklarında açıktan satılır hale geldi. Fakat genel merkezin mevcut düzene karşı olan bu sloganın giderek yaygınlaşması nedeniyle rahatsızlığı arttı. Ve derginin altıncı sayısından sonra genel merkez tarafından kapattırılarak yeni biçimiyle neşredilmesi ve denetlenmesi amacıyla yönetim merkezinin Ankara'ya taşınmasına karar verildi. Arkadaş dergisinin ortaya koyduğu kısmen anti-Amerikancı, anti-düzenci ve İslam’a yatkın söylemler; ülkücü hareketin tabanında giderek yaygınlaştı. Artık fikir babası Nihal Atsız gibi Müslüman olmayan ateist birinin tilmizi milliyetçi Alparslan Türkeş bile kitlesinde yaygınlaşan İslami gelişmeler karşısında yer yer İslami motifleri kullanmak durumunda kaldı; hatta 1977 yılında hacca gitti. Aynı yıl Necip Fazıl Kısakürek duygulanmış olmalı ki çiçeği burnunda hacının partisini ve ülkücü hareketi desteklediğini alenen ilan etti. Necip Fazıl’ın İslami bilinci geleneğin getirdiklerini aşacak seviyede değildi.

1979'da Seyyid Ahmet Arvasi'nin Türk-İslam Ülküsü adlı kitabı da ülkücü hareketin İslamlaşma sürecinde önemli bir yer doldurdu. Hüseyin Hilmi Işık'a da yakınlığı ile tanınan Arvasi, tarikat kökenli olması itibarıyla İslam'ı; Hinduistik etkiden doğan bir tasavvuf, gelenek ve örfle özdeşleştiriyor ve gerçek İslam'ın Ehl-i Sünnet İslamı olduğunu söylüyordu. Fakat Emevi, Abbasi, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı, Hind, Farisi gibi çeşitli ulus ve kültürlerin çorbaladığı anlayış gerçekten İslam’a uygun muydu? ‘Ehl-i sünnet’ sünnete uygun muydu? Mesela ehl-i sünnetten olan liderlerin ferman çıkararak devletin bekası endişesi ve paranoyası adına evlatlarını, ebeveynlerini ve kardeşlerini öldürmeleri sünnete uygun muydu? Uygun değilse mesela nasıl oluyor da kundaktaki bebek öldürülebiliyor, buna fetva verilebiliyor ve buna rağmen sünnete uygun olunabiliyordu? Hucurat süresindeki yasağa rağmen Sünni Saddam ve Irak, Şii Humeyni ve İran’a nasıl saldırabiliyor ve dindaşı olan binlerce mazlum halkın kan ve gözyaşı akıtmasını sağlayabiliyordu? Neyse bu tipik bir ehl-i sünnetlilik ve başka bir İslamdı… Arvasi’ninki de zaten Halid-i Bağdadi kanalıyla Hindistan’dan ithal edilmişti… Ama dini konularda son derece gelenekçi olan ülkücüler bunu nasıl fark edeceklerdi? Kafatasçılığa kadar varanlara karşı İslamcı söylemleri olan bir yeni oluşum ne zaman İslamın zannettiklerinden başka bir şey olduğunu anlayacaklardı? Aslında daha yolun başında bile değillerdi…

Bu arada Muhsin Yazıcıoğlu inisiyatifinde çıkartılan neşriyatta Nizam-ı Âlem Ülküsü adı altında Osmanlı İslamı'na özlem duyan bir anlayış yaygınlaşmaya başladı.  Özellikle Anadolu teşkilatlarındaki ülkücü kadrolarda gittikçe dini söylemlere alaka arttı... İş duvarlara Ülkü Ocakları, ÜGD veya MHP imzalarıyla "Anayasa Kur'an" sloganları yazılmasına kadar vardı. Ama bu sloganların henüz fikri alt yapıları yoktu. Sadece İslama olan saygıdan müteşekkildi… Bu hızlı yükseliş elbette laik MHP merkez kadrosunu rahatsız etmeye başladı. Merkez kadro tam bu sırada teşkilatlara Namık Kemal Zeybek'in Ülkü Yolu adlı kitabını, okunmak üzere tamim ederek binlerce kitabın il ve ilçe teşkilatlarına dağıtımını sağladı. Ülkü Yolu kitabı, ülkücü camianın fikri gelişimi üzerinde oynanan oyunlara önemli bir örnektir. Kitabın giriş bölümü, İslam'ın kâmil bir din olduğu ve ülkücülerin dünya görüşünü oluşturduğunu vurgulamaktadır. Türklük ve ülkücülük İslam'ın emrindedir. Ülkücü hareketin ideolojisi İslam'dır. Hiçbir izm'in, ist'in, ci, cu takısı alan akımların peşinden gidilmeyecektir. Hiçbir sentez kabul edilmeyecek ve tevhide teslim olunacaktır. Diğer bölümlerde ise tevhide teslim olma yolu olarak tasavvufi yol gösterilmekte ve her ülkücünün mutlaka bir mürşidi olması telkinatında bulunulmaktadır. İlle dini söylem mi istiyordunuz, alın size dini söylem… 1980'in başına gelindiğinde ülkücü camiada İslam'a ve şekli planda da olsa Kur'an'a olan yöneliş, İslamlaşma adına bloke edilip tasavvuf kanalına teksif edilmeye başlandı. Laik ve devletçi anlayışlardan rahatsız mıydınız, ille dinsellik mi istiyordunuz, alın size dinsellik… 12 Eylül; ülkücü hareket için yeni bir dönüm noktası oldu. İhtilal, ilk saatlerinde büyük sevinçle karşılanmış; saatler ilerledikçe bu sevinç yerini büyük bir hüzne terk etmişti. Zira ihtilalden karlı çıkacağını uman asker kökenli Türkeş ve arkadaşları tutuklanmışlar ve hapisle ödüllendirilmişlerdi.

Ne gariptir ki, devletin korunması için çarpışan ülkücüler, yaygın bir tutuklama harekâtına maruz kaldılar. Solcular gibi onlar da hapishanelere gönderiliyorlardı. Onlar da devlete karşı suç işlediklerinden idam talebiyle yargılanıyorlardı. İhtilalle beraber işkenceli sorgulamalarla muhatap olan ülkücüler hayret içindeydiler. Sanık sandalyesinde bulunan Türkeş ve kurmayları, darbeci generalleri ürkütmemeye gayret edince, ülkücü gençliğin güveni iyice yıkıldı. Daha önce hayatları sürekli eylemle geçen bu insanlar, fikir, siyaset ve örgütlenme konularında hapishanelerde kendilerini sorgulama imkânı buldular. Bu arada dokuz ülkücü gencin darbeci generaller tarafından idam edilmesi, hayretleri ayyuka çıkardı. Belli ki bu işin şakası yoktu… Bu olaydan sonra Türkeş ve yakınları "fikri iktidarda, kendi zindanlarda' şeklinde düzen taraftarı bir söyleme başvurmak zorunda kaldılar. İslamlaşma sürecini yaşayan kesim düzenin kendilerini oyuna getirdiğini vurguladılar.

Düzen karşılığı ve İslam sevgisiyle oluşan kanatta İslam'ın siyasi etkisi yavaş yavaş ortaya çıktı. Bu akımdakilerin, Türkiye'deki İslami uyanışa katkıda bulunan İhvan ve Cemaat-i İslami çizgisindeki yazarları tanımaları gecikmiş olarak hapishane hayatlarında gerçekleşti. Ama sistematik bir eğitim ve düzenli okuma alışkanlıkları olmadığından hapishanede İslam adına ellerine ne geçtiyse ayrıştırmadan okumaları sağlıklı bir fikri gelişim göstermelerini de geciktirdi ya da engelledi. Gelenekçi sorun daha ileri İslamcı olan MSP’lilerde de vardı. Fakat MSP’lilerde fazladan iyi bir ekonomi ve politika modeli vardı. Nitekim Milli Görüş’ün iktidara her gelişinde madden ve manen ilerleme kaydedilmesi tesadüf değildi. Ecevit’in de Çiller’in de tek başarılı dönemi Erbakan’lı dönemleriydi. Nitekim artık Yazıcıoğlu’nun partisi de Türkeş’in partisinden daha ziyade Erbakan’ın partisine yakındı. Buna rağmen neden Erbakan’ın partisine katılmadılar da yeni bir parti kurdular sorusu asla tatmin edici bir cevap bulamadı…Başka cevapsız bir soru da şuydu: Neden Yazıcıoğlu sevildiği kadar bile oy alamıyordu?..

İslamlaşma sürecinin etkisi, 1988 yılında Bursa, Çanakkale, Nazilli gibi ülkücü tutukluların bulunduğu hapishanelerde Ülkücü-İslamcı çekişmesine kadar uzadı. Daha önce ülkücü olan fakat daha sonra ülkücü hareketin batıl olduğunu söyleyerek yalnızca müslüman olduğunu söyleyenlerle ülkücüler arasında koğuş kavgaları yaşandı. Bu olaylar basın vasıtasıyla defalarca kamuoyuna duyuruldu. MÇP'de ayrılığa neden olan Bizim Dergâh Dergisi de, hapishanede ülkücü hareket içinde kalıp İslami değerleri öncelemeye çalışan, düzen karşıtı fakat ülkücü kişiler tarafından tekrar çıkartılmaya başlandı. Bu çizgiye, genel merkezin rahatsız olması doğaldı. Muhsin Yazıcıoğlu'nun basına verdiği bir mülakattan anlaşıldığına göre genel merkez tarafından gönderilen bir genelgeyle, dergi kapatılmak istenmiş, ama dergi çıkartanları buna karşı çıkmıştı. Çünkü burada Türkeş’in değil, Yazıcıoğlu’nun borusu ötüyordu. Bu olay, 1976 yılında çıkan Arkadaş Dergisi’nin başına gelenleri anımsatıyordu. MÇP, bu tavrıyla açıkça şu mesajı veriyordu: Türkçülük dışında hiç bir anlayış ile uzlaşmamız mümkün değildir; bu İslam dahi olsa. Bütün bunlar, ülkücü harekette ayrılığı kaçınılmaz kılıyordu.

Bu arada ülkücü camiadaki, mevcut iki kanat camia içinde yeniden örgütlenmeye çalışıyordu, Türkçü-devletçi kanadın başında Türkeş ve tabi ki İslam'a meyleden ülkücülerin önünde de Muhsin Yazıcıoğlu bulunuyordu. Ülkücü camia içinde, bu iki kanadın örtülü fakat şiddetli mücadelesi kızıştı. Türkeş kanadı ‘Gençlik, Sanat ve Kültür Ocakları Derneği’nde; Muhsin Yazıcıoğlu ise ‘Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’ bünyesinde örgütleniyordu. Ve iki kanat arasındaki mücadele Bizim Dergah Dergisi’ne yapılan silahlı müdahale ve Alparslan Türkeş'in İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog'un 500. Yıl Vakfı'nın davetlisi olarak geldiği Dolmabahçe Sarayı'ndaki şölene katılmasıyla iyice karşılıklı hesaplaşma şekline döndü. Çatışmanın bu şekilde dışa yansımasıyla, Yazıcıoğlu ekibi ile beraber MÇP'den ayrıldı ve birçok MÇP il ve ilçe teşkilatlarında Yazıcıoğlu lehine çözülmeler başladı.

Ülkücü harekette Türk-İslam ülkücülerinin genel merkezle bugüne kadar olan ilişkileri pragmatikti. 80 sonrası, özellikle tarikat çevreleriyle başlayan diyalog, bu ilişkinin sürmesinde etkili olmuştu. Özellikle Adıyaman'daki şeyhe akın akın ülkücü göçünün yaşandığı görülmüştü. Şeyhlerle olan bu münasebet, rejimin ülkücü hareketi depolitize etme yönündeki çabalarını da kolaylaştırmıştı. 12 Eylülle beraber ülkücü hareketin aktif üyeleri tutuklanarak hapishanelere tıkılırken, dışarıda kalan üyeleri ise, emekli subayların fedailiğini yaptığı ve 12 Eylül'ün tüm olumsuz şartlarına rağmen süratle yaygınlaşmasına her nedense göz yumduğu, hatta teşvik ettiği Adıyamanlı Şeyh Muhammed Raşid'in sufi hareketinin mensubiyeti altına alındı. Fakat ülkücü hareketin bu sufi hareketle birleşmesi, ülkücülerin İslami kavramlarındaki bulanıklığını daha da arttırdı.

Ülkücü hareketin girdiği yeni dönem, hareketin kendisini daha fazla sorgulaması gerekliliğini ortaya koymuştu. 80 öncesi ve 80 sonrasında ülkücü hareket, rejimin sürekli kendisini yanında görmek istediği bir kanat olmuştur ve bunda da büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Yazıcıoğlu ekibi, ülkücü hareketin politik olarak düzen tarafından kullanıldığından dahi şikâyet etmişti. Rejimin kendilerini yedeğe almaya çalıştığını fark eden ve buna İslami motifler katarak MÇP'den ayrılanların kurtuluş olarak tarikat ve gelenekçi cemaatlere yaslanmaya çalışmaları, hatayı hata ile çözme teşebbüsüydü. Elbette ki dar, bölgesel ve gündelik yapılan hesaplarla âleme nizam vermek mümkün değildir. Âleme nizam için önce nefislerdeki hastalığa yenilmemek,  D–8 gibi evrensel projelerin bir ucundan tutmak, başka ulusların dertlerini de hissederek alaka kurmakla, cahili değerleri değiştirmek ve dini yalnız Allah'a has kılmakla mümkündür. Dinin yalnız Allah'a has kılınması da Kur'an kaynaklı İslamı benimsemek ve itikadı, ameli, siyasi, iktisadi tüm görüşlerimizi vahiy süzgecinden geçirmekle mümkündür.

«Allah'a inanan, salih amelde bulunan ve 'ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.» (41/33).

Milliyetçi Türkeş’in vefatına yakın zamanlarda dansözlü düğünlerin masalarında görüntülenmesi dindar ülkücüleri iyice Yazıcıoğlu’na yaklaştırmıştı. Fakat Yazıcıoğlu’nun helikopterli ve “üşüyorum” şiirli son görüntüleri hafızalarda tüm Türkiye’nin yas tuttuğu bir siyaset adamı olarak daima yer alacaktı. Her ilde ve her şart altında mutlaka seçimlere giren kardeş Saadet Partisi ise onun hatırasına olan saygıdan dolayı tarihinde ilk defa 2009’da Sivas’ta belediye başkanlığı seçimlerinden çekilip, BBP adayını destekleme jestiyle bu iki partinin birbirine en yakın iki parti olduğuna dair olan görüşümüzü doğrulamış oldu.

Hiçbir zaman Türklüğü savunmak zorunda kalmadığım için ülkücü olmadım. Zira insanın milliyeti zaten zaafıdır ve milletini sevmek zaten insanın içinden gelir. O halde ayrıca milliyetçi olmak mozaik içindeki ekalliyetleri rahatsız ederek ulusal birlik ve beraberliği - beklenenin aksine – her ulusta görüldüğü üzere bozar. O halde millet sevgimiz doğal olarak var olmalı ve dürtülmemelidir. Ülkücü olmayayım derken Arapçı olmak da yanlıştır. Türklük özellikleri taşıyarak Müslüman olmamız daha hoştur. Biz nasıl bugün İngiliz kardeşimiz Yusuf İslam’ın İngilizce İslami mesajlarından hoşlanıyorsak, inanıyorum ki Peygamberimiz de bizim Türkçe İslami mesajlarımızdan hoşlanırdı. Her Türk kendi kültür ve değerlerini yitirmeden de pekâlâ evrensel olabilir. Millet sevgimiz tefrikaya değil, vahdete sebebiyet vermelidir. Sonu olumsuz olan hiçbir şey, sevimli de gelse ya da nefsimizin hoşuna da gitse iltifata liyakatli değildir. Unutmayın, kabirler ülkenizdedir ama ülkeniz kabirlerde değildir… En yakın kabristana şöyle bir bakın ve bilin ki onun altı Türkiye değildir… Öteki alem herhangi bir ülkeye ait değildir.

Ağustos2009/YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
MHP, KEMALİST BİR PARTİ’YE DÖNÜŞÜR MÜ ? Politika 15.09.2019
ÜLKEMİZDE SU YÖNETİMİ VE ÇARE ! Politika 09.09.2019
Tahir Çalgüner ; YENİ MERKEZ PARTİ 'nin SİNYALLERİNİ VERDİ.. Politika 08.09.2019
Vay Terörist!!!!!! Politika 03.09.2019
Sudan Haberler Politika 02.09.2019