İNDİMDEKİ TURAN DURSUN

Türkiye’de ateizmin öncülerinden… “Din adamı (!)” tarafı nedeniyle ateist olmakla dikkati çekti ve yeni çevresince sahip çıkıldı. Eserler yazarak popülaritesini artırdı.

İlk romanı yaşantısının bir kesitini içine alan “Kulleteyn”. Yani “Havuz”. Memleketinde neredeyse her köyde olan bu havuzun içinde her tür pislik var. Ama Şafi mezhebine göre o kadar su pislik götürmediği için temiz sayılmış. Onunla taharet yaparlar, aptes ve boy aptesi alırlarmış. Oralarını buralarını yıkarlarmış. Her türlü pislik dökülürmüş ve zaten çevresi çöplükmüş. Külleri çevresine yığarlar ve çöpleri dökerlermiş. Çocuklar gelir kulleteynin çevresinde idrarlarını dökerler, büyük küçük apteslerini yaparlarmış. Onlardan çıkan pislikleri, artıkları tavuklar karıştırır, küllüklere bulaştırır ve kulleteyne dökerlermiş. Artık nihayet kulleteynin yüzünde bir tabaka pislik oluşmuştur. Ama üzerindeki pislik tabakasını elleri ile o tarafa bu tarafa iterler, suyu alırlar ve kullanırlarmış. Fakat Hanefi mezhebinden olanlara göre caiz olmadığından onlar çeşmeyi tercih ederlermiş. Elbette sorgulamış olmalıdır: “Bir mezhep nasıl böyle bir pisliği reddetmez” diye. İslamiyetin “Elbiseni temizle” (74/4) ya da “Pislikten kaçınıp-uzaklaş” (74/5) demesi onu ne kadar bağladı bilinmez ama onun kafasında daha o zamanlar bile mezhepler ciddiyetini yitirmiş olmalı. Fakat yine de o zamanlar Hanefilikle idare etmiş…

Dursun, “hocaların bildiği Arapçayı, Araplar bile bilmez. Şundan: Arap kendi diline önem vermez. Bugünkü Arap zaten Arapçayı bilmez. O toplumun bu toplumun egemenliğinde kaldığı için, Arapça ordan burdan pek çok sözcük almıştır. Kendi asıl söz dizimini de sözleri de yitirmiştir” demekle sanmıştır ki bir yabancı Arapçayı her Araptan daha iyi bilebilir. Fakat öyle değil. Arabın dili Araba sorulmasın diye böyle diyor. Türk dilini araştıran biri sıradan bir Türkten daha iyi Türkçe bilse bile Türk dili bilimcisi bir Türkten daha iyi bilebilir mi?.. Hayır, çünkü Türk bilimci hem toplum içinde yaşayıp büyümüş ve yetişmiş, hem de kendi dilinin inceliklerini incelemiştir. Aynısı bir Arap için de geçerlidir. Hatta sıradan her Türkün bildiği “şşşt bakar mısın?”, “hoooop dur bakalım”, “ohoooo daha neler neler var”, tıh, a a, yok”, “ben mi, iii, sen nasılsın?”, “mmm seni gidi seni”, “eee sonra?”, “aaa olmaz ki ama” gibi ifadeler toplum içinde yaşamayan ecnebi bir Türkolog için çok uzun bir zaman isteyecektir. Islık, aksırma, öksürme, üfleme bile ifademiz içine girebilmektedir. Arapçanın da böyle bir kaderi olduğu halde Dursun çok acelecidir. Huruf-u mukatta’nın bile ne olduğunu bilmeyen acem (Arap olmayan) Türk müfessir ve din adamları(!) bu ifadeye türlü anlamlar yüklemişlerdir. Oysa bir Arap dil bilimcisi için anlamı çok basittir. Huruf-u mukatta Arabî bir gelenek olduğu halde ve bu harfler herhangi bir anlam taşımadığı halde Acem tarafından çeşitli anlamlar yüklenmiş, hatta bu iş anlamının bir sır olduğu kanaatine kadar varmıştır. Arap olmayanlar bu sorunu yaşamıştır, bilinçli Araplar değil…

Buna rağmen köyünün mollalarını epey abartmış… Oysaki İslam konusunda son derece bilinçsizce ve geleneksel etki altında esir yetişmiş olan bu köy mollalarıyla ben de tanıştım. Onun abarttığının binde biri kadar bile kaliteli değillerdir. Her şeyden önce bildikleri İslam bile Kur’an’daki İslam değildir… Geleneğin oluşturdu bölücü ve dışlayıcı bir anlayıştır. Buna rağmen, “Arapça falan yok olmuş bile olsa yeniden yaratabilecek durumda bu köylerdeki kimi mollalar” diyebiliyor… 

7. ve 8. yüzyılda o Abbasi halifelerinin kılavuzluğunda, Batı dünyasından pek çok şey Arapçaya aktarılsa bile bu durum klasik Arapçanın kaybolduğu anlamına gelmez. Bunu en iyi Arap dil bilimcileri bilirler. 

Dursun, 12 yaşında iken Aristo'nun "Poetika"sını ezberlemeye koyulmuş, en az 2000 kadar Arapça şiir ezberlemişmiş… Bitlerin içinde eğitim görmüş… Kışın ağırlarda ders yapılmış… Babası alevi düşmanı bir Hanefi imiş… “Şafiiler köpeklere el sürmezler. Ama köpek, kulleteyne girer, başını sokar, oradan su içer de, yine de gidip oradan su kullanırlar” diyor. Bu çelişkilerle büyümüş… Daha sonra valilere tenezzül etmeyen kibirli imamlar tanımış… Evinde kaldığı adam hem zikrullahı dilinden bırakmayan hem de ticarette her türlü hileyi yapan bir adammış… Kısacası gereksiz şeylere zaman harcayıp ezberlemeler yaparken, diğer yandan dini hakkıyla yaşamayan münafıklar onu dinden soğutmuş…                                              

“Allah’la ilk kavgam” dediği olay küçük yaştayken bir rüyasında başlamış: “…Rüyamda Allah'ı görmüştüm. Bir söğüdü yontuyordu. Bir ayağını söğüdün aşağısına koymuş, bir ayağını yukarısına. Dallarını falan yontuyor. Herkes çevresine toplanmış. Ben bir fırsatını buldum, sokuldum. “Kim bu?” diye sordum. Allah, dediler. “Peki, söyleyeceklerim var” dedim. Önce kızmaması için yemin ettirdim. Yemin etti. “Valla billa kızmam” dedi. "Ben senin yaptığın işleri beğenmiyorum, ben senin yerinde olsam bunları yapmazdım. Madem cenneti yaratacaktın, bu dünyayı niye yarattın'? Sonra Safi'yi çok güzel yaratmışsın. Sabo, Safi'nin ablası çocuk felci mi geçirmiş nedir, küçükken yatalak olmuştu. Çok üzülüyordum, acıyordum, “neden öyle yaptın” dedim. Böyle bir tartışmamız olmuştu. O zamanlar 10–11 yaşlarındaydım.” 

Bir insanın inkarı bu kadar basit bir takıntıya bağlı olabilir mi?.. Saçma bir rüya insanın hayatını yönlendirebilir mi? Kalıcı olmayan bir dünyada geçici olarak çirkin ya da güzel olmanın önemi olabilir mi? Çirkinlik bir insanın başına gelecek en kötü ve en önemli şey midir? Bu kadar basit midir inkâr? Belli ki mesele niyette başlamaktadır. Lakin Allah’la kavga yapabileceğini sanan her zavallı, er ya da geç; Onunla rekabet edilemeyeceğini anlar…

“…Yunan dünyasından felsefesinden bilmediğim yoktur…” gibi iddialı sözleri de olan Dursun, dini çok iyi bildiği iddiasını da hep sürdürmüştür.

Müftü olduğu halde ilkokul diplomasını askerlikten sonra İstanbul'da Mahmutpaşa İlkokulu'ndan almış. Ortaokulu ise Sivas Müftüsü iken dışarıdan bitirmiş. Hiç tarikata girmemiş… Bir ara Said-i Nursi'ye sempatisi olmuş… Daha sonra Necip Fazıl Kısakürek'e. Birkaç ay sürmüş… Söylediklerinin tam tersini yapıyorlarmış; içki, kumar vb.

Fakat “…Ben sürekli Tanrı kavramına başkaldıran bir yapıyı taşıdım”, “çocukluktan bu yana başkaldırı hep süregelmiştir” diyen birinin Müslümanlığının nereye kadar sürmesini beklersiniz?

“…Söylerdim, Tanrı ile kavga ederdim. Arkasından tövbe estağfurullah derdim” diyor. Fakat kovulmaya bu kadar dönük yaşamanın sonu hidayetten men edilmek olur diye hiç mi endişe etmemiştir?.. Üstelik onu bu konuda uyaracak bir hayat arkadaşı da yoktur; eşi de ateisttir.

Takıldığı konulara bakar mısınız? “Kuran Allah sözüyse Kuran'daki kölelik niye?” diye soruyor. “Madem Allah'tır köleliği kaldırmalıydı, kimine köle kimine özgür dememeliydi” diyor.

Oysaki “…Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır…” (2/221) gibi ayetler nedeniyle gitgide kölelik kendiliğinden kalkmıştır. Zaten kölelikle ilgili diğer ayetlere de baktığımızda hep köleliğin bitmesine dönüktür:

“…Kim bir mü'mini ‘hata sonucu’ öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması…

…Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir…” (4/92).

“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır…” (5/89).

“Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir…” (9/60).

“Kadınlarına zıharda bulunanlar, sonra söylediklerinden geri dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaları gerekir…” (58/3).

“…Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir…” (90/12–13). 

Köleliğin sürmesi gerektiğine dönük tek bir ayet bile yoktur. İslam geldiğinde oturmuş bir kölelik vardır ve insan fıtratını herkesten iyi bilen Allah köleliği tedricen kaldırmıştır. Alışkanlıkla ilgili konular hep böyledir (mesela alkollü içki gibi). Zaten birden kaldırsaydı bu sefer de “neden zaman tanımadı da hemen kaldırdı” denilerek itiraz edilecekti… 

“Sonra kutsal kitaplarla karşılaşınca, Kuran'dan önceki kitaplarla tanışınca, Muhammed'in aktarmacılığını birden kavradım. Hiç aradan zaman geçmedi. Daha önce Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında bilgim vardı ama İslam'ın aktardıklarıyla biliyordum. Kendi kaynaklarından bilmiyordum” diyor. Ecnebi ülkelerdeki Türk imamlar bu kitapları Dursun’dan daha iyi bilip tanıdıkları halde neden dinden çıkmamışlardı?

“…Bir bakıyorum, Tevrat'ın filanca yerinde şunlar var. Aaa filanca surede aynen var, ya da değiştirilmiş biçimiyle var. Levililer'de şu var, ona bakıyorum o da var. Hatta İncil'ine bakıyorsun o da öyle. Zaten epeydir de sorular vardı…”  diyor.

Oysaki Tevrat, İncil ve Kur’an’ın hiç benzememesi Kur’an’a ters düşer. Çünkü Kur’an bu kitapların Allah’tan geldiğini zaten buyurur. Benzerlik gayet tabiidir. Zaten benzemeseydi kalplerinde hastalık olanlar bu sefer de “aynı kaynaktan geldikleri halde neden hiç alakaları yok?” diye sorgulanacaktı. Zaten Allah buyurur ki: “Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: «(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır» diyen, yakında biz onun hortumu (burnu) üzerine damga vuracağız” 

O günün mevcut bir realitesi olan kölelik kurumu Kuran tarafından kaldırılır (4:25, 92; 5:89; 8:67; 24:32–33; 58:3; 90:13). Nitekim bu ayet eşitliği vurguluyor. (Bak: 60:10). 4:25’te Allah, özgürlüğüne kavuşmuş olmalarına rağmen geçmişlerini hesaba katarak eski kölelere daha hafif bir ceza öngörüyor. Bu yasa, aynı zamanda, zina suçunu işleyen özgür kadınların cezasının taşla öldürme olamayacağını kanıtlıyor. Zira "ölüm cezasının yarısı" diye bir şey olamaz. (Bak: 24:2). 90:13’e göre müminler köle sahibi olamazlar. Köle sahibi olmak, bir insana efendi (rab veya mevla) olmayı iddia etmektir ve kendini biricik Rab olan Allah’a ortak koşmaktır. (Bak: 2:286; 4:25; 12:39–42; 79:24).

Üstelik Kur’an bu kitapların aynısı da değildir. Onların nesh olduğunu (hükümlerinin kalktığını) ve ayetlerinin muharref (tahrif) olduğunu buyurmaktadır. Buna rağmen yaranamamıştır.

"Tamam dedim, bu adam sahtekârdır. Ama ne fena oldum. Öyle bir hınç oluştu ki! Çünkü o benim gençliğimi aldı, çocukluğumu aldı. Ben ondan dolayı gençliğimi, çocukluğumu yaşayamadım. Nice insanlar ondan dolayı yaşayamıyor. Birçok insan onun felaketzedeleri durumunda. O vardır diye, O'nun seçtiği karanlık vardır' diye birçok insan doğruyu yanlış, yanlışı doğru olarak biliyor. Yani insanca duygular ve insanca oluşumlar, o nedenle birçok yönden gelişememiş. Hiçbir hastalık; ne bir kanser, ne AİDS, ne falandır, filandır, hiçbir hastalığın korkunçluğu, hiçbir felaketin korkunçluğu, o dinden gelen korkunçluk kadar korkunç gelmedi bana” diyor. Kolaylıkla dinden çıkan bu kimsenin kustuğu kine bakacak olursanız, Allah’ın lütfunu neden kestiğini kolaylıkla anlayabilirsiniz. Bu adam mı dinin içinde var olacaktı? Bu adam mı hidayetin nimetinden yararlanacaktı?

“…Deneyler yaptım kendi kendime, Tanrının olmadığına ilişkin. Önce Tanrı varsa, bu Tanrı Muhammed'in Tanrısı değildir diyordum. Olamaz ama acaba bu Tanrı ne iş yapar? Varsa ne yapar? Önce var mı? Rastlantılar üzerinde durdum. Rastlantı öğeleri üzerinde durdum…”

Tanrının olmasını istediği gibi olamayan Dursun, işi tersine çevirip önce deist olarak istediği gibi olan bir Tanrı tasavvur etmiş, daha sonra ise tasavvurla var edilen varlığını daha fazla sürdürememiş ve ateist olmayı tercih etmiştir. Ne deneyler ama? Newton, Descartes, Penrouse halt etmişler yanında… İşte o muhteşem(!) deney:

“Kovaya su doldurdum. Süpürgeyi alıp batırdıktan sonra duvarlara rasgele serptim. Baktım. Bakıyorum duvarlarda çeşitli biçimler oluyor. İnsan resmi, hayvan resmi, ağaç... Kuruyor. Ben bir daha serpiyorum. Kadıncağız orada öyle bakıyor. “Ne yapıyorsun sen” diyor. "Neden yapıyorsun?” Allah var mı, yok mu onu bulamaya çalışıyorum" dedim. Anlayamıyordu, suyla süpürgeyle duvara serpmeyle Allah'ın ne ilişkisi var. Onlarla bir kanıt bulmuştum. Bu duvarlarda çeşitli resimler oluşuyor. Hayvan resmi.”

Yahu var mı böyle şey? Bu nasıl mantık? Bu nasıl akletme? Bu kadar mı basitti inkâr? Bu kadar mı basitti hikmetler sonsuzluğunun perdelenmesi? Bu kadar mı basitti şu muazzam yaradılışa gözleri kapamak? Bu kadar mı basitti hem sağır, hem kör, hem ruhsuz olmak?.. Can verebilmiş mi duvarlarda beliren o insan ve hayvan resimlerine? Yaratıkların çeşitliliğinin haddi hesabı olmadığı halde, güneşe ampul yakmak gibi ortaya çıkıyor Dursun… Yazık, çok yazık…

“Gerçi süpürge benim elimde, su da. Suyu serpen de benim. Ama o biçimler benim irademden kaynaklanmıyor. Rastlantısal oluyor. Eğer benim irademden kaynaklanıyor olsa, aynı biçimleri bir daha yapabilmeliyim. Aynı biçimde serpiyorum, başka resimler meydana geliyor. Demek ki rastlantısal. Öyleyse neden insanlar da evren de rastlantısal olmasın? Pekâlâ, milyonlarca yıl içinde, biçimden biçime geçerek, değişerek.”

Serptiğin o görüntülerde hayvan resmi tasavvur etmekle tek bir hayvanın sahip olduklarını bir tutmak ancak şu ayet-i kerimede anlatılan üzerine bırakılan pisliğin altında kalmaktır: “Allah'ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar.” (10/100).

Var olan tüm hayvanların sayısını düşünün… Birbirlerinden farklı görünümlerini… Disiplinli iç organlarını ve sistemlerini… Ona Kur’an’la cevap verilemez sanılmasın: “Bakmazlar mı develere, nasıl yaratıldı? Ve göğe, nasıl yükseltildi? Ve dağlara, nasıl dikildi? Ve yere, nasıl döşendi? Hatırlat, çünkü sen hatırlatıcısın. Sen onları zorlayacak değilsin. Fakat kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük ceza ile cezalandırır. Onların dönüşleri bizedir. Hesaplarını görmek de bize düşer.” (88/18–26).

Dursun son olarak da Doğu’da yaygın olan Alevi-Sünni ayrımına temas eder. Fakat bu konuda haksız değildir. İbretle okuyunuz: “Hafik ilçesine bağlı Hezek köyünde bir Alevi-Sünni olayı olmuştu. Tavrım Sünniler tarafından çok eleştirildi. Hezek'te 12 hane Sünni, gerisi Alevi. Çevre de hep Sünni. Aleviler kâfirlikle suçlanırdı. "Cami yapalım, suçlanmayalım" demişler. Hıdır imam olmuş. Sünniler son derece şımarık. “Nasıl kendinize mal edersiniz, imam bizden olmalıdır” demişler. Karnıaçık diye bir adam, 12 yaşında çocuğu çıkarmış, “imam bu olacak” diye inat etmiş. Aleviler de öte yandan diretmişler tâbi: “Hayır' bizim Hıdır'ımız var!” Kavga kaymakamlığa yansıyor. Kaymakam yeni mezun, deneyimsiz ya da fazlaca Sünni. Köylüleri topluyor, "Aleviler bir yana, Müslümanlar bir yana” diyor. Aleviler patlıyor. “Biz Müslüman değil miyiz?” Kaymakama başkaldırıyorlar, olay büyüyor. İl Müftüsü olarak, Hafik Müftüsünü de alıp, soruşturmak üzere gittik. Kaymakamın ifadesini alacaktık kaçmış. Alevilere yatkındım, durumlarına üzülüyordum, acıyordum. Araba tutup gittik. Çok duygulandım, kurbanlıkla karşılamaya çıkmışlar. "Bizim kestiğimizi yemezsiniz" dediler. Hafik Müftüsü benden yaşlı, korktu. "Ben hepsinin hocası sayılırım, ben yiyeceğim” dedim. İmam sorununu çözmek için de, "Seçim yapacağız” dedim. Öyle bir adet yok ama, Alevilerin çoğunlukta olduğunu biliyordum. Eğer çocuk seçilirse 12 yaşında diye itiraz ederdim. Karnıyarık "bak müftü!” dedi, öyle kaldı. El kaldırma yoluyla Hıdır seçildi. Çok öfkelendiler.”

Zavallı duruma düşen birinden komik duruma düşenleri okumak nasıl bir duygu?.. 

İmansızlıktan olduğu gibi mezhepçilikten ve tefrikadan da Allah’a sığınmalı, delili ve orta yolu tutmalıyız. İnanmakta ve inanmamakta acele etmemeliyiz… Acele inanmak yanlış şeylere inanarak tefrikaya, acele inkâr etmek ise doğru şeyleri yitirerek boşluğa götürebilir. Üstelik bir de inandıktan sonra sağa sola saparak hakikati ıskalamayın… Körü körüne inanmak, körü körüne inanmamakla birdir… Münafıkların kurduğu bazı olumsuzluklar üzerine bina edilen bir inançsızlıkla için nasıl rahat etti ey Dursun! Çehreni dönemedin mi olumluluğun şu sonsuzuna?.. O inançsız tek yüzün ikiyüzlülerin bile alay konusu oldu… Oysaki inançsız tek yüzü hakikate çevirmek ikiyüzlüleri hakikate çevirmekten daha kolaydı…                

                                                                                20 Mayıs 2009/ YÜKSEL YILMAZ

 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019