BİR İLAHİYATÇININ KADER GAFI

“Kur’an’da Kadere İman Meselesi” başlığı altında bir kardeşimiz bir ilahiyatçıya soruyor:

“Muhterem Hocam, derslerinizi çok yakından takip eden ve eğer kabul ederseniz uzaktan talebeniz olmaya çalışan bir kardeşinizim. Kafamı kurcalayan ve beni çok yoran bir meseleyi size sormak istiyorum. Sizinde yakından tanıdığınız bir hocamız yakın bir zamanda kader konusunda şöyle dedi: “Kur’an’da dinin tamamladığı söylenmişken kadere imanı iman esaslarına eklemek, “Allah’ım! Sen dini eksik bıraktın biz tamamlıyoruz!” demektir.” Şimdi biz kadere iman meselesini dine eklenmiş bir mesele olarak mı görmeliyiz? Aynı zat şunu da diyor: “Temel iman esasları arasında Allah’ın saymadığı kadere imanı ilave ederek saymak, Kur’an’ı inkâr etmektir.” “Hocam, Allah aşkına biz iman esaslarını sayarken kadere imanı saymamız Kur’an’ı inkâr mıdır? Gerçekten Kur’an’da kadere imana ait hiçbir ayet yok mudur? Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim. Rabbim sizden ebeden razı olsun.”

Verilen cevap şu:  “Canım Kardeşim; Soruna cevap vermeden önce Bediüzzaman’ın yıllar önce söylediği bir sözü biraz Türkçeleştirerek aktarmak istiyorum. Üstad der ki: “Ben vaizleri dinledim. Nasihatleri bana tesir etmedi. Düşündüm. Kalbimin katılığı ile birlikte bunun üç sebebinin olduğuna kanaat getirdim.”

Burada ben hemen devreye girerek diyebilirim ki: Vaizleri dinlemenin neden tesir etmediği ile bu konunun ne alakası var? Vaiz bir papaz da haham da tesir ediyor. Eleştireceğin hatip de tesir ediyor. Mesele bu değil. Sana tesir etmemesi başkasına da etmeyeceği anlamına gelmez. Daha burada bile takılıyorsan sen kim, kaderi çözmek kim?

“Bu üç sebebi şöyle sıralar:

1- Şimdiki zamanı, geçmiş ile yanlış bir yöntemle kıyaslama yapıyorlar. Cemaate tesir etmek için bazen delillerine bakmaksızın ve aklı ihmal ederek insanları ikna etmeye çalışıyorlar.

2- Şeriatın koyduğu sınırları, ölçüleri ihmal ederek dengeyi şaşırıyorlar. Dinde az önemli olan ile çok mühim olanı yer değiştiriyorlar. Basit bazı meseleleri cemaate anlatmak için çok abartılı ifadeler kullanıyorlar.

3- Muhataplarının bilgi seviyelerini, ihtiyaçlarını o günün şartlarını dikkate almadan ve cemaatin düzeyine dair hiçbir teşhise girişmeden, o an ne akıllarına gelirse onu konuşuyorlar.”

Ben de diyorum ki Said-i Nursi’den yapılan bu alıntıdaki sıkıntılar sizde de var. Siz de şimdiki zamanı, geçmiş ile yanlış bir yöntemle kıyaslama yapıyorsunuz. Siz de cemaate tesir etmek için delillerine bakmadan ve aklı ihmal ederek insanları ikna etmeye çalışıyorsunuz. Siz de şeriatın koyduğu ölçüleri ihmal ediyorsunuz. Dinde az önemli olan müstehablar ile çok önemli emirleri çiğniyorsunuz. Siz de mübalağa yapıyorsunuz. Siz de zamanın şartlarını dikkate almadan ölçüsüzce teşhise yelteniyorsunuz. Kısacası eleştirdiğiniz her şeyi siz de taşıyorsunuz.

“Sözünün sonu şudur: “Vaizlerimiz muhakkik âlimler olmalıdır. Meseleleri iyice derinlemesine ve delilerine göre tahlil etmelidirler ki, insanlara hakikatleri hem ispat etsinler, hem de onların akıllarını ikna etsinler. Onlar müdakkik olmalıdırlar. Tüm delileri inceden inceye tetkik ederek değerlendirmelidirler. Ta ki şeriatin muvazenesini/dengesini bozmasınlar. Yine onlar beliği mukni olmalıdırlar. Yani belağat ile konuşan, uslûbu ile ikna eden, zamanı ve şartları dikkate alarak yepyeni bir dil ile konuşmalıdırlar.” (Divan-ı Harbi Örfî, Hürriyete Hitap)

Burada hemen hatırlatmalıyım ki Kuran’ın âlim tanımı ile fıkhın farklıdır. Delile bak diyorsun ama beşeri kaynakları da Kuran’ın yanına hem de din kaynağı olarak ortak ediyorsun. Hangisi delil hangisi değil? Rivayetleri ve içtihadları Allah’ın kitabı gibi ölçü olarak görmekle bile yetinmiyorsun; Kuran’daki “sünnet” sözcüğünün içini boşaltıp kendine göre dolduranlara uyuyorsun. Allah’ın dinine dört ölçü zikrediyorsun. Ama senin ortaya koyduğun din sadece Allah’ın değil dördünün de dini oluyor.

Sonra bakın ne diyor: “Üstad’ın bu söyledikleri çerçevesinde sorunuza gelince, hayretler içerisinde bende bu sözleri okudum. Sonra o sözlerin geçtiği programı dinledim. Bir görüşü benimseteceğim diye nasıl itidal çizgisinin darmadağın edildiğine bir kez daha üzülerek şahit oldum. Aklıma şöyle bir şey geldi. Acaba bu sözleri söyleyen hocamız, 14 asırdır kadere imanı, iman şartlarından sayan binlerce âlime, arife, fakihe, müfessire ve müçtehide, ‘Kur’an’ı inkâr edenler’ dediğinin farkında mıdır? 14 asırdır, Allah’ın tamamladığı dine ilave yapan (!) bu ulema hiç mi Allah’tan korkmadılar? Emevilerin uydurduğu kader anlayışını (!) insanlara iman esası olarak takdim eden koca koca isimler hiç mi bu işin ne kadar büyük bir mesuliyet taşıdığını düşünmediler?”

Kuran-ı Kerim insanların çoğunun hüsranda olacağını söylemesine rağmen bu gibi Müslümanların sanki inat eder gibi “binlerce” deyip çoğunluğu haklı görmesi hidayet nasipsizliğidir. Hıristiyanlar Müslümanlardan kalabalıktır; dini takva yaşamayan müslümanlar takva yaşayanlardan çoktur; İslam’ı doğru anlatmayan âlimler(!) de doğru anlatan gerçek âlimlerden fazla sayıdadır. Ne olacak şimdi? Demek ki bu ölçü değil. Ama bunu bile düşünemiyor. Kaderin varlığını inkâr etmiyoruz, biz Allah’ın zikrettiği kader sözcüğünün içini başka şeylerle doldurduğunuzu söylüyor ve bu doldurduğunuz icat kader tanımını reddediyoruz. Biz sizin tanımınızı inkâr değil reddediyoruz; ama siz Allah’ın Kuran’da apaçık zikrettiği tanımı red değil inkâr ediyorsunuz. Allah bunu anlayacağınız kapasitede bir akıl vermişken neden işletmiyorsunuz? “14 asırdır kadere iman” da ne demek? Sen 14 asır önce kadere senin inandığın gibi inanıyorlardı mı sanıyorsun? Sahi sen Peygamberimizin kadere senin inandığın gibi inandığını mı sanıyorsun?14 asırdır imanın şartları mı sayılıyor sanıyorsun? 14 çok, onu biraz düş. 13 de; hatta daha da düş 12 de; 11 de; 10 de. Senin inandığın gibi İmam-ı Azam döneminde bile inanılmıyordu. Eğer gitgide eskiye doğru gidersen senin gibi düşünen binlerce âlimin sayısının gitgide düştüğünü görürsün. “14 asırdır, Allah’ın tamamladığı dine ilave yapan bu ulema hiç mi Allah’tan korkmadılar?”sorusunu sizin değil bizim sormamız lazım. Bu kimselerin bir kısmı hocasından aldığını önyargıyla korumuş iyi niyetli kimselerdir. Bunların hocalarının bir kısmı belki iyi niyetli olarak bilmeyerek yanılmış, bir kısmı ise bilerek politikanın kuklası olmuştur. Günümüzde bile Diyanet İşleri’nin siyasetten ne derece bağımsız olamadığını görmüyor musunuz? Günümüzde bile Diyanet İşleri Başkanı’nın makam aracı 322 bin TL’dir. Günümüzde bile Diyanet İşleri’nde ve İlahiyat Fakültelerinde torpilin (iltimas)haddi hesabı yoktur. Bu her zaman olmuş ve olagelmektedir. Bu yerlerde haram olmayan birinci haram herhalde iltimas’tır. Evet din adamı kisvesindekiler de Allah’tan korkmayabiliyorlar. İnanmıyorsan başını topraktan çıkar etrafa bak. Soruya bakın, “Emevilerin uydurduğu kader anlayışını (!) insanlara iman esası olarak takdim eden koca koca isimler hiç mi bu işin ne kadar büyük bir mesuliyet taşıdığını düşünmediler?” Ne sandın? Bu daha bir şey mi? 

Cesarete bakın! Ne diyor devamında, hadi bakalım: “Aziz Kardeşim; Çok söz söylenir ama ne söyleseniz boş… İyisi mi ben sana Kur’an’da kadere iman meselesi ile alakalı ayetleri yazayım, sen meseleyi ayetler üzerinden tefekkür et, bak bakalım; Kur’an kadere iman meselesine değiniyor mu, değinmiyor mu?”

Adam mealden delil aramış; Kuran’dan değil. Sonra da sanki Kuran’dan delil getirmiş gibi hızını alamamış gafil; devamına şunu ekliyor: “Bu konuda doğrudan otuza yakın ayet saymak mümkündür. Ancak ben sadece üzerinde tefekkür etmen için on tanesini sizinle paylaşmak istiyorum.”

Meallerin neredeyse hepsini kusurlu çevirmiş ama biz konuyu dağıtmamak için meal hatalarına girmeyeceğiz. Sadece “kader” sözcüğünü nasıl kullandığı ile sınırlı kalacağız. Gafilin delil diye sıraladığı ayet meallerini Arapçasını da dikkate alarak birlikte tetkik edelim.

“1- “Allah’ın, kendisine takdir edip helâl kıldığı bir hususu yerine getirmekte Peygambere herhangi bir güçlük yoktur. Sizden önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyle cari olmuştur. Allah’ın emri, mutlaka yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab, 33/38).” Burada kader sözcüğü geçiyor ama sizin içini doldurduğunuz o alın yazısı anlamında değil, takdir ve ölçü anlamında geçiyor. Zaten Kuran’ın tamamında böyledir; takdir, ölçü, miktar, kadar demektir. Bu ayette de bizim dediğimiz gibi “sünnetullah” sözcüğü “takdir” anlamında kullanılmıştır. Zaten sünnetullah Allah’ın takdiridir. Burada, Nebî için, Allah'ın ona farz kıldığı şeyi yerine getirmesinde ona bir güçlük yoktur. Daha önce gelip geçenler için de Allah'ın sünneti buydu. Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdi diyor. “Alın yazısıydı” demiyor. Sünnetullah alın yazısı değil, ölçüdür.

“2- “Hani Bedir savaşı günü ey Müslümanlar, siz vadinin yakın kenarında idiniz, onlar da uzak tarafında idiler! Kervan ise sizden daha aşağıda (deniz sahilinde) idi. Eğer sözleşmiş olsaydınız dahi, sözleştiğiniz vakitte öyle buluşamazdınız. Fakat Allah, takdir ettiği bir işi yerine getirmek için, sizi böyle buluşturdu ki helâk olan, bir delile göre helâk olsun, yaşayan da bir delile göre yaşasın. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” (Enfal, 8/42)” Burada ‘takdir’ sözcüğü ‘yardım’la ilgilidir. Yani deniliyor ki Sizin Bedir vadisinin bir ucunda, onların da ta öteki ucunda ve kervanın sizden aşağılarda olduğu o günü hatırlayın. Ve düşünün ki eğer bir savaşın patlak vereceğini bilseydiniz, muhakkak ki, böyle bir meydan okumayı göğüslemekten kaçınırdınız. Ama her şeye rağmen Allah, yapılmasını irade buyurduğu işi gerçekleştirsin de yok olup gidecek olan, hakkın açık tecellisiyle yok olup gitsin, kalıp yaşayacak olan da yine hakkın açık tecellisiyle yaşasın diye savaş böylece olup bitiverdi. Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir… Burada yardımı takdir etmesi ile fıkıhta tanımlanan kaderin alakası yok. Yani yazıldığı için değil Allah öyle dileyip öyle takdir ettiği için gerçekleşen bir durum var.

“3- “Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık.” (Kamer, 54/49)” Arapçasında ‘İnnâ kulle şey’in halaknâhu bi kaderin’ geçiyor. Yazar bile burada öyle bir sıkışmış ki hem ‘kader’ yazmış hem’ölçü’ yazmış. O da ölçü olduğunu burada anlamış. ‘Ölçü’ ile ‘alınyazısı’ arasında sonsuz fark var. Dolayısıyla bu ayeti kader için örnek vermiş ama bu ayet de benim izah ettiğim kadere uyuyor; alınyazıcıların anladığına değil.

“4- “Onların yaptıkları her şey, defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey, satır satır yazılıdır.” (Kamer, 54/52, 53).” 51’de “Nitekim (geçmişte) sizin gibi toplumları yok ettik. Öyleyse, yok mudur ondan ders almak isteyen” dedikten sonra ‘Ve kullu şey’in fe alûhu fîz zuburi’ diyor ‘ve yaptıkları her şey kitaplarda (var)’ deniyor. Bu zubur sözcüğünün herkes tarafından kitap diye çevrilmesinin nedeni İbraniceden geçmesi olabilir. O halde 51. Ayet de dikkate alınarak 52. Ve 53. Ayetlerde hiç alınyazısı ile alakası olmaksızın şöyle deniyor: “(Onlar gerçekten suçluydular,) çünkü yaptıkları bütün (kötülükler), (ilahi) hikmetin (kadim) belgelerinde (kendilerine gösterilmiştir).” Yani önceden inen kitaplarda uyarılmışlardı.  Bunlar amellerin yazıldığı defterler değil Peygamberlerle uyarıcı olarak gelen Tevrat ve Zebur gibi ilahi kitaplardaki uyarılardır. Nasıl uyarılmışlar ve ne hale düşmüşler kayıtlıdır deniliyor. Ne alakası var amel defterleriyle,  alın yazılarıyla ve bunların anladığı kaderle?

“5- “Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını (kaderini) tayin eden Allah, yüceler yücesidir.” (Furkan, 25/1,2)” Furkan suresinin 2. ayetinde “O (Allah) ki; göklerin ve yeryüzünün mülkü, O'nundur. Ve O, çocuk edinmemiştir. Mülkte, O'nun şeriki (ortağı) olmamıştır. Ve her şeyi, O yarattı sonra da onların kaderini takdir etti” deniliyor. Yani bu da alınyazısı anlamında bir mukadderat değil, mealen de apaçık olduğu üzere yaratılan her şeyin bir ölçü ile yaratılması ile alakalıdır.

“6- “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid, 57/22, 23)” Burada kaderle alakalandırılan 22. ayettir. O kısımda mealen deniliyor ki, “Hiçbir musibet, daha önce buyruğumuzda (öngörülmüş) olmadıkça ne yeryüzünün ne de sizin başınıza gelmez…” Yani Allah toplumları indirdiği kitaplarla uyarır, uymadıkları takdirde de musibet gelir; musibet uyarı olmadan gelmez. Bunun yazılı kaderle ne alakası var? Bunun uyarı ile alakası var.

“7- “Deki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (Tevbe, 9/51)” Burada ‘kader’ sözcüğü geçmiyor ama ‘mâ ketebe allâhu’ yani “Allah’ın yazdığı şey” diye geçtiği için alınyazısıyla alakalandırıyorlar. Bir yazı var ve o olmuyor; bizlerin durumlarına (tedbir, dua, çaba, sığınma) göre Allah merhamet ya da gadab ederek takdir ediyor. Fakat bir önceki ayette Allah’a güvenmeyenlerle ilgili de bir hususa dikkat çekiyor. Evet, tedbir iyidir; ama Allah’a asi olanların tedbiri Allah’ın takdirini mecbur edemez. Asıl olan Allah’ın istemesidir. Allah müminlerden tedbir ve ona sığınmalarını istiyor. Kâfirin tedbiri bir yere kadar yarar. Kısacası ne Allah’a inanıp tedbir almamak çözümdür; ne de Allah’a inanmayıp tedbir almak çözümdür; Allah’a inanıp tedbir almak çözümdür. Zaten Allah kalpleri ve ne takdir edeceğini bilir.

“8- “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” (Teğabün, 64/11)” Ne alakası var ‘kader’ ile? ‘Kader’ sözcüğü geçmediği halde alınyazıcılar ‘bi iznillâhi’ yani ‘Allah’ın izni olmadıkça’ sözcüğünü kader ile ilişkilendiriyorlar. Evet, Allah izin vermedikçe olmaz, ama yazılmadığı için değil izin vermediği için olmaz.

“9-“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (İnsan, 76/30)” Bu ayetin bir önceki ayetle birlikte değerlendirilmesi lazımdır. 29. ayette “…kim dilerse Rabbine bir yol edinir” buyruluyor. Devamında ise bu ayette “ve Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” buyrulur. Demek ki alınyazısını değil şunu anlayalım diye bunu söylüyor: Dileyen bir çıkış yolu, bir yardım yolu, bir hidayet yolu bulabilir; yeter ki dilesin. Ama diledi ve bunu buldu diye kendini bir şey sanıp da egosuna yenilmesin. Bilsin ki hidayet de, yardım da, çıkış yolu da Allah’tandır; yani Allah’ın dilemesindendir. Yani hamd ve şükür edilecek merci doğruyu bulanın egosu değil, Allah’tır. O kişi kalbini temiz tuttu diye Allah onun gönlünü algıya açtı; Allah onun gönlünü algıya açmasıydı o algılayamayacaktı. Ama kulun önyargısızca kalbini ‘temiz tutmak istemesi iyi bir şey’ olduğu için şeytandan değildi; Allah’tandı.

“10-“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am, 6/59)” Bunun ‘kader’le ne alakası var? Gayb gelecek demek değildir; yokluk demek değildir; gayb kayıptır; bilinmeyendir. O her şeyi elbette ki bilir. Bunu bilmek için ‘kader’i yanlış tanımaya gerek yok.

Görüldüğü gibi ‘kader’le alakalı diye 10 tane ayeti örnek vermek istemiş hiçbirinin de alınyazısı anlamındaki yani kadercilikle alakası yok. Orijinalinde ‘kader’ geçen sözcüklerin bile ‘takdir’ ya da ‘ölçü’ anlamına geldiklerini gördük. Bizi rehavete, körü körüneciliğe, tembelliğe, vazgeçmeye, ahrete havale etmeye, kâhinliğe, cinciliğe, gelecek okumaya, dini istismar etmeye, hurafeye götüren bu çeşit bir ‘kader’ algısının Kuran’da zikredilen ‘kader’ ile uzaktan yakından alakası yoktur.

“Aziz Kardeşim; Bu ayetlerin hepsi bir tarafa, Kehf Sûresi’nde geçen; “Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallah demedikçe) hiçbir şey için: ‘Bunu yarın yapacağım’ deme. Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı an ve: ‘Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir’ de.” (Kehf 17/24) ayetini nasıl anlayacağız? Allah’ın dilemesi ve bu konuda Efendimiz’e (sas) gelen uyarı doğrudan kader ile alakalı değil midir?” Bir defa burada Kehf suresindeki ayet 17/24 değil 18/24 ya neyse, o kadar yanılma payı olabilir. Ayet mealinde deniliyor ki. Bunu ancak ‘Eğer Allah dilerse’ sözcüğüyle birlikte söyle. Ve bunu unutursan hatırladığın zaman Rabbini anarak de ki: Umarım ki Rabbim beni doğru olana bundan daha yakın olan bir bilgi ve duyarlık düzeyine eriştirir. Yani burada ‘kader’de bir şeylerin yazılı olduğunu değil Allah’ın ne ‘takdir’ edeceğini bilmediğimizi görmeliyiz.

“Yine aynı sürede geçen ‘Hz. Musa ile Kullardan Bir Kul (Hz. Hızır)’ arasında geçen yolculuk kıssasını ne yapacağız? Ayetlerde anlatılan üç hadisede direk kader ile alakalı değil midir? Hz. Musa’nın bilmediği, ama Levh-i Mahfûz’da kaydedilen üç hadise, ‘geminin delinmesi, yetim çocuk ve yıkık duvarın düzeltilmesi’ olayları; Allah aşkına nasıl anlaşılacak?” Burada Allah’ın koruması altında olmayan rivayetleri dikkate almaz isek bir sürü bilgi kirliliğinden kurtulmuş oluruz. O kul kimdir? Bir peygambere özellikle ‘sır’ bakımından ve ‘öğretmenlik’ bakımından üstün olması onun bir insan kulu olmadığını ve melek olduğunu gösterir. Bu durumda kıssadan kelime kelime anlam çıkarmak değil, hisse çıkarmak önemli olur. Üç hadise de kader’le değil vahiy’le alakalıdır. Vahiy Allah’ın takdirini ve dilemesini taşıyabilir. Biz Kuran’ın geneli dikkate alındığında levh-i mahfûz’un tabiat kitabı olduğunu anlıyoruz.

“Demek ki mesele, Kur’an’ın dediğini anlayıp, algılama değil; elde edilen düşünceye Kur’an’dan delil bulma olunca, iş çok farklı noktalara kayıyor” diyor. İyi de bu senin yaptığın. Kuran ne diyor sen ne diyorsun? Kuran kader’le ne anlatıyor sen ne anlıyorsun? Kafana Hıristiyanların kader inancı birtakım uydurma hadislerle girmiş, kafanda yer etmiş, Kur’an’dan delil bulmak adına alakasız 10 ayet meali sıralanmış; sonra da iş çok farklı mecralara kaymış…

“Bu konuda son sözü, söz hakkı kendisinde olan Rehberimiz, Önderimiz, Biricik Efendimiz (sas) söylemiştir. Her ne kadar birilerini bu sözler kesmese de, ben bu sözler karşısında, “Sadakte Ya Resulullah!” demenizi tavsiye ederim. Meşhur Cibril hadisinde (Bu hadis konusunda da çok farklı değerlendirmeler yapılıyor, bu konuda da sorulmuş sorular var, inşallah ona verilecek cevapları başka bir zamana havale ediyoruz) buyurduğu gibi: Vahyin emin meleği Cebrâil (as) Peygamberimiz’e (sas): “İman nedir?” diye sormuş, O (sas) da:“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır.” cevabını vermiştir. (Müslim, Îmân, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 9)” Kader ancak böyle sokma hadisleri itikada sıkıştırarak kabul ettirebilirler. Ama ne gariptir ki bu hadiste sıralananlar Kuran’da da sıralanırken sıra tam ‘kader’e geliyor o yok. O var ama bu sıralamada yok; çünkü bu sıraya sokulursa alınyazısı olarak anlaşılacağı için yok. Kader var ama sadece ‘ölçü’ ve ‘takdir’ anlamında var.

“ Sanki İmam Buhari’yi kabul ediyorlarmış gibi; “Hani Buhari, hani Buhari?” diye soranlara da şunu söyleyebiliriz: İmam Buharî, muhalled eserinde kader bahsine müstakil bir bab açmış ve orada bu konu ile alakalı hadisleri toplamıştır. Hadislerden bir tanesi şudur: “İmran b. Husayn rivayet ediyor: Bir kimse: ‘Ey Allah’ın Resulü! (Şu anda) Cehennemliklerden, Cennetlikler tanınıp ayırt edilebilir mi?’ (Yani şimdiden insanların akıbeti belli midir?) diye sordu. Resulullah (sas) şöyle buyurdu: “Evet, tanınıp, ayırt edilebilir!” Soruyu soran zat dedi ki: ‘Öyleyse niçin çalışanlar, çalışıyorlar!’ Resulullah (sas) buyurdu ki: “Herkes kendisine yaratılan şey için veya kendisine kolaylaştırılan şey için çalışır.” (Buhari, Kader, 8)” Burada bu arkadaşlar gabya farklı inandıkları için gaybtan ses de işitebilirler. Bu yüzden nereden işittiler bilmem ama biz Kuran’a rağmen “hani Buhari?” asla demeyiz. Diyen varsa da münferittir; usulü bağlamaz. Ama Buhari’nin Kuran’a uygun rivayetlerini uygun olmayanlar gibi de görmeyiz. Ama onun güzel hatırı için de Kuran’a uygun olmayan hadisleri hoş görmeyiz. Hele Kuran’da bulamadığımız ‘kader’ algısını uydurma rivayetler bize veremez.

Bir hadis ilim hakkında ‘müminin mirası’ der. İlim âlimin değil, müminin mirası ise herkes yeterli olmalı; dinin doçentliği ya da profesörlüğü olur mu o da tartışılır ya neyse…

İşte anahtar cümleler: İstediğin her iyi şey senin asil, toprak, melek tarafından ve Allah'tan, istediğin her kötü şey ise senin asi, ateş, şeytan tarfındandır. Kötülük Allah'tan değildir; Onun böyle bir sıfatı ya da ismi yoktur. Aksine, "En güzel isimler Allah'ındır" (A'raf 180).


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA GÜNDEMİ Genel 08.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020
HAFTANIN SAÇMALIYANLARI Genel 11.06.2020
İslam'da Güzel Ahlak Genel 03.06.2020