KUR’AN’I TERK EDENLERE ŞEFAAT YOK, ŞİKÂYET VAR!

“Ve [o gün] Rasul: ‘Ey Rabbim!’ diyecek, ‘Kav­mimden [bazıları] bu Kur’an’ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü!’ ” (FURKAN/30)

Kureyş müşriklerini hedef alan bu sözlerin, Hz. Peygamber tarafından Mekke’de mi söylendiği, yoksa ahirette mi söyleneceği tartışma konusu olmuştur. Ayetin siyak ve sibakını, her iki ihtimali de mümkün görenler siyaka daha dikkatli bakmalıdırlar. Zira bu ayetten önce ahiretteki pişmanlıklar sahnelenmektedir…

Bu sözleri Hz. Peygamber’in, müşriklerin tazyiklerinden ve saldırılarından bunaldığı bir anda söylediğini düşünen müfessirler, Nuh Peygamberin, kavmini Allah’a şikâyet edip, helak edilmelerini talep etmesi ile Hz. Muhammed’in bu sözü arasında bir benzerlik kurmakta ve Hz. Muhammed’in de, Nuh gibi, -zımnen- kavminin helakini istediği anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Müfessir Beyzavi ise, Nuh Peygamber örneğini işin içine hiç karıştırmaksızın, Peygamberin bu sözünün müşrik kavmini korkutmak maksadına yönelik olduğunu belirtmektedir: “Bu sözde Peygamber’in kavmini korkutma anlamı vardır. Çünkü Peygamberler (a.s.) kavimlerini Allahu Teala’ya şikâyet ettikleri zaman azap edilmeleri aciliyet kesbeder.” Bu ne biçim mantık? Acilen azap edilmelerini istiyormuş…

Fahreddin er-Razi ise bu sözün arkasından Hz. Peygamber’in, beddua etmeyip beklemeyi tercih ettiğini delil göstererek, bu yorumu geçersiz saymaktadır ki haklıdır. Aksine -başka bir ayetle de sabittir ki- iman etmiyorlar diye kahrolacak kadar merhametlidir.

Mekke toplumunun ezici çoğunluğu Hz. Muham­med’in risaletini tasdik etmemişti. Kureyş kavmi de Hz. Peygamber için düşman idi. Esasen onların, Kur’an’ı reddedişleri ve Peygamberin elçiliğini kabul etmeyişleri yine Kur’an tarafından çok detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.

Allah peygamber olarak seni mi seçti? şeklindeki istihzai soruları; peygamber olarak bir beşer değil de melek beklentileri, “Bu Kur’an’ı değiştir…” şeklindeki taleple­ri; Kuran’ın bilhassa ahiretle ilgili anlatımlarına “bunlar eskilerin masallarıdır” demeleri, atalar kültünü öne çıkartıp atalarının yolundan ayrılmayacaklarına ilişkin kararlılıklarını açıklamaları Kur’an’ı terk etmek değildir de nedir? Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamberin on üç sene süren sabırlı mücadelesi, nihayet 622 yılında hicretle noktalanmış, Medine’de yeni bir dönem başlamıştır.

Kısacası Kureyş başta olmak üzere, Mekke kabile­leri Kur’an’ı kabule şayan bulmamışlardı. Eskiden olduğu gibi bunlar da Peygamberlerini taşlamaktaydılar. Mademki Kur’an Allah katından gelen bir vahiydi o halde mucizeler göstermeliydi: Mesela Muhammed yerden bir kaynak (pınar) fışkırtmalıydı, bir hurmalık ya da üzüm bağı edinmeli ve içinden gürül gürül ırmaklar akmalıydı veya üzerlerine göğü parça parça düşürmeliydi veyahut Allah ve/veya melekler mesela bulutlar içinde karşılarına gelmeliydi veya altından bir ev edinmeliydi yahut göğe çıkmalı, oraya çıktığının kanıtı olarak da bir kitap getirmeliydi! İnsanlığın değil de kendisinin çıkarlarına uygun zenginliklere sahip olmalıydı. O zengin bir kral olmadığı için de getirdiği mesaj terk edilmeye mahkûm oluyordu! (el-mehcur).

Mekkelilerin esas tavırları, vahyin hayatla­rına müdahalesini istememeleri idi. Yaşadıkları cahiliyye hayatını Kur’an’ın ilahi hükümleriyle değiştirmeye yanaşmamaktaydılar. Çünkü heva ve hevesleri böyle istiyordu. Kurulu düzen­lerinin değişmesini arzu etmiyorlardı. Yattığı yerde faizle (riba) para kazananlar artık çalışmak zorunda mı kalsınlardı? Yoksa içki, kumar, zina ile keyfedip bu işlere para harcamak varken bunlardan uzak durup sadaka, zekât, fitreye yani fakirlere mi versinlerdi?

Tıpkı, “Sakın ilahlarınızı terketmeyin; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr’i asla bırakmayın!” diyerek Nuh’a karşı şirk asabiyeti ile karşı koymaya çalışan benzerleri gibi, kendileri de Lat, Menat, Hubel ve Uzza gibi ilahlarına dört elle sarılmaktaydılar. Hem de onların birer taş kütlesinden ibaret sanal tanrılar olduklarını bile bile…

Mekkelilerin durumunun bir benzeri Bakara suresinde Ehli Kitab’a ilişkin olarak şöyle anlatılır: “Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince Ehli Kitab’dan bir fırka. Allah’ın kitabını arkalarına attılar; sanki onu hiç bilmi­yormuş gibi davrandılar.”

Peygamber sonrası saltanata giden yoldaki engelleri bertaraf etmek için Kur’an yapraklarını süngülerin ucuna taktıran Muaviye, Kur’an’ı terk edenlerin ilk değilse de en trajik örneğiydi. Oluk oluk insan kanı akıtılan bu fitneler döneminden sonra, ihtida eden yeni kavimler, kabileler ve bölgeler elinde, Kur’an, eski Zerdüşt, Şamanist, Budist, Neo-Platonist v.b. bir sürü putperest fikirlerin, öğretilerin gölgesine terk edildi. Kur’an, anılan din ve kültürlerin mistik telakki­lerine tabi tutuldu. Kur’an’ı onların anladığı gibi anlamaya mahkûm edildiniz. Kur’an’ın bir zahiri, bir de batını var denilerek anlamları bir o tarafa bir bu tarafa talan ediliyordu. Sıradan halkın evinde ise başucunda duran bir sığıntıydı. Hane halkı onu açıp okumadan saygı duymayı tercih ederek terk etmişti…

Bu yeni dönemde artık Kur’an’da olanın yerine Kur’an’da olmayan ricalü’l-Gayb adı verilen (üçler, yediler, kırklar gibi) ilahlar panteonu kâinatı sevk ve idare ediyor, yağmuru yağdırıyor, rüzgârı estiriyor insanlara ve kâinata hükmediyordu. Artık “ene’l-Hak” diyerek tanrı ile insanın o sonsuz ayrılığı (subhan), aynılığa dönüştürülüyordu (vahdet-i vücud). Subhan olan terk edilmiş yerini vahdet-i vücut almıştı…

İlerleyen süreçte artık Kur’an, uydurulmuş günlük ezkar ve evradın basamağı; hurafelerin istinadgahı, Şaman Türklerin yuğ törenlerine benzeyen cenaze törenlerinin demirbaş malzemesi; yağmur duasına çıkma, mescidlerde koro halinde ilahiler okuma, taze yasin okuma gibi merasimlerin vazgeçilmez akse­suarı seviyesine düşürülüyordu. Günümüzde ise Kur’an bunlara ilave olarak, salt sevap kazandıran bir kıraet olarak algılanmaktadır. Ayrıca, muska, büyü, tılsım, nazarlık gibi İslam-öncesi kalıntılar için de Kur’an alet edilmeye devam edilmektedir. Şeyhler, erenler ayaklarını öptürürken, bu cürüme Kur’an alet ettirilmektedir. Kur’an’ın apaçık mesajlarına değil, sırlı dijital tarafına dikkat çekilmektedir.

Günümüzde özellikle, Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Celaleddin Rumi gibi tasavvuf uluları­nın İslam anlayışı doğrultusunda tipik bir “Türk İslamı” adı altında alternatif bir din oluşturmayı başarmışlardır. Onlar Kur’an’da var mı diye bakılmamış, onların Kur’an anlayışına bakılmıştır. Bu da terk etmenin ahmakçasıdır. 

Bu yeni dinde Kur’an’ın adı var ama kendisi yok; onun yerine, kimi ruhanilerin mistik hezeyanları var. Sistemin kendisi bu uğurda bilimsel tezler(!) geliştire­cek kendi teologlarını yetiştirmiş bulunmaktadırlar. Artık hiçbir siyasinin, devlet başkanının v.s. Kur’an’ın çağın ihtiyaçlarına cevap veremez olduğunu söylemesine gerek kalmamıştır! Egemen sistem Kur’an’ın depolitizasyonu için artık çok fazla efor harcamamaktadır. Teologlar, Kur’an’ın siyasetle hiçbir alakasının olmadığını onlardan daha başarılı anlatmaktadırlar. Kur’an’ı mehcur bırakmanın en bariz sonucu, müslüman toplumların düşünceyi, tefekkürü, akletmeyi, Allah’ın kevni ayetleri üzerinde kafa yormayı tamamen terk etmiş bulunmalarıdır.

Cenneti birkaç köşkle birkaç huriden ibaret görüp istememek ilginç gelmektedir. Cenneti istemeden Allah’ı istemek icat edilmiştir. Bu reformdur. Oysa Kur’an’ı terk etmeyip de ona danışacak olursak bize İbrahim peygamberin cenneti istemesini örnek vermektedir. Cennet de Allah da istenebilir; oraya girecek olan bu istemeyi zaten makul ayarlayacaktır. İbrahim (as) diyor ki: "…Beni nimetlerle-donatılmış cennetin mirasçılarından kıl…” (ŞUARA/85). Madem bir Peygamber hem de Kur’an gibi bir kaynakta bunu istemiştir, iyi niyetle de olsa alternatif aramanın iyi neticesi yoktur.

Zaten Allah oraya girenin memnuniyetini beyan eder: “Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.” (KEHF/108). İki seçenek var; üçüncü bir seçenek istemek gibi bir lüks yok: “De ki: Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine vaad edilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükâfat ve son duraktır.” (FURKAN/15). Zaten oradakiler seçenekle değil keyifle meşguldürler: “Derler ki: Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.” (FATIR/34). “Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu’ bir meşguliyet içindedirler.” (YASİN/55). “Şüphesiz, bu, asıl büyük 'kurtuluş ve mutluluğun’ ta kendisidir.” (SAFFAT/60). “…onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaad olunan cennetle sevinin.” (FUSSİLET/30). “Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar'…” (TUR/18). “Rableri katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden 'içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.” (BEYYİNE/8). “... Orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır…” (MÜCADELE/22).

                                                     11 EYLÜL 2009/YÜKSEL YILMAZ

 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019