BALKANLARDAKİ USULLÜ KUR’AN EHLİ

Yugoslavya Müslümanları, Kur'an-ı Kerim'i tetkik fırsatını ancak 1895'te Miçolyubibratic adlı bir Hıristiyanın yapmış olduğu çeviriyle yakalayabildiler. Beklenildiği üzere bu çeviri, gerek çeviri dili ve gerekse kavramların kullanımı açısından ciddi yanlışlıklar taşıyordu. Zaten her yerde benzeri sorunlar hep var olmadı mı?

Nihayet 20. yüzyılın başında Yugoslav Müslümanları Kur'an'ı anlayarak okumak konusunda gösterilen çabaları engellemeye çalışan geleneksel bir tepkisellikle muhatap oldular. Öyle ya “kurcalamaya gerek yok böyle gelmişse böyle gider” diyen beyinsizler her yerden çıkarlar.

Kur'an'a yaklaşım konusunda Müslüman düşünürler iki kanada ayrıldılar. Bir tarafta zaten devam ede gelen din kültürünü kurum olarak devam ettirmek isteyen, bundan nemalanan Me'sur taraftarları (gelenekçiler) vardı. Bunlar dine her ne karışmışsa tümüyle birlikte çorbaya da dönse sahip çıkan hurafeci, bid’atçi, körü körüneci,  diğer tarafta ise “dur bir dakika, bakalım doğru mu?” deyip dedekte eden, meseleye ölçülü yaklaşan rey taraftarları (usulcüler) vardı.

Rey taraftarları, genellikle Müslüman dünyaya çığ gibi temkinliliği aşılayan Afgani, Abduh, Meraği ve Menar Okulu'ndan destek alıyorlar; elemanlarını Ezher'e tahsil için gönderiyorlardı. Onlar Kur'an tefsiri ve çevirisiyle ilgilenerek dikkatleri geleneksel kültürün olumsuzluklarından, hurafe ve bid’atlerden kaydırıp Kur'ani hakikatlere yöneltiyorlardı. Ama Kur'ani kavramları ve usulü yeterince kuşatamamış olmanın birikimsizliği ile yer yer hatalara düştükleri de oluyordu. Zira onların öğrenciliği de henüz bitmemişti. Bir Afgani’nin ya da Abduh’un çeyreği bile olmak öyle her babayiğidin harcı değildi… Fakat bırakın onlar gibi olmayı, onların peşinden gitmek bile bir şuur timsali olmak demekti.

İlk dönemlerde onlardan biri olan Şükrü Alagiç’in (d. 1881 –ö. 1936), 1926–1933 yılları arasında kaleme aldığı 5 ciltlik tefsiri önemli bir çalışmaydı. Tefsirinde ayetleri Arapça metniyle verdikten sonra bu metinlerin Latincesini de yazmış ve Latincesi üzerinde dilbilim çalışmaları (transkripsiyon) yapmıştır. Sonra da metinlerin tefsirli çevirisine geçilmiştir. Bu konuda Alagiç, görüşünü şöyle ifade etmektedir: "Çoktandır Kur'an’ın dilimize çevrilmemiş olmasının eksikliği duyulmaktadır. Bunun üzerine ben, 10–15 yıldan beri düşünüyorum, ama hiç bir zaman karara varamamış ve bu işe başlamaya girişememişimdir. Çünkü Kur'an'ın özel metnini tefsirsiz çevirmek, bence anlaşılamaz kalmakta, hatta yanlış bile anlaşılabilmektedir.”

Alagiç'in tefsirinin ilk üç cildi, Sarayova'daki İslam Camiası Yüksek Riyaseti tarafından neşredilmiş; 4. cildi ise “Glasnik” dergisinde yayınlanmıştır. Bu dört cilt 552 ayeti kapsamaktadır. 5. cilt ise el yazısı halinde tamamlanabilmiştir. Alagiç'in gerçekleştirdiği Amme Cüzü'nün çevirisi de ayrıca basılmıştır. Kur'an ayetlerinin tefsirli çevirisi şeklinde yapılan bu çalışma, Boşnakçada ilk önemli Kur'an çevirisi çalışması olmuştur. Alagiç, tefsirini yaptığı ayallerde bütüncül yöntemi yakalamaya çalışmış, kavram ve konuların değerlendirilmesinde Kur'an bütünlüğüne önem vermiştir. Değerlendirmelerinde “Menar” tefsirinden oldukça yararlanmıştır.

Müslümanlar duyumdan okumaya yönlendiriliyordu. Hem de hurafeyi değil, Allah’ın mesajlarını okumaya. Alagiç, 1911 yılına kadar Arapça öğretmenliği, 1911’ den sonra da Arapça profesörlüğü yaptı. Camilerde vaazlar verdi. Vaazlarında halka İslam'a has olmayan yanlış alışkanlık ve törelerden arınmayı öneriyordu ve İslam birliğini savunuyordu. Sıkça Kur’an ayetleriyle misaller vererek Müslümanları ilahi mesajlarla buluşturuyordu. Görüşlerini destekleyen birçok eseri Boşnakçaya çevirdi. Alagiç'in görüşlerine "Me'sur" taraftarları karşı çıkıp ilhamlarda bulunmuşlardı ve ancak Alagiç'in ölümünden sonra eserleri anlaşılmaya ve aranır olmaya başlamıştır.

1913' de Yugoslavya Reisü'l-Ulemalığı'na seçilen Hacı Mehmed Cemaleddin Çauseviç (d. 1870–ö. 1938), 1937 yılında bir Kur'an meali yayınlamıştır. Çauseviç, 17 yıl İstanbul'un değişik medreselerinde eğitim gördü. Gazetecilikle uğraştı. Polis kovuşturmasına uğrayınca, dostları onu Yemen'e gönderdiler. Daha sonra Mısır'a geçti ve Müftü Muhammed Abduh ve onun ıslahatçı çalışmalarıyla yakından tanıştı. 1903' te Bosna'ya dönen Çauseviç, 1909'da Şeriat Mahkemesi Okulu'nda profesörlüğe başladı. 1913' te de Yugoslavya Müslümanları Reisü'l-Uleması seçildi.

Yugoslavya Müslümanları arasında gazeteciliğin sevilmesinde öncülük etti. “Trik”, “Muallim” ve “Misbah” adlı İslami dergiler çıkarttı. Müslümanların önemli etkinliklerini oluşturan Gayret adlı derneğin kuruluşuna katıldı. Daha sonra birçok derneğin kurulmasına yardımda bulundu. Boşnakçaya telif ve çeviri eserler kazandırdı. Çauseviç'in “Kur'an Meali”, daha ziyade Türkiye'de Ömer Rıza Doğrul'un “Yüce Kur'an ve Açıklaması” adlı mealin Boşnakça çevirişiydi. Kendisi bu meal çalışmasında yer yer bazı ayetlerin tefsirinde bulunmuştur. Ama müellif tefsir düşüncesi geleneksel tefsir ekolünde olduğu gibi, ayetler parça parça işleniyor, Kur'an bütünlüğüne dikkat edilmiyor ve bazen kesin nassa aykırı bazı rivayetlere değer verilebiliyordu.

Yine 1937'lerde Ali Rıza Karabey'in Arapçadan çevirdiği bir “Kur'an Meali” neşredildi. Tefsirle ilgili önemli çalışmaları olan Boşnak müelliflerden birisi de Muhammed Tufo’ dur. (d. 1882–ö. 1938). 1908 yılında Şeriat Mahkemesi Okulu'nu bitiren Tufo, atandığı Kadılık görevinden istifa ederek kendini eğitimciliğe adadı. 1916'da İstanbul'da ihtisas yaptı ve “ruus” denilen profesörlük diploması aldı. Yugoslavya İslam Birliği Örgütü'nün en faal üyelerinden biri oldu ve bu örgütün çıkardığı gazetenin başyazarlığını yaptı. İslam Birliği Örgütü'nün yayın organı olan Glasnik gazetesinde tefsirle ilgili makaleleri yayınlandı. Daha sonra bu makaleleri, Tefsir Bilimleri ve Usul-i Tefsir adlı kitabında topladı. O, özellikle Kur'an'dan aracısız yararlanma yöntemleri üzerinde durmuştu. Örneğin okumayı bilen birinin herhangi bir kitap bulup o kitapta nelerin yazdığını başkasına sormak zorunda olmaması gibi, Kur'an metnini okuyanların da belirli kurallara uyarak Kur'an'ı başkalarına sormadan anlayabilecekleri bir düzeye ulaşmalarını istemektedir. Muhammed Tufo'nun tefsir bilimlerinden aktardığı kuralları, kutsal metinle karşılaşan ve onu anlayamayan fakat bu metni açıklayabilmek için belirli kural ve kaidelere dayanarak metnin sırrını çözmek isteyenler için çok önemlidir.

Tufo, tefsir usulünün klasik konularında geleneksel yaklaşımlardan kurtulamamakla birlikte, dikkatleri sistematik bir kavrayışın gerekliliğine yöneltmiş, Kur'an'ın konularını kendi aralarında tasniflemiş ve ayetlerin bu tasnifleri gözeten bir bütünlükle değerlendirilmesini istemiştir. Tufo, Kur'an'ın korunmuşluğuna ağırlık verir. Arapça bilmeyenler tarafından anlaşılabilmesi için motamot tercümenin mümkün olmayacağını belirterek tercüme edilmesi lehinde görüşlerini ortaya koyar. Kur'an metninin tekrarlanılamaz özelliğinin sadece Arap dilinin özelliklerinden oluşmadığını, aksine vahyedilen sözlerin gerçekçiliğinde ve sadece bundan değil kendisi de mutlak bir gerçek olanın vahyettiği gerçeklerin özünden kaynaklandığını vurgular. Ve Kur'an metninin olağanüstü ve tekrarlanamayan güzelliklerini oluşturan olgular hakkında: "Arap dili canlı varlıklar dilidir, sembolik resimler dili, metafor ve allegori dilidir. Bundan dolayı vahy düşüncesini kendi somutluğundan çıkararak yansıtma gücü vardır. Hiçbir zaman oyulmuş, çizilmiş veya kazılmış ve arınmış halde verilmemesine rağmen onu o şekilde tasvir etmek gerekir Arap dili kendi fiil türleriyle geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman arasında sert bir ayırım yapmamaktadır. Arap dilinde şimdiki geçmiş zaman ile dili geçmiş zaman sürekli bir şekilde gelecek zamanı şekillendirmektedir. Böylelikle Arap dilinde kullanılan fiiller sürekli olarak aktüel oldukları gibi, geçmiş ve gelecek zamana da aynı şekilde açıktırlar. Arap dilinin ruhsal gücü genelde ilahi özelliği olan sözlerde görülebilir. Esas fiil şeklinin süreğen ve değişken olmayan ritminde de gizlenmektedir. Örneğin "f, a, l" fiili ilahi mesaj taşıyan sözlerin temel anlamlarını korumaktadır. Sonsuz devrim cümleleriyle Arap dilinin morfoloji-semantik bünyesi ilahi mesajlara sonsuz bir olanak sağlamaktadır" der.

Tefsir usûlü üzerine çalışmaları olan bir diğer müellif de Mehmet Hancic’tir (d. 1906–ö. 1944). 1933' de Ezher'den mezun olmuştur. Gazi Hüsrev Bey Medresesi'nde tefsir dersleri vermiştir. 1944'te komünist doktorların yaptığı çok basit bir ameliyatla hayatı sona ermiştir. “Tefsir ve Hadis Bilimlerine Giriş” adlı bir kitabı bulunmaktadır. Hanciç'ten önce medresede tefsir usulü Arapça olarak okutuluyordu. Bu konuda Hanciç'in Boşnakça yazılan kitabı kolaylık sağlamıştır. Ancak Hanciç'in tefsir anlayışı maalesef gelenekseldir.

Kur’an ehli Balkanlarda nasıl Afgani’lerin izini taşıyorsa, daha birçok ülkede ve Türkiye’de de taşımaktadır. Afgani’nin Mehmet Akif Ersoy gibi nice kıymetli izleri Osmanlının yıkılışından beri gitgide artmak üzere hep var oldu. Onlar en büyük çığır olan “terk edilen Kur’an’a dönüş”ün bayraktarlarıdır.

 

                                                                  07.10.2009/YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019