ALGIMIZIN KURAN’LA ALAKASI(ZLIĞI)

Biz muslimun olarak hangi coğrafyada isek o coğrafyanın algısına sahip olmuşuz. İslam önceki ümmetlere her gelişinde batıl egemen algının karşısında olmuştur. İnananlar bu algıyı değiştirmenin mücahedesini vermişlerdir. İslam son olarak geldiğinde de var olan büyü, şefaat, cin, mucize gibi aşırıya çekilen unsurları ya çürütmüş yahut asıl olarak ne olduğunu ortaya koyarak mutedil konumuna çekmiştir. İslam algımız kaderciliğin ve bilimciliğin tuzağından kurtulup İslama uygun hale getirilmelidir.

Sünnet algımız Kuran’a uygun mudur?

Müslümanlar arasındaki sünnet algısının kesinlikle Kuran’la alakası yoktur. ‘Resulullah’ın sünneti’nin Kuran’daki karşılığı "usvetun hasenetun" yani “güzel örnek” ifadesidir. O güzel örnek olurken emredileni yapıyor ve nehyedilenden uzak duruyor; bu durumda emredileni yapmak Resulullah’ın sünnetidir ve tabi nehyedilenden uzak durmak da öyle. İşte bu misal fıkhın Kuran’dan uzaklaşmasının tipik bir örneğidir. Çünkü “sünnet” sözcüğünün fıkıhtaki anlamı Kuran dikkate alındığında sıkıntı doğuyor. Kuran’da 14 defa sünnet, 2 defa da sünen olmak üzere 16 kez geçen bu kelimenin hiçbiri, Kuran’da Allah Resulüne atfedilerek kullanılmaz. Tüm kullanımlar Allah’a atıftır ve "sunnetullah" yani ‘Allahın sünneti’ şeklinde ifade edilirler. Allahın sünneti, Allahın sisteminin değişmezliğini ifade eder. Şu hale bakın ki ‘sünnet’ denince Kuran’da anlaşılandan koparıldık. Esasen daha birçok sözcük için bu durum söz konusu olduğundan zannedilenden durum çok daha vahimdir.

Eğer ille de ‘Peygamber sünneti’ aramak isterseniz ‘Peygamberin sünneti’ anlamında bir ifadenin, peygamberimiz ve sahabe döneminde kullanıldığına dair eski ve sahih bir kayıt yoktur. Terim olarak bugün bu ifade olumlu ve olumsuz olarak “gidişat”, “yol”, “çığır”, “uygulama”, “gelenek” anlamlarında kullanılır. Bu ifade sonradan inanç dünyamıza girdiği ve Kuran’da hiç geçmediği halde sonradan yüklenen bir anlam kazanarak Kuran’dan sonra ikinci sıraya oturmayı başarmıştır. Ne gariptir ki Kuran’da hiç geçmeyen bir şey en önemli ikinci şey olarak ölçü olmuştur.

“Ayet ve sünnet dinde iki asıldır” denilerek bir kopuş söz konusu olmuştur. Böylece itikatta Allah’ın Resulü Allah’a paralel hale getirilmiştir. Sünnet Kuran’a şerik koşulunca otomatikman Resulullah da Allah’a şerik koşulmuştur. Nihayet derin âlimler oldukları iddia edilenler “Muhammed eşittir Allah” demeye kadar işi vardırdılar. Oysaki Allah bize Ahzab suresinin 21. ayetinde de olduğu üzere peygamberi örnek almamızı tavsiye etmektedir: “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”

Ahzab suresinin 45-46. ayetlerinde Allah, peygamberin sıfatlarını sayarken şöyle der: "Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik".

Tüm peygamberler Allah’a davet etmiş ve asla kendine davet etmemişlerdir. Şimdilerde ise ya bir mezheb ya bir tarikatta ya da bir cemaatte davet mutlaka söz konusudur. Bizim davetimiz Allah’ın daveti olan ‘dar-es selam’dır; yani Allah’ın yolu. Öyleyse bu yola çağırarak diyeceğiz ki: Sen bana değil, fıtrata yani kendine gel. Nitekim vahiy, o tertemiz olan fıtrata göredir; o fıtrat da vahye göre.

Allah, Enam suresinin 151-153. ayetlerinde 10 esas üzerinde durduktan sonra diyor ki: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”

Şefaat algımız Kuran’a uygun mudur?

Müslümanlar arasındaki şefaat algısının kesinlikle Kuran’la alakası yoktur. Başka kaynaklara bakarak şefaat algınızın uygun olduğunu düşünüyorsanız bir de Kuran’a bakın bakalım. ‘Ahirette şefaat’ kavramı Kuran’ın her yerinde olumsuz geçtiği halde inanç dünyamızda Kuran’daki gibi değildir. Kuran’da 25 yerde geçen şefaat kavramının Kuran’ın hiçbir yerinde olumlu geçmemesi, hatta 23 yerinde doğrudan olumsuz geçmesi ve 2 yerde ise dolaylı olarak olumsuz geçmesi düşündürücüdür. Hal böyleyken sonradan inanç dünyamızdaki değişikliklerle şefaat konusunda Allah’a ortak şefaatçilerin ve Kuran’a ortak kaynakların ve rehberlerin bulunması hakka uygun algımızı Kuran’dan koparmıştır. Zumer suresinin 44. ayeti “şefaat sadece Allah aittir” dese bile sadece Allah’a ait olmayacak, peygamber ne güne duracak hatta şehidler, çocukken ölenler, hamile ölenler, suda boğulanlar, peygamber varisi âlimler bile şefaat edecektir. Sadece Allah şefaat etmeyince imtiyaz ve tenakuz doğar. Tenakuz müşriklerde olan bir müsamaha oluğu halde dinimizin içine sokulmuştur.

Kuran’ın sadece Allah için kullandığı bir kavram başkaları da ortak edilerek gelmiş dinin temeline oturtulmuştur; böylece el açılacak ve medet umulacak ‘tek merci’ yoktur. Yüceltilmiş başka kutsallara da el açmanın yolu işte böylece bulunmuştur. Kuran’ın hiç anmadığı merciler icad edilmiştir.

Allah Resulünün adıyla yola çıkıp onu yüceltirken kendi egosunu da yüceltenler başka sizi şirke sokarlar. Uydurulan değil, indirilen İslamı yaşayın ki şefaat beklenilen Peygamber şikâyet etmesin: "Ve (o gün) Rasul: "Ey Rabbim!" diyecek, "Kavmimden (bazıları) bu Kuran'ı hariç bıraktı” (Furkan: 30).

“Mehcur” sözcüğü “metruk” anlamına gelmez; “metruk” tamamen ‘terk edilmiş’ demektir. “Metruk” olsaydı müşrikler kastedilirdi. Bunlardan başka yine kurban Allahın emridir; sünnet değil. Yolculukta namaz kısaltılmaz, tam kılınmalıdır. Sadaka farzdır; sünnet veya müstehab değil. Tilavet, biyolojik okuma; kıraat ise, akıl, zihin, irade, beyinle meşguliyetle okuma yani Allahın ne demek istediğini Kuran’dan öğrenmek istemektir.

Kader algımız Kuran’a uygun mudur?

Müslümanlar arasındaki kader algısının kesinlikle Kuran’la alakası yoktur. Kuran’da geçen kader sözcüğü “ölçü” veya “takdir” anlamında olup “yazgı” ile alakalı değildir. Amentüde olduğu söylenen “kadere iman”ın Kuran’da olmamasının nedeni ilmihallerdeki algının yanlış olmasıdır.

Allah’ın ezelden yazmadığı şu ayetten de bellidir: “O, (Allah) hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır” (Mülk: 2).

Bu yazının alınyazısı olmadığı bellidir: “Bizim için bu dünyada da, ahirette de iyi ve güzel olanı yaz, biz Sana yöneldik” (Araf: 156).

İyi ise iyi yazılmış, kötü ise kötü yazılmış emek olduğundan yazma işi, Allahın o iş için izin vermesidir. “Ben Risalet'le Kitabı gönderdim, kim hakikati isterse bulur” (İnsan: 29). Allah size o yolu göstermeyi dilemedikçe sizin onu dileyemeyeceğinizi ve yolu gösterdikten sonrasının artık size kaldığını söylüyor. Bu öğütlerden yararlananların Allahın istediğini istemiş olacağından söz ediyor. Dileyeni rahmetine kabul eder; ama zalimler için bu ve öteki dünyada şiddetli bir azap hazırlamıştır. Elçi kendi toplumunun diliyle açıklamaları ilettikten sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir.

“...Allah isteyen kimseyi kendi tarafına alır ve doğruya yöneleni de kendine yönlendirir" (Şurâ: 13). Âyetlerdeki ‘yeşâ'nın faili olan o zamiri ‘men’ çoğu meallerde Allaha raci olarak gösterilir. Meşiet ifade eden ayetlere baktığımızda ‘kimi dilerse’ değil, ‘kim dilerse’ anlamındadır.

Allah ilahî öğretiyi apaçık mesajlar şeklinde indirdiği için doğru yola ulaşmayı isteyenin doğru yola yöneleceği buyruluyor. Ayette Allah ‘istediği kişiye hidayet eder’ değil, ‘isteyene hidayet eder’ denmektedir. Sapmayı dileyeni saptıran da, O'na yöneleni kendisine yaklaştıran da Allah'tır. ‘Allah dilediğini saptırır' diye mana verilmemelidir, "dileyeni saptırır" şeklinde mana verilmelidir. Allah, ‘isteyene’ hidayet eder, ‘isteyeni’ de dalalette bırakır. Allah’ın dilemesinin tercihimize göre olması ahrette kendi kendimizle yüzleştireceği içindir. Allah, neyi hak ediyorsak onu verir. “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir" (Necm: 39-40).

Allah, istediğine tabi ki hidayet eder ve etmeğe gücü yeter ama hidayet istemeyene neden istesin ve hidayet isteyene neden istemesin? O adildir ve kalpleri bilir. Allah sizin musibete uğramanızı istemez; ama siz ille de isterseniz yani onun yarattığı doğal kanunlara muhalefet ederseniz musibet gelir ve aslında siz musibete gidersiniz. Allah yerçekimini düşmeniz için yaratmamıştır. Allah dişlerinizi taşları ısırmanız için yaratmamıştır. Allah soğuğu üşütüp hasta olmanız için yaratmamıştır. Ama siz bu yaratılan doğa kanunlarına uymazsanız başınıza gelecek olan da Allah’tandır. "Allah'ın izni olmadıkça (insanın) başına hiçbir musibet gelmez. O halde, kim Allah'a inanırsa kendi kalbini (bu hakikate) açmış olur ve Allah her şeyi bilendir” (Teğabun: 11).

Her şeyin olması Allah’ın onayı iledir. Onlardan her birine kazandıklarından pay vardır. Her birinin payı kazandıklarıyla ilişkili olduğuna göre Allah'tan istekte bulunmak yetmez; çalışmak da gerekir. Kul kâsib (isteyen), Allah ise Halık’ tır (yaratmakta olan).

Dikkat! Yazılan olmuyor; olan yazılıyor…

                                                              25.03.2014/YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020
HAFTANIN SAÇMALIYANLARI Genel 11.06.2020
İslam'da Güzel Ahlak Genel 03.06.2020
Torus Nefesi Nedir ? Torus Nefesi Teknikleri'ni Nasıl Uygularız ? Genel 20.05.2020