DİYANET DAHA CESUR OLSUN

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Ramazan ve Kur'an” başlığı altında 09.08.2010 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesinde, “Kur’an’ın inmeye başladığı ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin içinde yer aldığı, rahmet ve bereket mevsimi bir Ramazan ayını daha idrak etmenin huzur ve mutluluğu içindeyiz” (1) şeklindeki giriş cümlelerinde bizim gelenekçileri uyardığımız uyarıyı hak ediyor. Diyanet İşleri Başkanı Kadir Gecesi’ni her Ramazan ayı içinde kutsal bir gece mi sanıyor? Vah başımıza gelenler… Fakat televizyonda açıkladı bunu. Aslında biliyor Kadir gecesinin Kur’an’ın inmeye başladığı o gece olduğunu. Fakat bu şuuru yazısına yansımıyor.

Bu hep böyle oluyor: Şubat ayında Mevlid kandili vesilesiyle Kahire’de açılan Selahaddin Eyyubi Uluslararası Türk Okulu’nda düzenlenen etkinlikte 590 öğrenciye hitabederken, “…Önce Kur’an gelip o Peygamberi bize tanıtmadı. Önce biz Peygamberimize inandık. Ona güvendiğimiz için Kur’an’ı Kur’an bildik. Peygamberimiz onu açıkladı. Kendi hayatıyla onu bize gösterdi. 14 asırlık mirası yok sayarak Kur’an ayetlerinden dini anlamaya kalkarsak, bugün modern dünyanın yaptıkları yanlışlardan bizler nasiplenmiş oluruz.” (2). Buna tam olarak katılmak mümkün değil.Acaba gazeteciler yanlış kaydetmiş olabilir mi?’ diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Zira biraz araştırdığımda Sayın Başkan’la hemfikir sonuçlar elde ediyorum. Haber doğruysa katılmayışımın nedeni şudur:

Kur’an’ın muhatablarını “ilk muhatablar” ve “sonraki muhatablar” şeklinde iki kısma ayırabiliriz. Sonrakiler de kendi aralarında mesela “ilk muhatabla muhatab olanlar” ve “ilk muhatabla muhatab olmayanlar” ya da mesela günümüzdekiler için “modern muhatablar” şeklinde bir ayrım yapılabilir. Sayın Başkan gibi bir modern muhatabın ne haddine “Önce Kur’an gelip o Peygamberi bize tanıtmadı…” demek? Onu nerde gördük de önce ona inandık? Hayır, biz modern muhatablar olarak Kur’an’a bakınca mucizesinin ve mükemmelliğinin tesirinde kalıyoruz. Bunu bir beşer yazamaz diyoruz. Zaten başka inançlardan gelip Müslüman olanlar da Peygamberimizi tanımadan Kur’an’ın tesiriyle Müslüman oluyorlar. Hidayet Kur’an’da geliyor. Zaten Peygamber muhatablarına da tesir edemiyor, Kur’an’dan ayetleri okuduğunda hidayet gelirse sonuç alıyordu. Hz. Ömer’in nasıl Müslüman olduğunu hatırlayınız. Hem de ilk muhatab olduğu halde Kur’an’ın sözlerini işitince etkilenmişti. Şu halde bu ifade hem de Diyanet İşleri Başkanı olan bir modern muhataba yakışıyor mu? Devamı daha kötü: “Peygamberimiz onu açıkladı” derken hadislerle ayetleri açıklaması kastediliyorsa bu makamından da büyük bir gaftır. Ama elbette yaşayarak onu ilk muhatablara göstermiştir. 14 asırlık mirasın tarihi değeri var diye içindeki hurafeleri de almak zorunda değilim. Yıllanmış da olsa şarap haramdır. Mademki din Maide suresinde de geçtiği üzere daha Resul’ün sağlığında tamamlanmıştır, elbette dini yalnızca Kur’an ayetlerinden anlayacağız.

Fakat yine de internetteki resmi sitesi dışında televizyonda şahsi açıklamalarını izlemeden hakkındaki olumsuz düşüncemi gözden geçireyim dedim. O da nesi? Gayet iyi. Bu yazılanlardan yola çıkarsak neredeyse tam tersine… Öyle hurafeci biri değil. Aslında biliyor Kadir gecesinin Kur’an’ın inmeye başladığı “o gece” olduğunu… Fakat sitesinde yazılanlara neden yansımıyor?.. Hani bazen adını burada zikretmek istemediğim bazı müftülerin tartışmalarımızın sonunda özellikle biz bizeyken “yahu aslında haklısınız, ama anlayın işte cemaate bunu açıklayamıyoruz, cahilane tepkileri olabiliyor…” diyorlar ya bize. Sonra biz de cevaben diyoruz ya, “biz de gerçekleri söylediğimiz zaman da size gelecek tepkileri biz alıyoruz…” Bilgisiz halkın şu sorusuna ne diyeceğiz peki: “Madem doğruyu söylüyorsunuz Diyanetçiler neden başka türlü söylüyorlar o zaman?..” Ne diyelim peki? “Sizden korkuyorlar” mı diyelim?

Ona göre, “Ramazan, iftar sofrası misali sahip olunan nimetleri paylaşmanın, hayırda yarışmanın, yaraları sarmanın, düşeni kaldırmanın, insanların derdiyle dertlenmenin içtenlikle ve ibadet duygusu ile yaşandığı bir aydır.” Diğer aylarda içtenlikle ve ibadet duygusuyla nimet paylaşmak, hayırda yarışmak, yaraları sarmak, düşeni kaldırmak, insanların derdiyle dertlenmek olmuyorsa, vah bizim halimize –ki zaten öyle- on bir ay boyunca atalet, bencillik, hayırsızlık, yardımsızlık, şefkatsizlik hâkim… Bütün bunlar için Ramazan ayını mı bekleyeceğiz?.. “Ramazan ayında ihtiyaç sahiplerinin yanında olmak, sıkıntı içinde olan insanlara yardım elini uzatmak…” diye bahsettiği zaten her zaman yapılması gereken vicdani yardımlardır. Ramazan ayını yardımseverlik ayı olarak telakki etmek diğer aylardaki bencilliğimizden kaynaklanmaktadır. İbadet açısından Ramazan ayının tek münhasır özelliği farz olan savm (oruç) ayı olmasıdır. Aslında bunu kendisi de biliyor…

Diyor ki, “Milletimiz asırlardır bu coğrafyada Ramazan’ın getirdiği bereketten yararlanmayı bilmiş, dostluk, kardeşlik, komşuluk ve misafirperverliğin en güzel örneklerini bu ayda sergilemiştir.” Diğer aylarda sergilememekle sanki halt ediyormuşuz gibi…

“Ramazan Kur’an ayıdır…” derken işte burada ani bir fren yapmak gerekiyor. Kur’an’ın hiçbir sayfasında Ramazan ayının Kur’an ayı olduğuna ilişkin bir ifade yoktur. Aksine Kur’an bizim değil her ayımızı, değil her haftamızı, her günümüzü doldurmalıdır. Zira Kur’an’a aykırı tek bir ameli on bir ayda bir gün bile yapmamız caiz değildir. Çünkü Kur’an bizim her anımızı kuşatır ve bir an bile sorumluluklarımızdan kopamayız.

“…bu ayda Hazreti Peygamberin sünnetini, güzel ahlâkını ve örnek hayatını daha yakından tanımaya, bilgimizi artırmaya çalışmalıyız.” Ama bu ayda. Ona göre… Sayın Bardakoğlu’nun pekâlâ iyi bildiği bu konu buraya da yansımıyor. Bu durumda sitedeki yazılarına mı güvenelim, televizyondaki konuşmalarına mı?

Sayın Başkan’ın, “…rahmet ve mağfiret ayı…” olarak nitelediği Ramazan ayında ihlâssız bir şekilde istiğfar eden biri, Ramazan dışındaki mesela pek övülmeyen zavallı (!) Rebiülâhir ayında pişman olarak ve istiğfarını bozmayarak tövbe etse gene mi Ramazan ayındaki istiğfarı önemli olacaktır? Kur’an’dan da bellidir ki Allah aylara ya da haftalara değil, kalplere bakıyor. Gerçekten pişman olmuşsa affediyor…

Sayın Başkan Ramazan ayının “…başta ülkemiz insanı olmak üzere, tüm inananlar ve insanlık için hayırlar getirmesini, insanlığın dirlik ve düzenliğine, barış ve esenliğine vesilesi olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum” diyor ama, hayır. Bu Ramazanlar ümmete de insanlığa da bu haliyle katkıda bulunmuyor. Sünni ve Şiiler arsında kan gövdeyi götürüyor… Birbirlerini tekfir edenlerin haddi hesabı yok… Ümmet paramparça olmuştur. Bayramlarda bile Müslüman cemaat ve tarikat liderleri nefs-i emmarelerini bir kez olsun yenip de birbirlerinin malikânelerine bayramlaşmak için gitmemektedirler. Hepsi tebrikleri kabul eden birer yüce merciidirler. Hepsi ellerini öptürmeye beklemektedirler. Kime gidilirse diyecekler ki, “Bak Falanca Hazretleri Filanca Hazretlerini kabul etmiş, demek ki Falanca Hazretleri daha büyük evliya…”

Farsça “oruç” sözcüğü bile Kur’an’daki “savm” sözcüğünün yerini almıştır. Terminolojimizde Kur’an’ın yeri yoktur. Kur’an’daki “Nebi” ye bile Farsça “Peygamber” demeye, Kur’an’daki “salât” a bile Farsça “namaz” demeye daha çok alışığız. Özgün kültür ve gelenekler dinimizden çok bizi donatmış, dinimizin içine girerek hurafe ve bid’atları sokmuş, uydurma rivayetler ve keyfi içtihatlar sebebiyle sokulduğu yerde barındırılmıştır.

Sahurda ve iftarda tıka basa yemek içmek öğretilmiş ki gündüzün sıkıntı çekmeyelim. İyi de açlık ve susuzluk çekmeyeceksek nasıl empati yapıp şefkatimizi artıracağız? Sigara içenler zaten eyvahlık… Garibanın açlığını düşünmek de neyin nesi? “Akşam olsa da bir sigara yaksam” diye bekliyor… Savm ibadeti insanları daha çok sabırlı edeceğine, bir ibadet değil de salt açlıktan müteşekkil olduğu için aksine öfkeli yapıyor: “Git işine zaten oruç başıma vurmuş kafanı kırdırma bana…” Oruç başa vurup insanları sinirlendiren ve kavgayla sonuçlandıran zararlı bir şey midir yoksa sen mi ot kafalısın?.. İftarda midesini iyice doldurduğu için 33 rekât teravih egzersizleriyle midesini rahatlatıyor. Allah Resulü böyle mi yapmıştır? Bu onun için çok da önemli değil çünkü herkes böyle yapıyor ve bu da ona yetiyor… Diyanetin mealinde bile ayet, “…beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin…” (3) dediği halde bizde maalesef ayırt edilmeden ezan okur. Tedbirli olalım derken ayete bile uymuyoruz. Bir şey yapalım derken elimize yüzümüze bulaştırıyoruz…

Kur’an’a göre “israf haramdır” (4), ama bunlara göre hem de din adına olursa haram değildir. Her cumaya bağlayan gece, kutsal geceler ve bir ay boyunca Ramazan ayı geceleri cami şerefelerini donatan ve camilerin diğer bazı muayyen yerlerindeki ışıklar sürekli yanar dururlar. Hele camileri süsleyen mahyaların ışıklarının israfı… Bu ışıklara giden israf yerine elektrik borcunu ödeyemediği için icralık olan dar gelirlilere yardım edilsin. Hayır, yok o 11 ayın sultanı… İlle sultan olacak bir ay arıyorsan hayatın boyunca en takva olduğun tövbekâr bir ayın varsa odur sultan… Bugün hala tövbekâr değilsek ömrümüzde tek bir ay bile sultan değil demektir. Anlamını yani mesajı bile bilmeden alelacele bir okumadan müteşekkil bir teravihle tatmin olmak ona yetiyor… Ayet Fatiha suresi’nde, “ancak senden yardım dileriz” dediği halde, bu zavallılar Oruç Baba türbesine giderek ortak koştukları o aciz ölüden medet umarlar… Kur’an’a göre Resulullah (as) hayatında bir kez olsun bayram namazı diye bir şey kılmış mıdır? Hayır… Diyanet bunları biliyor. Fakat bundan bahsetse cemaat hesap soracak…

Bakalım hele, Ramazan ayından aldığımız terbiye sonraki aylarda da devam ediyor mu? Fakirler, yetimler, yoksullar hala aklımıza geliyor mu? Borçlulara hibeler yapılıyor mu? Para önemini yitiriyor mu? Empati yapılıyor mu? Tevazumuz artıyor mu? Göbeğimiz azalıyor mu? Sofraya oturduğunuzda aç olanlar düşünülüp sofradan doymadan kalkılıyor mu? Nefsin hala terbiyesiz olduğu görüldüğünde Ramazan ayı dışındaki günlerde savm edilmeye devam ediliyor mu?

Diyanetin mealinde bile ayet, Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder (5) buyurduğu halde âlim müsveddeleri orucu bozanlar hakkında 61 gün ceza orucu icad etmişler. Amaç caydırıcı olmak, ama sonuç Kur’an’la alakasız bir icad. Hem de apaçık beyana rağmen bu ne cüret?.. Sanki çözüm bulmuş gibi. Diyorsun ki, hayır, kaç gün tutamadıysa o kadar gün tutacak. Bu sefer de “bile bile oruç bozanlar için” diyor. Yahu bu ne acınası bir mantık yürütmedir… Bile bile oruç bozulur mu? “Ya bozarsa?..” diyor bu sefer. Yahu olmaz, bozamaz, hem de bile bile bozamaz, asla bile bile bozamaz… “Yahu” diyor, “adam bozdu, ne olacak, diyelim ki bozdu, buna rastlıyoruz biz.” Sanki bir Müslümandan değil de başka birinden bahsediyormuşuz gibi sürüp gidiyor… Özellikle “bozamaz” diye sözü uzatıyorum ve sonunda asıl bomba patlıyor: Kur’an’da 61 gün diye bir ceza yok, bile bile bozma da yok. Ama bu durumda şu var: Gerçek bir pişmanlıkla tövbe etmek. Böylece bir daha da bozmayacağı anlamına gelir; aksi takdirde Allah’a verdiği sözü tutmazsa tövbe olmuş olmaz. Mademki Kur’an bağışlanma şartı olarak “tövbe” diye bir çözüm getirmiş, bu ne idüğü belirsiz “61”, tövbeye karşı bir alternatif midir?

Bütün bunları başta Diyanet İşleri Başkanı’nın çeşitli vesilelerle anlatması ve anlattırması gerekirken, hem de gerçekleri anlatırken para kazanmayan bize mi iş düşüyor? Evet, biz gerçekten de sadece Allah rızası için anlatıyoruz. Ama onlar bu ibadetten para kazanıyorlar? Düşünsenize namaz kılarak para kazanıyorsun, oruç tutarak para kazanıyorsun, herhangi bir ibadet ederken diğer yandan para kazanıyorsun… Oh ne ala memleket… Allah’ın tamamladığı dine katılan hurafeleri ayıklamazsanız aldığınız para helal olmaz. Sadece Allah rızası için bile yapılacak ibadetlerden (işlerden) dünyanın parasını kazananlar hiç olmazsa gerçeği anlatarak para kazansınlar. Dinde olmayan şeylerle dinden para kazanmak helal olur mu? Zaten şu dinde profluğu, doçentliği de anlayabilmiş değilim ya neyse. Bu proflar Hz. Bilal-i Habeşi’ye ne öğretebilirlerdi dersiniz? Hatta bu proflar Resul döneminin en ümmi olanına bile sorumlu olduğumuz ne öğretebilirlerdi?.. Kur’an vahyedilen mesajları hakkıyla bilen herkese âlim demiyor mu? Diyor. Peki, o zaman bunu hakkıyla bilmeyip çelişkili ve zaten çoğu kopya tefsir ve mealleri hazırlayanlar neyin nesidirler? Hele ki Kur’an dışında hiç de sorumlu olmadığımız din adına piyasaya sürülenlere vakıf olanlar da mı âlimdirler? Bu ne curcuna?.. Proflar basit konularda bile birbiriyle anlaşamıyorlar ve bizleri üzüntüyle karışık güldürüyorlar.

Şu beş sorunun cevabı nedir? :

1. Diyanet İşleri Başkanı’nın bu ibadeti yaparken maaşı ne kadardır?..

2. Ülkemizde Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim neden parayla satılıyor?!

3. Doç. Nihat Hatipoğlu, Kur’an’a aykırı hurafeleri Star TV’de kaç paraya anlatıyor? ):

4. İşin içine para girdi mi bize ne oluyor?..

5. Diyanet hurafeler konusunda Allah rızası için daha cesur olamaz mı?

NOT: Sayın Bardakoğlu, 09.08.2010 tarihinde yaptığı Ramazan’la ilgili basın açıklamasının bir yerinde şöyle der: “10 Ağustos Salı günü Greenwich saatiyle 03.08 de Kavuşum (İçtima), aynı gün 15.13'de de Ru'yet olacak ve hilal ilk defa Hind Okyanusunda Güney Afrika'nın doğusundan itibaren görülmeye başlayacaktır. 10 Ağustos 2010 Salı günü Ankara'da ay ile güneş aynı anda, Mekke'de ise ay güneşten 11 dakika sonra batacağından ve güneş battığı anda hilal Mekke'de 1°52' ufkun üstünde, Ankara'da ise 23' ufkun altında bulunacağından Ankara ve Mekke'de hilal görülemeyecektedir. 11 Ağustos 2010 Çarşamba günü ise ay güneşten; Ankara'da 32 dakika, Mekke'de 55 dakika sonra batacağından ve güneş battığı anda hilal Mekke'de 11° 41', Ankara'da 5° 24' ufkun üstünde bulunacağından Ankara ve Mekke'de hilal görülebilecektir.” Demek ki Türkiye’de hilalin görülüp görülmemesi problem değildir. Bilimin nimetinden yeterince yararlanılmaktadır.

Kaynaklar: 1. http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru–7043.aspx 2. Zaman Gazetesi, 26 Şubat 2010 3. (2/187), 4. (4/6, 6/141, 7/31, 17/26–27, 25/67) 5. (2/184)                                      

                                                                                            11.08.2010 YÜKSEL YILMAZ

Not: Sonradan anladım ki Bardakoğlu'ndan sonra gelenler meğer onu da aratacaklarmış... (10.03.2016)   


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019