YAHUDİLİKTEKİ VAHİY ANLAYIŞI KARŞISINDA İSLAM

Yahudilikte vahiy anlayışı Tanrının, insanların aralarından elçileri aracılığıyla onlara mesaj iletmesi şeklindedir. Tanrı bütün varlıklara yaratılış düzenine uygun olanı bildirir. Yahudililerin kutsal kitabında Tanrının adı Rab, Yahve ya da Yehova olarak geçer. Başlangıçta sadece Ulusal Tanrı olan Yahve, daha sonra tek Tanrının adı olarak kabul edilmiştir. Zaten kendinden bir şey katmanın da sonu yoktur. Yahudilerin “ulusal Rab” anlayışının karşısında İslam’daki “âlemlerin Rabbi”, sıfatlarındaki kudretinin sonsuzluğu hasebiyle daha çok yüceltilerek ifade edilir.

İsrailoğullarının büyük peygamberlerinden Samuel, henüz çocukken Tanrının kendisine hitap ettiğini duymuş: "Ben peygamber değildim, peygamber oğlu da değildim; ancak ben sığır çobanı idim ve ceviz ağaçları tımar ederdim ve Rab beni sürünün arkasından aldı ve Rab bana dedi: Git kavmin İsrail'e peygamberlik et ve şimdi Rabbin sözünü dinle." (Kitab-ı Mukaddes, Amos, 7/14-16). Burada mesele İsa’nın durumu gibi de olabilir. Yani çocuk değildir; toydur diye ‘daha bıyıkları terlememiş gelmiş nasihat ediyor’ diye alaya alınmış da olunabilir.

Kitab-ı Mukaddes'te (Petrus'un Birinci mektubu, 1/21 vd) peygamberler insan ile Tanrı arasında irtibat sağlayan elçiler olarak tanımlanırlar. Onlar sadece habercidirler ve üstün kudretin sözlerini insanlara naklederler. Vahiy alırken kendi varlıkları silinerek benliklerinden uzaklaşır ve ilahi kudretle dolarlar. Vahyeden Rab Yahve'nin mutlak iradesine tabidirler ve aldıkları ilahi mesajları insanlara tebliğ etmekle yükümlüdürler. İslam peygamberleri de sadece habercidirler. Ve Kuran peygamberlerin öldürülmesinden de söz ettiği için ilahi kudretle dolmanın keyfiyeti farklı olabilir. ‘Kudretle dolmak’la ne kastedildiğine bakılmalıdır.

Tevrat'ta geçen şu ifade son derece dikkate şayandır: "Ancak bir peygamber kendisine söylemeyi emrettiğim bir sözü küstahça benim ismimle söyler yahut başka ilahların ismiyle söylerse, o peygamber ölecektir…” Bu ifade bize Kuran’daki “Ve eğer, bazı sözleri bize karşı uydurmuş olsaydı (kendinden bir şey katsaydı), elbette onu sağından yakalardık. Sonra mutlaka onun can damarını keserdik. Ayrıca sizden hiçbiriniz buna mani olamaz” (el-Hakka: 43-47) ayetini hatırlatmaktadır. Her ikisinde de Allah’ın sözlerine katma söz konusudur. Tevrat’ta geçen “ölecektir” ifadesi, Kuran’da “can damarını keserdik” ya da “şah damarını keserdik” şeklindedir. Fakat biz biliyoruz ki bu “öldürülür” anlamında değildir. Çünkü bu gibi cezalar için ve hele peygamberler için kurulmuş her hangi bir kurum ya da ceza kesici herhangi bir kişi henüz yoktur. Fakat peygamberlik görevinin ondan alınarak vahyin kesilmesi, hidayetinin kararması şeklinde anlaşılabilir. Tevrat’taki elçi için de böyle düşünmek gerekirken mesajın maksadını dikkate almadan ve mecaza başvurulmadan bodoslama bir şekilde “ölecektir” şeklinde algılanmış olabilir.

Tevrat’taki bu ifade hakaretle devam etmektedir: “… Ve Rabbin söylemediği sözü nasıl bilelim? diye yüreğinden dersen; peygamber Rabbin ismiyle söylediği zaman, o şey olmaz ve çıkmazsa, Rabbin söylemediği şey odur; peygamber küstahlıkla söylemiştir, ondan yılmayacaksın." (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/20-22). Yahudiler bu mantaliteyle Zekeriya, Yahya ve Şuayb gibi daha çok sayıda elçi öldürdüler (Bakınız, Âl-i İmran: 112). Çünkü mecaza bakmamaktadırlar. Ayetlere bakarken Tevrat’ın genelini dikkate alarak ya da ayeti bağlamından koparmadan değerlendirmek yerine kendilerinin işine ne geliyorsa onu kattılar.

Tevrat'ın Çıkış kitabında, Yahve'nin buyruklarını taşıyan taş levhalarını vermek için Musa'yı yanına çağırdığı ve ona iki levha verdiği, ancak kavminin puta tapmasına kızan Musa'nın levhaları yere atıp kırdığı yazılıdır (Çıkış, 24/12-14). Kuran’da da Musa’nın puta tapanlara kızıp levhaları attığı yazılıdır (Bakınız, el-Araf: 150). Bu benzerlikler aynı kaynağın varlığına bir işaret olsa bile ve her ne kadar Yahudilikte Rab Yahve'den aldıkları emirleri insanlara ulaştıranların peygamberler oldukları belirtiliyorsa da bunlardan başka bazı insanların da Tanrı'dan vahiy aldıkları kabul edilmektedir. Mesela Yahudilere göre kral sayılan Davud ve Süleyman da peygamber olmadığı halde vahiy almış. Fakat bu suiistimal kapısının açıklığına delalet eder. Her ne kadar Davud da Süleyman da gerçekte peygamber idiyseler de peygamber olmayanın vahiy aldıklarına dair inançları hahamlara suiistimal kapılarını aralamıştır. Bu suiistimal Kuran korunduğu için Müslümanlar arasında hadisler yoluyla ve tefsirlere sokuşturularak aralanmıştır. Biz Kuran’ın genel karakteristik özelliğinden biliyoruz ki İsa Resulün sahabesine (havarisine) vahyin inmesi de yine İsa Resul’e inen vahyin onun tarafından sahabesine haber verilmesidir. Elçilik için bu zaruridir.

Yahudiler vahyin, peygamberlere bazı yollarla geldiğine inanırlar. Örneğin “teofani.” Hiçbir aracı olmaksızın Rab Yahve ile doğrudan bağlantı kurarak vahiy almak demektir. Yahudilere göre böyle bir vahiy şekli sadece Hz. Musa'ya bahşedilmiş (Sayılar, 12/6-8) olup Yahudiliğe katanlar gibi İslam’a da katma çabasındakilere göre Müslümanlık da bu tür bir vahiyden söz etmekle birlikte, bunun sadece Hz. Musa'ya verilen bir vahiy tarzı olmadığını, aynı şekilde Hz. Muhammed'in de Miraç'ta bu tür bir vahye mazhar olduğunu kabul ederler. Fakat ne bu tür bir vahiy almanın ne de miraç anlayışının İslam’la hiçbir alakası yoktur. İslam’a hurafe katma çabası son Nebiden önceki dönemlerin neden bu kadar bozulduğunu da izah etmektedir.

Örneğin “rüya.” Bu peygamberlere mahsus sadık bir rüya türüdür. Bu İslam’da da Nebi İbrahim’in rüyasında İsmail’i zebih ederken görmesi (Bakınız, es-Sâf­fât, 102).

Örneğin “Rabbin izzetinin tecellisi.” Ahd-i Atik'te Rab Yahve'nin sadece peygamberlere değil, bütün insanlara izzetiyle tecelli ettiği belirtilerek bunun iki şekilde gerçekleştiği vurgulanır. Birisi, Rabbin izzetinin bütün yeryüzünü doldurmasıdır ki burada Rab Yahve'nin yüce izzeti, yaratma olayında ve olaylara müdahale etmesinde ortaya çıkar (İşaya, 40/4; 42/7; 48/10). “Onu (insanı) semî’ (işiten) ve basîr (gören) kıldık (el-İnsân:2). “Size çok düşkün, müminlere şefkatli (Raûf) ve merhametlidir (Rahîm) (et-Tevbe:128). “(Allah’ın) sizi hükümdarlar (Melik) yaptığını hatırlayın” (el-Maide:20). Allah’ın tecellileri bu şekilde olabilir. Diğeri ise Rab Yahve'nin yüce izzetinin dolaylı olarak değil de doğrudan belirmesidir. Hz. Musa, Rabbinin izzetini görmek istediğinde ona, Rabbin yüzünü görme izni verilmemiştir. Çünkü Rab Yahve "İnsan beni görüp de yaşayamaz" buyurmuştur. (Çıkış 33/20). Bu olay, Kuran'da da geçer (Bakınız, el-Araf:143).

Örneğin “Tanrı'nın kelamı.” Doğrudan Tanrı'nın sesiyle yapılan bir vahiy şeklidir. Aslında bu, bütün halka yöneliktir. Ancak Yahve halka hitap etmek için aracılar ve sözcüler kullanmıştır. Kelamın aracıları ve sözcüleri ise peygamberlerdir. (Tesniye, 4/10-13) Bu tarz vahiy için "Yahve dedi, konuştu" ifadesi yerine "Rabbin sözü falana geldi" kalıbı kullanılır (Yeremya 1/2, 4, 11, 13; Hezekiel 3/16; Zekarya 4/8). Ancak Rab Yahve'nin kelamı sadece peygamberlere gelmemiş, Hz. Âdem, Kabil, Hz. Nuh ile kral kabul edilen Hz. Davud ve Süleyman'a da gelmiştir. Kuran’da, “Ve Allah, Hz. Musa ile kelimelerle konuştu” (en-Nisa.164) buyrulur.

Örneğin “İlahi Ruh.” Burada sözü edilen ruh, vahyin gelişinde vasıta olan Yahve'nin ruhu, Kutsal Ruh'tur. Hz. Musa'yı hem peygamber hem de kanun koyucu olarak yönlendiren bu Ruh'tur (Sayılar 11/25-27; Tesniye 34/9; İşaya 43/11). Rab Yahve, İsrailoğullarına gerek şeriatını gerekse sözlerini bu Ruh'un vasıtasıyla göndermiştir (Zekarya 7/12). Kısaca peygamberler hep bu Ruh ile harekete geçirilmişlerdir. Kuran’da ruh kavramı hiç bir ayette insan ile ilgili olarak geçmez. Ruh kavramı vahyin diğer bir adıdır. Dolayısıyla Kuran’da ruh; vahiy ve vahyi taşıyan Cibril ya da hidayet hakkındadır (Bakınız, Bakara:87, 253, Meyem 17, Nebe: 38, Kadr: 4, İsra:85 vs.). Kuran insanı nefs (nefes) olarak tanıtır.

Yehova önce İsrail'in ulusal tanrısıdır, ama sonradan İsrailoğullarının tek ve onları koruyan tanrısıdır. İsrailoğullarının ananesine göre, Yahoizm'in esası Yahova'nın Tur-i Sina'da (Tur/Horeb dağı), kendi eliyle taş tablet üzerine yazarak Musa'ya vermiş olduğu 10 emirdir. Bazı araştırmacılar, 10 Emir'in, M.Ö. 16. ve 13. yüzyıllar arasında ortaya çıktığı görüşünde iken, bazıları da M.Ö. 750 sonrasındaki peygamber öğretilerinin bir özeti olarak ortaya konduğunu ileri sürerler. Hıristiyanlar 10 Emir'in iki taş levhaya kazınmış olarak, Müslümanlar ise vahiyle Hz. Musa'ya bildirildiğine inanırlar. Tevrat'ı oluşturan kitaplarda bu 10 Emir’in çeşitli devirlere ait birbirinden farklı anlatımları vardır. (Tevrat, Çıkış, 20/1-17 ve 34/1-25; Tesniye, 5/8-21). Çıkış 20/1-17'de yer aldığı şekliyle şöyledir:

1- Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Tanrın Yahve benim.
2- Karşımda başka ilahların (tanrıların) olmayacaktır.
3- Tanrın Rabbin ismini boş yere ağza almayacaksın; çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.
4- Şabbat (Cumartesi) gününü takdis etmek için onu hatırında tut. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın; fakat yedinci gün Tanrın Rabbe Şabbat'tır; sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin, hiçbir iş yapmayacaksın; çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı ve yedinci günde istirahat etti; bunun için Rab Şabbat gününü mübarek kıldı ve onu takdis etti.
5- Babana ve anana hürmet et, ta ki, Rabbinin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.
6- Katletmeyeceksin.
7- Zina etmeyeceksin.
8- Çalmayacaksın.
9- Komşuna karşı yalan şahadet etmeyeceksin.
10- Komşunun evine tamah etmeyeceksin; komşunun karısına yahut kölesine yahut eşeğine yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.

10 emir, Kuran'da Bakara suresi 83-84. ayetlerde anlatılır: “Ve biz kesin söz almıştık İsrailoğullarından

 1)  kul olmayın Allah'tan başkasına (…lâ ta’budûne illâllâhe…).

 2)  ihsanda bulunun anaya babaya (…bil vâlideyni ihsânen…)

 3)  akrabaya (…kel kurba…)

 4)  yetimlere (…el yetama…)

 5)  miskinlere (…el mesakini…)

 6)  insanlara güzel söz söyleyin (…husnen…)

 7)  namazı ikame edin (…ekîmû es salâte…)

 8)  zekâtı verin (…âtû ez zekâte…)

 9)  birbirinizin kanını dökmeyin (…lâ tesfikûne dimâekum…)

 10) birbirinizi ülkenizden çıkarmayın (…lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum…)”

Konumuzu 10 Emir’in Yahudilikte ve İslam’da nasıl olduğunu karşılaştırarak toparlayalım. Yahudilerde 1. Maddede “Tanrın benim” şeklinde bir ilan niteliği levhadaki emirlerin bir özet olma ihtimalini kuvvetlendirmekle birlikte bizdeki ayet-el kürsi’nin ‘özü toplama’ durumu gibi de olabilir. Belki Bakara suresi son gelen surelerden biri olduğu için İslam daha ilk maddede hemen şirki ortadan kaldırmaktadır. Kuran’da sure devam niteliğinde olduğu için “Allah’ınız benim” denmesine gerek bırakmıyor.

Yahudilerdeki 10 Emir’deki 3. Maddede rabbin isminin boş yere anılmaması Allah’tan bahsederken Tevrat’a uygun konuşmaktır. Aslında şirke girmeyen Allah’ı boş yere anmamış da olacaktır. Fakat kendinden bir şey katmasının da önüne geçilmektedir. Aslında Allah’ı boş yere anmamayı da bizim 6. Madde kapsayacaktır. 10 Emir’de 4. Madde saptırılmış görünüyor. Bunu mecazla kurtarabilir miyiz? Zor, istirahat neye istinaden mecaz olacak? Günlerin mübarek kılınması geleneği de buralardan geliyor olmalı.

Onların 5. Maddesi ile bizim 2. Maddemiz aynı sayılabilir ve onların 6. Maddesi ile bizim 9. Madde de birbirini karşılamaktadır.

Onların 7. Maddesi bizde karşılığını burada değil ama diğer ayetlerde ve biraz farklı olarak buluyor. Kuran’da “Gözlerini haramdan korusunlar” (Nur:30) deyince, zina etmemenin daha peşinen önüne geçiliyor. Nitekim başka bir ayette, “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” (İsra:32) buyrulmaktadır. Allah’ın “Zina yapmayın” değil de “Zinaya yaklaşmayın” şeklindeki emri dikkat çekicidir. Zinaya yaklaşan zayıf düşerek yapar diye suçun önünü önceden kesiyor. Herkes Nebi Yusuf değil ki gömleği arkadan yırttırsın… Bu farklılık ya konjonktüreldir yahut İsrailoğullarında önceden Kuran’da olduğu gibi buyurulduğu halde Tevratta sonradan bu şekilde değiştirilmiş olabilir.

Onların 8. Maddesini buradaki 10. Madde de aslında 4. ve 5. Madde de kapsamaktadır. Ama Kuran’ın başka yerlerinde çalmamakla daha doğrudan alakalı maddeler mevcuttur. Hatta kul hakkına riayet son derece önemsenmektedir. “Ey İman edenler, mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” (Nisa:29) şeklinde çok genel ifadeler içinde bu da yer alabilir. Başka bir örnekse, “Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline...” (Mutaffifîn:1-6).

Onların 9. Maddesi bizdeki 6. Maddenin kapsamındadır. Ama doğrudan doğruya yalan söylememek ve komşu ile ilgili ayetler de mevcuttur. Kuran’da “Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir” (Nahl:105) buyrulur. Hatta şöyle yalancılığın önüne fazlasıyla geçilir: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud:112). Apaçık komşuyu da kapsayan ve komşuya ihsan etmekle ilgili şöyle bir ayet vardır: “Ve Allah'a kul olun. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve ana-babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa (eşlere), yolda kalmışa ve elinizin altında sahip olduklarınıza (kimselere) ihsanla davranın. Muhakkak ki Allah, kibirli olan ve övünen kimseleri sevmez” (Nisa:36). Hatta şu ayet onlara gelen emri tam olarak içerir: “Ve onlar yalancı şahitlik yapmazlar. Ve boş sözle karşılaştıkları zaman vakarla geçip giderler” (Furkan:72).

Onların 10. Maddesi yukarıda zikrettiğimiz Nisa: 36 ile karşılanabilir. Kuran’ın genelinde komşu olsun ya da olmasın hiç kimsenin ırzına, canına, malına kastedilemeyeceği emri apaçıktır. Burada komşu üzerinde fazlasıyla durmaları konjonktürel olmalıdır. Zira İslam’da komşu konusundaki hassasiyet herkes için geçerlidir. Bir de binlerce yıl öncesi söz konusudur ve komşuluk ilişkisi günümüzde olduğu gibi değildir. O çağlarda komşu sosyal çevre demektir; evinin dışındakileri ifade eder; bunun ille kapı komşu olması gerekmez. Çünkü sokak, cadde, mahalle yoktur; muhatap olduğun çevre komşundur.

Şimdi de bizim ayetlerimizden geriye kalanların Tevrat tarafından karşılanması söz konusudur. Karşılanabilir mi? Tevazu ile namazı kılmak emrinin karşılanamayacağı kesin. Bizim 10. Maddemize ise son derece ters kalacaklardır. Çünkü Filistin işgali bunun kocaman bir örneğidir. Mazlumlar ve mağdurlar yurtlarından zorla çıkarılmışlardır. Gerisi garibanlara yardımsever olmak ve kalpleri arındırma (zekât) meselesidir. Kur’an ibadet konusunda bile değil iken, garibana sahip çıkmama konusunda tehditkârdır. Geriye kalanı karşılama konusu için de Tevrat’ta siz arayın… Kuran’ın daha kapsayıcı ve tashih edici olduğunu göreceksiniz. Yahudilikteki vahiy anlayışının nerede makul olup nerede olmadığı ancak Kuran’la anlaşılabilir.

14.11.2013/YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019