UYANIK MAĞARALILAR

Zamanındaki kralın emrine uymadıklarından zulmünden kaçıp mağaraya sığınan kişiler içinde bulunduğundan “büyük ve geniş mağara” anlamına gelen “kehf” adıyla adlanmıştır. Bu öykü puta tapan kavimlerinden kaçıp mağaraya sığınan bir grup genci anlatır. İşkence gören müminleri teselli etmek, onları cesaretlendirmek ve onlara mümin insanların geçmişte imanlarını nasıl koruduklarını göstermek için işkencelere rağmen henüz Habeşistan'a hicretin gerçekleşmediği dönemde ashab-ı kehf (mağarada uyuyanların) hikâyesi bu konudaki doğruları ve yanlışları da bilelim diye vahiyle indirilmiştir. Zira bu sure Ehl-i Kitap ile birlik olup Hz. Resul’ü imtihan etmek için üç soru soran Mekkeli müşriklerin "Mağarada uyuyanlar kimlerdir? Hızır'ın gerçek hikâyesi nedir? Zü'l Karneyn hakkında ne biliyorsun?” gibi sorularına bir cevaptır.

Bu sorular, Hıristiyanların ve Yahudilerin tarihiyle ilgili olduğundan ve Hicaz'da bilinmediğinden Hz. Resulullah’ın (s.a) gayb bilgisine sahip olup olmadığını yoklamak için kasıtlı sorulmuştur. Allah bu üç soruya sadece cevap vermiştir. Soru soranlara, mağarada uyuyanların da Kur'an'ın tebliğ ettiği aynı tevhide inandıkları ve onların durumunun da aynı işkence çeken Mekkeli müminlere benzediği söylenmektedir. Diğer taraftan mağarada uyuyanlara işkence yapanlar, onlara aynen Kureyş müşriklerinin Müslümanlara davrandığı gibi davranıyorlardı. Bunun yanı sıra Müslümanlara, bir mümine zalim bir topluluk tarafından işkence edildiğinde, bâtıla boyun eğmemesi ve gerekirse Allah'a güvenerek oradan hicret etmesi gerektiği öğretilmektedir. Mağarada uyuyanlar kıssası, yeni oluşmuş küçük İslâm toplumuna işkence eden Mekke'nin ileri gelenlerini de uyarmaktadır. Aynı zamanda Hz. Resulullah’a (s.a) işkence edenlerle hiç bir uzlaşmaya girmemesi ve onları kendisine uyan fakir ve zayıflardan daha önemli görmemesi söylenmektedir. Diğer taraftan Mekke'nin ileri gelenlerine şu anda yaşadıkları dünyanın geçici zevklerine aldanmamaları ve ebedi nimetleri kazanmaya çalışmaları tavsiye edilmektedir (1).

Muhammed Esed’e göre, sureye ismini veren ashab-ı kehf kıssası inanç uğruna dünyevi olandan feragat etme tavrını yansıtmakta ve bir ölüm, ölümden sonra kalkış ve manevi/ruhani uyanma temsili içinde derinleşmektedir (2).

Hıristiyanlarca da bilinen mağarada uyuyanların hikâyesi M.S. 250 yıllarında meydana gelmiş. Yaklaşık 197 yıl sonra M.S. 447'de, İmparator II. Theodosius zamanında, tüm Roma İmparatorluğunun Hıristiyan olduğu ve Efeslilerin de putperestlikten vazgeçtiği bir dönemde uyanmışlar (3).  

Kur'an da anlatılan kıssaya o denli benzemektedir ki, bahsedilen bu yedi gencin ashab-ı kehf (mağarada uyuyanlar) olarak bilinenler olduğu kolayca kabul edilebilir. Bununla birlikte bazıları, bu hikâyenin bir Anadolu şehrinde geçtiği, oysa Kur'an'ın Arab toprakları dışında gelişen bir olaya değinmediği şeklinde yanlış bir itiraza yönelirler. Bu nedenle, onlara göre, bu Hıristiyan hikâyesini ashab-ı kehf kıssası olarak kabul etmek Kur'an'ın üslup ve ruhuna aykırıdır. Kur'an, Arapları uyarmak amacıyla Arab toprakları içinde veya dışında yaşayan Arapların tanıdığı doğru yoldan sapan birçok eski toplulukla ilgili hikâyeler anlatır. İşte bu nedenle Kur'an'da Mısır'ın eski tarihine değinilmiştir; oysa Mısır hiç bir zaman Arabistan'ın bir parçası olmamıştır. Sorun şudur: Kur'an'da Mısır tarihine değinilebilirken, neden Arapların Mısır tarihi kadar tanıdık olan Roma ve Roma tarihine değinilmesin? Roma sınırları Kuzey Hicaz'a kadar uzanmıştı ve Arap kervanları hemen hemen bütün yıl boyunca Romalılarla ticaret yapıyordu. Bundan başka doğrudan Roma yönetimi altında olan Arap kabileleri de vardı. Roma İmparatorluğu Araplar için yabancı değildi ve bu gerçek, Rum Suresiyle açığa çıkmıştır (4).

Mağarada uyuyanlar kıssasından öğrenilecek, yukarıda değindiğimiz derslerden anlaşılacağı üzere, akıllı bir insan dikkatini bunlarda yoğunlaştırmalı ve onların sayısı, isimleri, köpeklerinin rengi ve benzeri şeyleri araştırmaya çalışarak amaçtan sapmamalıdır.

Çağdaş âlimlerimizden Muhammed Esed ile Muhammed Hamidullah, Kur’ân’da kıssaları anlatılan Mağara ehlinin Essen tarikatı üyeleri olabileceğini söylerler (5).

Sayıları tam olarak bilinmeyen inanmış yiğitlerin, bilinmeyen bir çağda, adresi bilinmeyen bir mağarada, bilinmeyen bir süre kalışlarının Kur’ân’daki anlatımı şöyle başlar: "Yoksa Mağara ve Rakîm ehli, delillerimizden şaşılacak bir şeydiler mi sandın?”(6).

Rakîm ehli, Mağara ehlinin diğer bir ismidir. Rakîm ‘yazma eser’ demektir. Nitekim rivayetler arasında onların taş ve demir üzerine yazılar oydukları da bulunmaktadır. Bu iki adlandırma, onların mağarada Mukaddes kitabın istinsahı ile iştigal eden inanmış kimseler olduğuna işaret etmektedir (7).

Bu ayetten anlaşılan diğer önemli bir husus ise; onların kıssalarının büyütülmesinin reddedilmiş olmasıdır. Ne gariptir ki efsaneleşen kıssayı tashih eden bu çarpıcı yargı unutulmuş, Müslüman toplumlar kıssayı yeniden eski mitolojik hüviyetine bürümüşlerdir. Şaşılacak ya da abartılacak bir şey yoktur ve normal bir olay mübalağa ile efsaneleştirilmiştir (8). Mesela bir miraca yükselme konusu da bunun gibi mitolojik olmuş olup, dinini duyum yoluyla öğrenenlerce gerçek zannedilmektedir.

İnançlı ve sabırlı gençlerin mağaraya sığındıklarına, orada yıllarca kaldıklarına, sonra da toplumlarına döndüklerine kısaca temas eden bölümde buyrulur: “Hani, Yiğitler mağaraya sığınmışlar ve demişlerdi: “Rabb'ımız! Katından bize bir rahmet ver, işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla.” (9). Bu ayetten, o yiğitlerin, mağaraya uyumak için değil bir amaç için gittiklerini, Allah’tan muvaffakiyet istedikleri bir işleri bulunduğunu öğreniyoruz. Böylece ilgili ayetler alelade değil, ciddi bir hüviyet kazanıyor.

Kur’ân devam ediyor: "Böylece, Mağarada, nice yıllar kulaklarını kapattık.”  (10). “Kulaklarını kapattık” terkibi, işitmelerini engelledik anlamına bir deyimdir (11). Uyutma anlamında kullanılması, Kur’ân’ın nüzulünden sonra olmuştur (12).  Bu nedenle, akış içerisinde mağaranın mukabili olan şehre karşı kulaklarını kapattık, yani sosyal hayatta olup bitenlerle alakalarını kestik (13) şeklinde anlamak gerekir. Sözün sonrası da bu anlamı doğrulamaktadır: “Sonra, iki gruptan bekledikleri gayeyi hangisinin daha iyi anlayacağını bilelim diye onları uyandırdık.” (14).

Ayette iki gruptan söz edilmektedir. Bunlar, mağara ehli ve onların mensup bulundukları zalim toplumdur. Her iki grubun da birer gayesi (15) vardır. Birinin gayesi öteki hayat, diğerinin gayesi ise şimdiki hayattır. Biraz sonra değinileceği gibi; birinin gayesi tevhid, diğerinin gayesi ise putperestliktir. İnanmış gençler mağarada niçin uyutulmuş olsunlar? Ayette uyandırdık anlamındaki “Be’asnâ” fiili, Kur’ân’da, genelde peygamberlerin toplumlarına elçi olarak uyandırılmalarını anlamlandırır (16). Burada da, gençlerin toplumlarına vahyin elçileri olarak gönderildiklerini ifade eder. Yani gençler, ölüm benzeri bir uykudan değil, şehrin rahmi olan mağaradan sosyal hayat için uyandırılmışlardır. Bu, şuurlu yani bilinçli kılmak anlamındadır.

İşin aslı şudur: “Biz onların haberini sana doğru olarak anlatıyoruz: Onlar, Rablerine inanmış yiğitlerdi, hidayetlerini artırdık, kalplerini pekiştirdik.” “Kalplerini pekiştirdik” Kur’ân metninde “Rabatnâ alâ kulûbihim” şeklindedir. “Rabt”, sebata delalet eden bir köktür. Bu formda ise, Allah’ın onlara sabır ve sebat vermesinden mecaz (17) olur. Bu deyim, Kur’ân’da başka yerlerde de aynı anlamda kullanılmıştır (18). Yani “Allah, şirke karşı duran yiğitlere mağarada sabır ve direnç verdi” demektir. Ayette dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, onların haberlerinin doğru şekliyle anlatılacağının söylenmesidir. Bu vurgu, kıssa hakkında biline gelen yalan-yanlış şeylere itibar edilmemesi gerektiğini yeniden hatırlatmaktadır.

Gayeli, hidayetli ve kalpleri pekiştirilen bu yiğitlerin, toplumun dayatmasından bir mağaraya sığınmaları bir kaçış mıdır? Cevabınız hayır ise, gayeleri Allah tarafından da desteklenen insanlar niçin uyutulmuş olsunlar? “Hani, kalktıklarında dediler: “Rabb'ımız, göklerin ve yerin Rabb'ıdır, O’nun dışında bir tanrıya yalvarmayacağız, yoksa kesinlikle, saçma söylemiş oluruz. Şu bizim toplumumuz, O’nun dışında tanrılar edindiler. Onlar için açık bir kanıt getirmeleri gerekmez mi? Artık Allah için yalan uydurandan daha zalim kimdir?” (19).

Putperestlik hıyanetine düşmüş ve bunu dayatmaya başlamış toplumdaki yiğitlerin ayağa kalkması, elbette bir ayaklanmadır.

 “Madem onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabb'ınız size rahmetinden yaysın ve size işinizde kolaylık hazırlasın.” (20). Bu seslenişi, içlerinden birisi, daha doğrusu onlarla mağaraya gidemeyecek olan Müslümanlardan yahut onların ebeveyn gibi yakınlarından birisi yapmıştır. “Rahmetinden yaysın ve işinizde kolaylık hazırlasın” şeklindeki dua, istinsahıyla uğraştıkları Mukaddes Kitabın onlara kolaylaştırılması, dini hayatlarının korunması ve tebliğ işlerinde muvaffakiyet nasip edilmesi içindir.

Daha sonra inanmış yiğitlerin mağaranın yolunu tuttukları anlaşılıyor: “Hani, Güneşi görürsün ki doğduğunda mağaralarından – onlar bir boşluğunda iken- sağa meyleder, battığında ise onları sola makaslar. Bu, Allah’ın delillerindendir. Allah her kimi doğru yola eriştirirse, işte o doğru yoldadır. Ve kimi de saptırırsa, artık ona hiçbir rehber koruyucu bulamazsın.” (21). Burası, önceki ayetteki duanın cevabıdır. Allah’ın gençlere hazırladığı kolaylıktır. Bir mağarada uzun müddet yaşayabilmek için daha da elzemdir. Bu nedenle doğarken sağ taraftan, batarken de sol taraftan onlara eğilmesi büyük bir nimettir. Belli ki bir tarafı doğuyu, diğer tarafı batıyı gören büyük bir mağaradır.

Kur’ân şöyle devam ediyor: “Yatarlarken onları uyanık sanırsın. Onları sağa ve sola döndürürüz. Köpekleri girişte kollarını uzatmıştır. Görseydin onları, elbette dönüp kaçardın ve elbette onlardan korkuyla dolardın.” (22). Müfessirlerin çoğu, bu bölümden, uzun uykuda etleri çürümesin diye onların sağa sola döndürüldükleri sonucunu çıkarırlar. Oysa onların bedenlerinin yiyecek ve içeceğe olan ihtiyacı, yılan ve çıyandan korunmaları, aynı mantıkla izah edilemeyecektir. Kaldı ki bir canlı olan köpekleri de bu döndürülmenin dışında tutulmuş olup, bu durumda onun etinin çürümesi gerekir.  Aslında buradaki “döndürülme” işi hayvansal bedenle değil, seyahat ve ticaret benzeri insani cihetlerle ilgilidir. Nitekim bu fiil, Kur’ân’da birden fazla yerde “dönüp dolaşma ve seyahat” anlamında kullanılmıştır (23). Bu durumda “onları sağa ve sola döndürürüz” deyişinden anlaşılması gereken, gençlerin “tasrifi umur” için sağa sola dolaştırıldıkları, yaşantılarının mağarada devam ettiğidir. Ayrıca döndürme işini Allah’a isnat eden üslup da; gençlerin kendilerini ilahi iradeye teslim ettiklerine (24) ebeveyn şefkatinden daha üstün bir şekilde yetiştirildiklerine (25); bir âlemden başka bir âleme geçirildiklerine (26), ilim ve karakterce eğitildiklerine, ruhen yüceltilip dengeli yapıldıklarına, her türlü pozisyonlarının muhafaza altına alındığına da işaret etmektedir. Şu halde, burada yiğitlerin mağarada uyumaları değil, dikkat, gayret ve tedbir gibi halleri dile getirilmektedir. Her durumda dikkatli ve her an tetiktedirler, çünkü yatarlarken bile uyanık gibi görünürler. Belli ki nöbet tutar gibi yaslanarak da uyumaktadırlar. Fakat sosyal hayattan tamamen kopmamışlar, sağa sola gidip gelmektedirler. Köpekleri de mağaranın eşiğinde hazır kıta haberci olarak beklemektedir.

 “İşte böyle, aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.” (27). Yani toplumlarına elçilik etmeleri için uyandırdık. Vahiy, putperestlerin gündemine girsin diye uyandırdık. Yiğitleri uzletten cemiyete, ruhani hayattan beşeri hayata gönderdik.

 “Onlardan bir sözcü dedi: “Ne kadar beklediniz?” Dediler: “Bir gün bekledik veya günün bir parçası kadar.”  (28). Diyalogdan bellidir ki, mağara dışından, ama gençlerden yana olan birisi (29) söz konusudur. Nitekim gençlerin mağaraya sığınmasını teşvik edenler de onlar olmuşlardır. Sözcünün bu sorusu, mağara hayatının uzun sürdüğünü ima ettiği gibi, gençlerin “Günün bir parçası kadar” şeklindeki cevabı ise, bu hayattaki uğraşılarının, kendilerine zamanın akışını unutturduğunu simgelemektedir.

 “Dediler: “Ne kadar beklediğinizi Rabb'ınız daha iyi bilir. Şimdi birinizi şehre gönderin, şu paranızla hangi yiyeceğin daha temiz olduğuna baksın, ondan size yiyecek getirsin. Ayrıca nezaketle davransın ve sakın sizi kimsenin bilincine vardırmasın. Eğer onlar size hâkim olursa, sizi kovarlar veya kendi dinlerine döndürürler, o durumda artık asla kurtulamazsınız.” (30). Onların cemaat hayatından, cemiyet hayatına adım attıkları bellidir. Burada inananların, helal ve haram yiyecekler konusundaki bilinçlerine ve tebliğde ancak iyi muamele ile mesafe alınabileceği hassasiyetlerine işaret edilmektedir.

 “İşte böyle, onları buldurduk, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu ve Saat konusunda hiçbir şüphe olmadığını bilmeleri için.” (31) “Buldurduk” yani gafil oldukları şeyi öğrettik (32). Mağarada kalanlar, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu zaten bilmektedirler. Bunu öğrenecek olanlar putperestlerdir. O zaman, “Allah’ın vadinin gerçek olduğunu bilmeleri için onlar hakkında o toplumu haberdar ettirdik” anlamına gelir. Kıssanın Kur’ân’daki gerçek anlatımı işte bu buluşmayla son bulur.

Daha sonra ise sonraki zamanlarda yaşayan insanların, o gençlerin sayıları, mağarada kalış süreleri ve onlar anısına yapılmak istenen şeyler üzerine tartışmalar konu edilmektedir. Burada dikkat çeken husus ise, Kur’ân’ın bu tür amaçsız yakıştırmaları sadece nakletmesi, fakat tasdik etmemesidir. Gençlerin gerçek olarak anlatılan kıssalarının satır araları, çoğu zaman mucizeleştirme gayretleriyle, efsanevi unsurlarla doldurulmaktadır. Bu, elbette Kur’ân’ın hidayetini ters yüz etmeye yöneliktir. Bu yazının asıl amacı, bu alışkanlığı sorgulamaktır. Bu hikâyenin Kur'an'da anlatıldığı kısmının sınırında durarak yetiniyoruz. Çünkü tek güvenilir kaynak Kur'an'dır. Birçok tefsirde yer alan ve sağlam bir dayanaktan yoksun diğer rivayetleri ve efsaneleri ise bir kenara atıyoruz.     

Dipnotlar: -1. (Hızır ile Hz. Musa'nın kıssasından alınacak ders şudur: "Allah'ın mülkünde Allah'ın dileğine uygun olarak meydana gelen şeylerin hikmetine tamamen iman etmelisiniz. Aynı şeyler Zü'l-Karneyn kıssası için de geçerlidir. Çünkü bu kıssa da soruları yöneltenler, gururlu ve kendini beğenmiş Mekke uluları Zu'l-Karneyn'den ders alınması konusunda uyarılmaktadırlar. Zü'l-Karneyn, büyük bir kral, büyük bir fatih ve büyük kaynaklara ve yeteneklere sahip bir insan olmasına rağmen, yine de Yaratıcısına teslim oldu.) -2. (Hz. Musa ile isimsiz bilgenin öyküsünde manevi-ruhani uyanış teması anlamlı bir değişime uğrayarak insanın zihni sorunlar dünyasına ve nihai gerçekler peşindeki arayışına dönüşür. Ve nihayet, Zulkarneyn (çift borazanlı adam) meseli bize, insanın bu dünyaya yönelik tüm uğraş ve didinmelerinin geçici olduğunu, tüm sınırların ötesinde olan Allah’a karşı nihai sorumluluğumuzun bilincinde olduğumuz ve unutmadığımız sürece dünyevi hayat ve iktidarın maneviyatla çatışmak zorunda olmadığını anlatmaktadır.) -3. (Bu hikâyeyle ilgili en eski kaynak Suriyeli bir Hıristiyan rahip olan Saruc'lu James'e aittir. James "Mağarada uyuyanların" ölümünden bir kaç yıl sonra M.S. 452 de doğmuştur. Bu olayı geniş ayrıntılarıyla açıklayan hitabe, James tarafından M.S. 474'de veya o sıralarda kaleme alınmıştır. Bu Suryani kaynağı ilk müslüman müfessirlerin eline geçmiş ve İbn Cerir et-Taberi tefsirinde birçok raviden bu kaynağı nakletmiştir. Diğer taraftan aynı kaynak Avrupa'ya ulaşmış ve Yunanca, Latince tercümeleri yayınlanmıştır. Gibbon'un The Declihe and the Fall of Roman Empire (Roma İmparatorluğunun Çöküşü) adlı kitabının 33. bölümünde "Yedi Uyuyanlar" başlığı altında söyledikleri, bizim müfessirlerimizin anlattığı hikâyeye o denli benzemektedir ki ikisinin de aynı kaynaktan alındığında şüphe yoktur. Mesela, Yedi Hıristiyan genci, işkence yaparak mağaraya sığınmaya zorlayan kralın ismi, Gibbon'a göre, İmparator Decius'tur. Decius Roma İmparatorluğunu M.S. 249–251 yılları arasında yönetmiştir ve onun dönemi Hz. İsa'yı (a.s) takip edenlere yapılan işkencelerle meşhurdur. Müslüman müfessirlerin kitaplarında ise bu imparatorun adı "Decanus" "Decaus" olarak geçmektedir. Bizim müfessirlerimize göre bu olayın geçtiği yerin ismi "Aphesus" veya "Aphesos"tur. Diğer taraftan Gibbon'a göre bu yerin ismi Ephesos (Efes)'tir. Yani Anadolu'nun batı sahilindeki Roma'nın en büyük limanı ve şehridir. Bu şehrin harabelerini bugün de Türkiye'nin İzmir kentinin 20–25 mil ötesinde görmek mümkündür. (Bkz. Harita: 1). "Mağarada uyuyanların" uyandıkları dönemin imparatorunun adı müslüman müfessirlere göre "Tezusius"tur, Gibbon'a göre ise II. Theodosius'tur. Bu İmparator, Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra M.S. 408–450 yıllarında tahtta bulunuyordu. (İki hikâye arasında o denli benzerlik vardır ki, Mağarada uyuyanların uyandıktan sonra yiyecek almak için şehre gönderdikleri adamın adı müslüman müfessirlere göre "Jamblicha", Gibbon'a göre ise Jamblichus'tur. İki hikâyenin ayrıntıları da hemen hemen aynıdır. İmparator Decius zamanında Hz. İsa'ya uyanların acımasızca işkenceye uğradığı sırada, yedi Hıristiyan genç bir mağaraya sığındılar ve uykuya daldılar. Daha sonra İmparator I. Theodosius'un tahta geçişinin 38. yılında (yaklaşık olarak M.S. 445–446 yıllarında) yani bütün Roma İmparatorluğunun müslüman olduğu bir dönemde uyandılar. O halde mağarada yaklaşık 196 yıl kaldılar. Bazı oryantalistler, yukarıda anlatılan hikâye ile Kur'an da anlatılan kıssanın aynı olmadığı görüşündedirler. Çünkü onlar Kur'an'da (25. ayet) anlatılan olayın 309 yıl olduğu, oysa bu hikâyede olayın 196 yıl olduğu fikrini savunurlar. Bu itiraza 25. açıklama notunda cevap verdik) .-4. (Kur'an ile bu Suryani kaynağı arasında birkaç küçük fark vardır. İşte bu nedenle Gibbon, Hz. Muhammed'i (s.a) "cahillikle" suçlamaktadır. Fakat onun kendisine dayanarak bu iftirayı attığı Suryani kaynağı ona göre bile olay bittikten 30–40 yıl sonra bir Suriyeli tarafından ele alınmıştır. Gibbon, bu olayın bir ülkeden diğer bir ülkeye ağızdan ağıza yayılırken nasıl değiştiğini göz önünde bulundurmamaktadır. Bu nedenle bu kaynağı kesin doğru kabul edip aralarında var olan değişiklik nedeniyle Kur'an'ı itham etmek yanlıştır. Böyle bir tutum ancak dini düşünceler hakkında çok önyargılı olan ve mantığın gereklerini bile görmezlikten gelen gayr-i müslimlerin tutumu olabilir). -5. (Nitekim son yüzyılda, Lübnan’daki Kumran Vadisinde yapılan kazılar, M.Ö. III. ile I. asır arasında, Essenilerin yaşadığı bir mağarayı gün ışığına çıkarmıştır. Mağarada bir mutfak, toplantı odaları, derslikler ve bazı yazmaların saklandığı bir kitaplık olduğu tespit edilmiştir. Birisi “Bakır Tomar” olarak bulunan yazmalar, onların çoğalttıkları Tevrat nüshaları ve tefsirleridir. Bulunan eserler, Essenilerin, el sanatlarıyla uğraştıklarını, mağara önündeki vadiyi ekip biçtiklerini, tek aile gibi yaşadıkları için büyük bir hazine biriktirdiklerini, helal ve haram konusunda çok titiz olduklarını, yemeklerinde ve ibadetlerinde özel elbiseler giydiklerini göstermektedir.) -6. (Kehf: 9). -7. (Bazı sahabeler ve tabiin, Rakim'in bu olayın meydana geldiği yerin ismi olduğu ve bu yerin Ayle (Akabe) ve Filistin arasında olduğu görüşünde oldukları halde, bazı müfessirler de Rakim'in mağarada uyuyanlar anısına yapılan yazıt (kitabe) olduğu görüşündedirler. Sahabenin görüşünün bu olduğu ne kadar gerçektir? Mevlana Ebu'l-Kelam Âzâd, Tercüman'ül Kur'an adlı tefsirinde birinci görüşü kabul eder ve Rakim'in Kitab-ı Mukaddes'te Rekem denilen (Yeşu, 18: 27) yer olduğunu söyler. Daha sonra bunun tarihi Petra şehri olduğunu belirtir. Fakat Ebu'l Kelam, Kitab-ı Mukaddes'de anıldığı şekliyle Rakim'in Benjaminoğulları'na ait olduğunun ve Yeşu'ya göre bu kavmin Ürdün nehrinin batısı ile ölü deniz arasında yerleştiğini ve Petra'nın Ürdün'ün güneyinde olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. İşte bu nedenle modern arkeologlar Petra ile Rakim'in aynı yer olmadığı görüşündedirler. (Bkz. Encylopaedia Britannica, 1946, cilt XVII, s. 658), Celâleyn'in ifâdesine göre Rakîm, Ashâb-ı Kehf'in başına konan Kitabedir. Rakıym, o mağaranın bulunduğu vadi, yahut dağdır. Rakıym, Ashab-ı Kehf'in bulundukları şehrin adıdır diyenler de vardır. Rakıym'in, sonradan mağaranın kapısına konan ve üstünde, Ashab-ı Kehf'in başından geçen olaylar kazılmış bulunan taş levha olduğu Cübeyr oğlu Said'den rivayet edilmiştir. Ashab-ı Kehf hakkında yazılmış bir kitaptır diyenler de mevcuttur. Rakıym'in lügat manası yazılmış şeydir. Batılı Kur’an mütercimlerine göre Ashab-ı Kehf'in mağarası Efesus şehrindedir (Savary: Le Koran, Paris - 1951, s. 315, not. 1. E. H. Palmer, The Koran, Oxford - 1953, s. 241, not. 1).) -8. ("Mağarada Uyuyanlar" olayının geçtiği Ephesus (Efes) şehri, yaklaşık olarak M.Ö. II. yüzyılda kurulmuş ve putperestliğin en büyük merkezi olmuştur. Bu şehrin en büyük putu, Ay tanrıçası Diana idi ve onun bulunduğu tapınak eski dünyanın harikalarından biri olarak kabul ediliyordu. Bu puta tapanların büyük bir bölümünü Anadolulular oluşturmaktaydı. Roma İmparatorluğu da onu tanrıçalarından biri olarak kabul ediyordu. Hz. İsa (a.s) dan sonra onun mesajı Roma imparatorluğunun çeşitli bölgelerine ulaşmaya başladığında, Efesli birkaç genç putperestlikten vazgeçtiler ve Allah'ı Rableri olarak kabul ettiler. Tours'lu Gregory, "Meraculorum Liber" adlı kitabında bu Hıristiyan gençler hakkında ayrıntılı bilgiler toplamıştır. 1834 de Discoveries in Asia Minor (Anadolu'da Araştırmalar) adlı eserini yayınlayan Rev. T. Arundell'in bir sözüne değinmek yerinde olacaktır. Arundell, ‘eski Efes kenti harabeleri yakınında Meryem Ana ve Yedi Uyuyanlar Anıtının kalıntılarını gördüğünü’ söyler.) -9. (Kehf: 10). -10. (Kehf: 11/9. Taberî, Tefsîr. Ayrıca bkz. Ekrabu’l-Mevârid. Kelimenin anlamı için bkz. İnşikak 83/9,20.) -11. (Zemahşerî, Keşşâf. El-Fîrûzâbâdî, el-Kâmûs) -12. (İbn Aşûr, et-Tahrîr.) -13. (Bkz. Muhammed Esed.) -14. (Kehf: 12) -15. (Halîl, Kitâbu’l-Ayn. Ayrıca bkz. E. Hamdi Yazır) -16. (Âl-i İmrân 3/164. Furkân 25/51.) -17. (Zemahşerî, Esâsu’l-Belâga. İbrahim el-Yazıcı, Nec’atu’r-Râid) -18. (Kasas: 10. Enfâl: 11) -19. (Kehf: 14/15) -20. (Kehf: 16) -21. (Kehf: 17) -22. (Kehf: 18) -23. (Gâfir 40/4. Bkz. Hadislerde “Taklîbu’l-Hasâ”.) -24. (En-Nîsâbûrî, Tefsîr) -25. (El-Kuşeyrî, Tefsîr) -26. (El-Âlûsî, Ruhu’l-Meânî) -27. (Kehf: 19) -28. (Kehf: 19) -29. (Ferrâ’nın yorumu için bkz. Râzî, Tefsîr) -30. (Kehf: 19, 20). -31. (Kehf:  20). -32. (İbn Âdil, Tefsîru’l-Lübâb). Ayrıca Ahmet Baydar hocanın zekâ dolu yorumlarından yararlandığımızı da belirtmeliyim.

                                                                          Nisan/2009 /yüksel yılmaz


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019