‘CİN’ SANDIĞINIZ GİBİ BİR ŞEY DEĞİL

“Cinn” bize hep Hıristiyanların anladığı ve onlardan uydurma hadislere yansıtıldığı şekliyle bizlere giydirilmiştir. Bu konuda o kadar kötü sonuçlar alınmıştır ki ilahiyat mezunlarının bile şuursuzluğu yüz karasıdır. Etrafımızda uçuşan âlem dışı varlıklar olarak anlatılmıştır. Harici değil, aksine âlem içinde ama “görünmeyen, tanınmayan, yabancı” demek olan “cinn” sözcüğü bizim ifade ettiğimiz gibi anlaşılmazsa Kuran’daki mesajlar da doğru anlaşılmayacaktır ki bu çok kötü bir sonuçtur. Kur’an’ın hevanın oluşturduğu hurafe dünyasına değil de gerçek hayata hitab etmesi onu açıklayacağımız şekilde anlamakla mümkün olacaktır.

“Cinn” sözcüğü, “cenn” kökünden türemiştir ve asıl anlamı “bir şeyi duyulardan saklamak” tır. Kur’an’da İbrahim peygamberi konu alan bir pasajda “fellema cenne aleyhilleylü” ‘ne zaman ki gece kendisini sakladı, iyice karanlık çöktü’ diye yer almıştır (Bknz: En’âm, 76). Gecenin onun üzerini saklaması ya da örtmesinden söz edilirken “cin” kelimesi geçiyor diye “gece onu cinledi” diyebilir misiniz? Zaten bu ayete sıra gelince diyemiyorlar; “sakladı” diyorlar. Bu kelime kullanılış durumuna göre çeşitli anlamlara gelebilir. Mesela “c-n-n” kökünden türeyen sözcükleri değerlendirecek olursak, “cennet” toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yerdir; “cinnet” veya ‘cunûn’ aklı, fikri saklanmak, delirmektir; “cenin” ana karnında saklandığı için bu adı almıştır ve mezara konmuş ölüye de böyle denir. “cünne” ya da “micenn” kalkandır ve arkasındaki kimseyi gizlediği için adı böyledir; “cenânu’l-leyl” gece karanlığı’ demektir; eşyayı gizlemesinden dolayı bu şekilde ifade edilir. “ecennehü” ‘onu örttürdü’ demektir; “cenne aleyhi” ise ‘üzerine örttü’ demektir. Kalb’e ‘cenân’ denir. “Cenânu’n-nâs” ‘insan kalabalığı’ demektir; o kalabalığa giren gözden gizlendiği için bu ismi almıştır.

“İns-u cinn” görünen ve görünmeyen tüm varlıklar anlamında Türkçede “sabah-akşam” ya da  “tatlı-tuzlu”  demek gibidir. Bu durumda “İnsanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat: 56) ayetinde denen, gördüklerinizin ve görmediklerinizin tümünü kulluk etsinler diye yarattım anlamındadır. Burada unutmamalı ki “ibadet” ile “nüsuk” aynı şey değildir. Kur’an’ın, “Ben insanları ve cinleri…” (ins-u cinn’i) ifadesinde iki değişik âdem söz konusudur.

Kur’an’ın metninde “cann” kelimesi geçtiği halde (Hicr: 27, Rahmân: 15) onu “cin” diye tercüme etmeleri ilgili tüm ayetlerin yanlış anlaşılmasına sebep olmuştur. “Cin” yabancı insan, insanın idraki dışı, hüner; “can” ise insanı ayakta tutan enerjidir. Kelimelerin Kur’an’ın anlattığı biçimde kavranmaması kavram kargaşasına neden olmaktadır.

“Cinn” sözcüğü bütün eski ve yeni sözlüklerde “insanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılanamayan, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan güçler” olarak tanımlanır. Bu biçim tanımlamalar anormal inançlı ve cahil küffarın zihin dünyasında yer alabilir; ama aklını işleten adamın zihin dünyası öyle her şeye hemen inanmakla doldurulamaz. Görüldüğü üzere bu tarife göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamına girmektedirler. Bu durumda onlara göre her melek ve şeytan cinn’dir, ama her cinn şeytan veya melek değildir. İyi de bunun Kur’an’la uzaktan yakından alakasının olmamasına ne diyeceğiz peki?

“Batı ve doğu” sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman iki yönü ifade etmeyip tüm yön ve mekânları içine alır. Bu durumda anlamı “Allah her yerin Rabbidir” demek olur. (Bknz: Nur: 35, Bakara: 115, 142, 177, Şuara: 28, Rahman: 17, Müzzemmil: 9). “Dünya ve ahiret” sözcükleri beraber kullanıldığında, “her yerde ve her zaman” anlamına gelir. (Bknz: Bakara: 217, 220, Âl-i Imran: 22, 45, 56, Nisa: 134, Tövbe: 69, 74, Yunus: 64, Yusuf: 101, Hacc: 14, Nur: 14, 19, 23 ve Ahzab: 57.) “Yaş ve kuru” sözcükleri bir arada kullanılınca, “her ne varsa” yani “her şey” anlamını ifade eder. (Bknz: En’âm: 59). “Sabah ve akşam” sözcükleri de Kur’an’da farklı ifadelerle sıkça yer alır ve “daima” ya da “her zaman” anlamına gelir. (Bknz: A’râf: 205, Ra’d: 15, Nur; 36, Mümin: 46, 55, En’âm: 52, Kehf: 28, Meryem: 11, 62, Fetih: 9, Furkan: 5, Ahzab: 42, İnsan: 25, Âl-i Imran: 41). İşte bunlar gibi “ins ve cinn” sözcükleri beraberce kullanılınca da, “gördüğünüz, görmediğiniz herkes” ya da “bildiğiniz, bilmediğiniz herkes” yahut bir başka deyişle de “tanıdığınız, tanımadığınız herkes” anlamına gelir. Zariyat: 56’da, “Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana kulluk etsinler diye yarattım” buyrulur. İsra: 88’de, “De ki: İns ve cinn (herkes) bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar” buyrulur. Cinn: 5, “Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık” buyrulur. Rahman: 33’te, “Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak üstün bir güç olmadan aşamazsınız” buyrulur. Rahman: 56, “Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış, bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır. (Bknz: En’âm: 112, 130, A’râf: 38, 179, Fussilet: 25, 29, Ahkâf: 18, Neml: 17, Rahman: 39, 74, Nas: 6, Hud: 119 ve Secde: 13).

“Cinlerden” kelimesi geçen ayetlere başka örnekler verebiliriz: A’râf: 38 (ins ve cin), A’râf: 179 (ins ve cin),  Kehf: 50 (İblis cinlerdendi), Neml: 17 (ins ve cin), Neml: 39 (cinlerden bir ifrit), Secde: 13 (hünerli zanaatkâr kimseler), Sebe’: 12 (hünerli zanaatkâr kimseler), Fussilet: 25 (ins ve cin), Fussilet: 29 (ins ve cin), Ahkâf: 18 (ins ve cin), Ahkâf: 29 (cinlerden grup), Cin: 1 (yabancı kişiler / Medineli yahudiler), Cin: 6 (yabancı kişiler), Nâs: 6 (yabancı kişiler).

Ahzâb: 72’deki, “Evet, biz o emaneti(sorumluluk) göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zalim, çok câhil bulunuyor” ayetine dikkat edilirse emanet insana aittir. Cinler insan değilse ve onlar emanet yüklenmedilerse imtihan olmuyorlar mı?

Bakara: 96’daki, ”Andolsun onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (onlardan) her biri bin yıl yaşatılsın ister. Oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah onların yapmakta olduklarını görendir” ayetinde geçmekte olan “onları, insanlardan ve şirk koşanlardan” ifadesinde üç değişik yaşam biçimine sahip âdemin varlığını görüyoruz. Ayette geçen “onlar” Yahudilerdir. “İnsanlar” dediği yolu belirlenmemiş adamlardır. “Şirk koşanlar” dediği ise puta tapanlardır.

İsrâ: 94’teki, ”Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların ‘Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?’ demelerinden başkası değildir” ayetinden bellidir ki olağanüstü varlıklara inanmaya alışan bu hurafeciler kendilerine model olamayacak bir varlık istemektedirler. Model olmamalı ki hayallerine ve hurafelerine uygun düşsün.

İsrâ: 95 ayetinde, “De ki: Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik" buyrulduğuna göre ve âdemoğlu gönderildiğine göre demek ki model alacak olanlar âdem türünden insanlar ve cinlerdir. Yani âdemin cin ve insan olarak iki ayrı özelliği vardır. Sorun şudur: Biz insan kelimesini hak ettiği üzere “insan” sözcüğü yerine kullanıyoruz ama “âdem” sözcüğü yerine de kullanıyoruz. Cinn ve insan âdemin iki farklı özelliği olduğu halde biz âdem ile insanı anlam olarak eşit tutma hatasına düşüyoruz. Durum böyle olunca da ayetlerde geçen insan ve âdem kavramlarını aynı anlamlandırıyoruz. Ama bu doğru olsa Allah her âdemoğluna “âdem” dediği gibi ayrı bir sözcük olarak “insan” demezdi. Neden âdem ve insan sözcüğünü ayrı ayrı kullansın? Nitekim Kur’an’da âdemoğluna âdem de denmektedir. Bir de âdemoğlunun önderi olan ve onları temsilen konuşturulan bir Adem vardır. İblis de şeytanları temsilen konuşturulur. Dikkat edin ‘konuşur’ demiyoruz; özellikle ‘konuşturulur’ diyoruz. Allah bize değer verdiği için bizi mesellerin magaziniyle değil, maksadıyla muhatab ediyor.

İnsandan peygamberin ancak insanlara peygamber olarak gönderildiğini ve eğer melek olsaydı meleklerden bir peygamber gönderileceğini vurgulamıştır. Cinler beş duyu ile algılanamayan varlıklar ise neden beş duyu ile algılanamayan varlıklardan peygamber gelmemiştir? Öyleyse adamdan bir peygamberin beş duyu ile algılanamayan varlıklara elçi olarak gelerek vahiy aktarması Kur’an’a terstir. Sizin de şahit olduğunuz üzere onların hurafelerine karşı biz ayetlerden delil getiriyoruz.

Cin Suresinde sözü söyleyen cinlerden kasıt Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Tevbe: 30 şöyledir: ”Yahudiler ‘Üzeyir Allah'ın oğludur’ dediler; Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah'ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?” Bazı cinlerin Allah çocuk edindi demesi zaten Yahudi ve Hıristiyan olanların ‘Allah’ın oğlu’ demeleridir. Cinlerin hurafelerde olduğu gibi Kur’an’ın hiçbir yerinde tanımlanmaması düşündürücü değil midir? Aksine “İnsanlardan bazı adamlar cinlerden bazı adamlara sığınırlardı” (Cinn: 6) denmektedir. Yani “cinlerden adamlar” (bi ricâlin minel cinni) deniyor. Bu çok önemli, çünkü çok açık bir delildir!

“Ey kendisine ‘zikir’ indirilen kimse! Muhakkak sen mecnun/cinlenmişsin…” (Hicr: 6) ayetindeki mecnun yani cinlenme “çıldırma” anlamındadır. Yani ne yaptığını bilememe ve kontrol dışı olarak ne yapacağının belli olmayışıdır. Hurafedeki cin anlayışını burada nereye ve nasıl sıvıştırabilirsin? Ya kabul edilmek üzere budur yahut saçmalamaktan başka bir çıkış yolu yoktur. ‘’Cinlenme’’ ifadesinin hurafelerdeki cinlerle hiç alakası yoktur. Ayette de ifade edildiği gibi, Allah elçisi ‘’o yeni sözü’’ dillendirdiğinde kendisine, ‘’Sen yabancı güçlerin adamısın. Bu bilgileri sana dış güçler veriyor’’ demek gibi bir ithama maruz kalmıştır. Yüce Allah da “şüphesiz ki o mecnun değildir” derken” yabancı güçlerin adamı değildir” demiş oluyor.

“Nüzul” sözcüğü, ‘’yeni söylenen bir söz’’ ya da ‘’toplumun alışık olmadığı bir yaklaşım’’ anlamında kullanılır. Farklı, yeni, başka ya da toplumun unuttuğu, gündem dışı bir sözdür. Ayetin devamında sözün cinlenmişlik alameti olduğu vurgulanır. Yani bölgenin elitleri, rahatsız olanlar; sen cinlenmişsin diyerek Allah elçisini dışlamışlardır. Büyülenmek / cinlenmek anlamında kullanıldığı sanılan, yani delilik ithamı sanılan bu yaklaşım tarihsel değildir. Ticaret yaptığı, sözleri hep tutarlı ve kişiliği güvenilir olduğu için Allah Elçisini ‘’hiç kimse’’ delilikle suçlamamıştır. Hiçbir deli karşısında ordu kurulmaz değil mi? “Çıldırmış” ifadesi akıllı adamlar için kullanılır. Yani “aklı varken şu yaptığına bak hele” gibi…

Kuran’ın Cin suresinin başında ve Süleyman kıssasında anlatılan cinler, kimliğini saklayan Yahudilerdir. Sebe suresinde Süleyman için sabah gidişi bir ay ve akşam dönüşü bir ay olan rüzgârın boyun eğmesi Süleyman’ın rüzgârı hizmet için kullanmasından dolayıdır. Tıpkı yelkenli gemicilerin ve değirmencilerin kullanmaları gibi. Erimiş bakır madeninin ona sel gibi akması adeta fabrika gibi bir ortamının olması ve madencilik işletilmesi nedeniyledir. Onun eli altında iş görmekte olan bir kısım cinler ise o bölgeye başka diyarlardan rızık kazanmak için gelen yabancılar yani aslen oralı olmayan işçileridir. Demiri yumuşatarak savaşta korumak için zırh yapıyorlar. Zaten babası Davud peygamber de o dönemin şartları dikkate alındığında çok önemli olan bir maden ocağı işletmişti. Zaten Allah onun mülkünü güçlendirdiğini de buyurmuştur (Sad: 20). Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı.

Sebe süresinde geçen asa otoritedir ve ağaç kurdu otoriteyi içerden kemiren fitne ve iç isyanlardır. Onun yere yıkılıp düşünce açıkça ortaya çıkmasından bellidir ki cinler gaybı (Süleyman'ın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp yaşamazlardı. Bilinçsiz halkımızın sandığı cinle alakasının olmadığı buradan da bellidir. Mecaz ancak akıl sahiplerine hitabeden Kur’an’da çok büyük bir yer tutar.

Ahkâf suresinde buyrulan, kimliklerini açığa vurmadan peygamberimizin yanına gizlice gelerek Kur'an dinleyen ve imana geldikten sonra kavimlerini uyarmak için geri dönen Nusaybin'liler veya Yesrib'li (Medine'li) Yahudiler “Hani cinlerden birkaçını…” şeklinde ifade edilen müminlerdi. Bu ayetlerde ‘’nefer bir sayıda’’ yani 3 ila 10 arasında olduğu belirtilen cinler için tüm tefsir ve ‘’tarihsel metinlerde’’ ittifakla bu çerçevede ‘’cin’’ kavramının, Araplarda çoğunlukla ‘’yabancılar için kullanıldığı ve yabancı olanlara ‘’cin’’ dendiği kaydedilmiştir.

Hicr Suresi iniş sırasına göre 54. Sure olduğuna göre çoktan örgütlenilmiş ve altyapı oluşmuştur. Bu aşamada ona “deli” denmiş olamaz. Teşkilatlanmasını dağıtmak için ve tutarlılığı yok etmek için dış güçlerle ilişkilendirilmektedir.

‘Cinn’ kelimesi Kur’ân’da ve Arab literatüründe birçok anlamlarda kullanılmıştır. Kelimenin kök anlamında: Kapalılık, gizlilik, bilinmezlik, yabancılık vardır. Hangi kullanımın ne mânâya geldiğini, -her dilde olduğu gibi- kullanımın ‘bağlam’ı (sıyak‑sıbak) belirlemektedir. En’âm: 76’da “karanlık çökmek”, Neml: 10 ve Kasas: 31’de “yılan”, Necm:32’de “Cenîn’ler”, Mucâdile:16 ve Munâfikûn:2’de “kalkan” demektir. Ayrıca bahçe, yabancı kimse anlamlarına geldiğini de hatırlatırsak

“El-Vucûh ve’n-Nezâir” kitaplarında birçok kelime “vucûh”lu (yani ‘çok anlamlı’) sayılmış ise, cinn kelimesi ve türetilmişlerinin de çok anlamlı kelimelerden olduğu anlaşılacaktır.

“Mu‘cemu Meqâyîsi-l-Luğa” kitabına göre, C-N-N ‘nin kök anlamında ‘setr’ ve ‘tesettür’ kapalılık anlamı vardır. “Tâcu’l‘Arûs” kitabına göre “Cinn”in aslı, duyulardan gizlenmişliktir; cahiliye döneminde ‘melâike’ye ‘de cinn’ denirdi. Muhîtu’l-Muhît kitabına göre işinde mahir ve usta kişileri ‘Cinn’ ve ‘Şeytan’ a benzetirler.

“Melek-Melâike” anlamında En‘âm suresinin 100. ayeti ve Sâffât suresinin 158. ayeti örnek verilebilir. Bağlamı içerisinde ‘Cinne’ ile ‘Melekler’in kastedildikleri anlaşılmaktadır. “İblis” anlamında Kehf suresinin 50. ayeti örnek verilebilir. “Ateşten yaratılmış varlıklar” yani (Melek-Şeytan) anlamındaki ayetlere Hicr suresinin 26. ve 27. ayeti ile Rahmân suresinin 14. ve 15 ayetleri örnek verilebilir. Bu kategorideki ‘cânn’; Melekleri, İblisi ve şeytanlar’ı kapsayan “Beşer” türünün zıddı olan “ateş menşe’li” varlıklardır. ‘İnsân’ın iman edenine ‘mü’min’, inkâr edenine ‘kâfir’ dendiği gibi,‘Cânn’ın iman ve itaat edenine ‘Melek/Melâike’, isyan edenine ‘İblis/Şeyâtîn’ denir. Bu tür ‘Cânn’, insan duyumlarıyla algılanamazlar. Bütün / hepsi”; “hiç kimse” (varlıklardan / insanlardan) anlamında da kullanılmaktadır. El-insan ikili formlardaki kullanımlar olumsuz cümlelerde “hiç kimse / hiçbir varlık” anlamında, olumlu cümlelerde ise “herkes (cümle âlem) / her şey (her varlık)” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Bu ikili kullanımların Türkçemizde uygun tek karşılığı olmadığından bazı yerlerde yakın bir ifadeyle ‘bildik-yabancı’ olarak çevrilmiştir.                          

“İthâfu’l-Khiyere” de (2/3656, 4/3656), “Ben yaratılmışların “beyazına ve esmerine” (cümlesine) gönderildim”, hadisi münasebetiyle (müfessir) Mucâhid: “‘beyaz’, ‘ins’dir; ‘esmer’ ise ‘cin’dir’” diye tefsir etmiştir. “Kenzu’l-‘Ummâl “de (32058-59) “Benden önceki her) nebî sadece kendi toplumuna gönderilmiş iken ben “cinn u ins”e (cümle âleme) gönderildim” kayıtlıdır.

Ayetlerden örnekler verelim:

Zâriyât:56 “Ben, ‘cinn u insi’ (her varlığı) yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.”

Rahmân:33 “Ey ‘cinn u ins’ topluluğu (bütün varlıklar), göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak ‘üstün bir güç (sultan)’ olmaksızın aşamazsınız.”

Rahmân:74 “… Kendilerine, daha önce “ne bir ins, ne bir cânn” (hiç kimse) dokunmamış …”

Hûd:119 “Andolsun, cehennemi “cinne ve nâs” (bildik-yabancı), (kâfirlerin) tümüyle dolduracağım.”

En‘âm:112 ”Böylece her peygambere “ins ve cin” (görünür‑görünmez) şeytanlardan düşmanlar yarattık.”

En‘âm:130 “Ey “cinn u ins” (bütün insanlar) topluluğu, içinizden size (…) elçiler gelmedi mi?”

İsrâ: 88 “De ki: “Eğer “ins u cin” (herkes), bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa,  –birbirlerine bütün desteklerini verseler de– onun bir benzerini getiremezler.”

A‘râf: 38, Fussilet: 25, Fussilet: 29, Ahkâf: 18 gibi ayetler “bildik-yabancı” anlamında, A‘râf: 179 ayeti “herkes’ten” anlamında,  Rahmân:39 “hiç kimseye” anlamında kullanılan ayetlere diğer örneklerdir.

İfadelere bakılırsa cinlerin ve insanların ibadet için yaratılmaları, her iki grubun da bir yardımcı güç olmadan gökleri ve yeri bucaklarından aşmakta aciz olacakları, kıyamet sonrası muamele benzerliği, insanlara gelen elçinin cinlere de geldiği, her iki grubun da ayakaltına alınabilecek durumda oldukları ortadadır.

‘Cinn’ kelimesi beşer (insan) türünden ‘yabancı’lar anlamında kullanıldığı gibi, bazen de kimlikleri gizlenmek istenen kimseler için kullanılır. Faili mechûl cinayetler de cinn’lere yüklenir. Hz. Süleyman’ın cinlerini hatırlayın (Sebe’:12-14; Neml:17, 39). Sebe’ suresinin12. ayetinde, “Rüzgârı da Süleyman’a (boyun eğdirdik), gidişi bir aylık, dönüşü bir aylık (mesafelerde). Erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler (yabancılar) vardı. Onlardan kim bizim buyruğumuzdan sapacak olsa, ona çılgın azabdan tattırırdık” buyrulur. Kur’ân’ın bu âyette işaret ettiği gibi, gidişi ve dönüşü birer ay süren deniz ticaret seferleri yapılmaktaydı. Benzer olarak Ehl-i Kitab’ın Kutsal Kitab’ına göre, Hz. Süleyman, Sûr Kralı Hiram’ın da desteği ve ortaklığı ile işletmekte olduğu bir deniz filosuna sahip olduğunu ifade etmesi bize bir işaret olarak değerlendirilebilir. Örnek verelim: “(26) Kral Süleyman Edomlular’ın ülkesinde, Kızıldeniz kıyısında Eylat yakınlarındaki Esyon-Gever’de gemiler yaptırdı. (27) Hiram denizi bilen gemicilerini Süleyman’ın adamlarıyla birlikte Ofir’e gönderdi. (28) Ofir’e giden bu gemiciler, Kral Süleyman’a 420 talant altın getirdiler.” (Kutsal Kitab, 1. Krallar 9/26-28)

Bu deniz seferlerinde elbette ki gemilerin hareketi için rüzgâr gücünden istifade ediliyordu. Âyetteki “Rüzgârı da Süleyman’a (boyun eğdirdik)” ifadesi belli ki mecazen bu gerçeği anlatmaktadır. (Bu tefsirin te’yidi için bkz: Kur’ân Mesajı, Muhammed Esed, 21:81, dipnot: 75 ve 21:82, dipnot: 77). Ayrıca gene Kutsal Kitab’a göre, Hz. Süleyman, babası Hz. Davûd zamanındaki savaşlar sonucunda, ülkeleriyle beraber İsrail topraklarına katılmış bulunan yarı bedevi putperest yabancıları ağır işlerde angarya çalıştırmıştır. Kur’ân’ın ‘yabancılar’ anlamında ‘cinler’ diye andığı bu insanlar, başta Kutsal Ma‘bed’in (Beytu’l-Makdis) inşası olmak üzere birçok ağır işlerde istihdam edilmişlerdir.

 “(17) Babası Davud’un yaptığı sayımdan sonra, Süleyman da İsrail’de yaşayan bütün yabancılar arasında bir sayım yaptı. Yabancıların sayısı 153 600 kişi olarak belirlendi. (18) Bunlardan 70 000’ine yük taşıma, 80 000’ine dağlarda taş kesme, 3 600’üne de işçileri çalıştırma görevi verildi.” (Kutsal Kitab, 2. Tarihler 2:17-18). “(13) Kral Süleyman angaryasına çalıştırmak üzere bütün İsrail’den otuz bin adam topladı. (14) Sırayla her ay on binini Lübnan’a gönderiyordu. Bir ay Lübnan’da, iki ay evlerinde kalıyorlardı. Angaryasına çalışan adamların başında Adoniram vardı. (15) Süleyman’ın yük taşıyan 70 000, dağlarda taş kesen 80 000 adamı vardı. (16) Ayrıca, işin yürümesini sağlayan ve işçileri yöneten 3 600 görevlisi vardı. (17) İşçiler, kralın buyruğu uyarınca, tapınağın temelini yontma taşlarla atmak üzere ocaktan büyük ve kaliteli taşlar kesip çıkardılar. (18) Süleyman’ın ve Hiram’ın yapıcılarıyla Gevallılar, tapınağın yapımı için taşlarla keresteleri kesip hazırladılar.” (Kutsal Kitab, 1. Krallar 5:13-18)

Şu Kur’ân âyeti de benzer tasvirler vermektedir: “Ona dilediği şekilde mâbedler, heykeller, havuz büyüklüğünde tekneler ve sabit kazanlar yaparlardı. ‘Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın’ (demiştik). Kullarımdan şükredenler azdır.” (Sebe’:13).

Hz. Süleyman’la ilgili aşağıdaki iki ayette geçen ‘cinlerden’ ifadesi de gene ‘yabancılardan’ anlamındadır. “Böylece onun (Süleyman’ın) ölümünü takdir ettiğimizde, onlara, “asasını” kemiren “yer kurdu”ndan başka öldüğünü gösteren bir işaret yoktu. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet “cinler” “gayb”ı bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı.” (Sebe’:14).

 “Süleyman’a ‘cin’den (yabancılardan), ‘ins’den (yerli halktan) [piyade] ve “kuşlar”dan (süvari birliklerinden) oluşan orduları toplandı ve yerlerini aldılar.”  (Neml:17).

“Cinlerden bir “ifrit”: “Sen daha “makam”ından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, gerçekten bunun üzerinde güçlü ve güvenilir  biriyim” dedi.” (Neml:39). Ayrıca Ahkaf ve Cinn surelerinde Kur’an dinleyen cinler için bakınız: (46:29-32 ve 72:1-19).

Bu sûrelerin Resulullâh’ın “Tâif Girişimi” dönüşünden sonra yani hicretten 3 yıl önce nazil olduklarına dair rivayetler oldukça sağlam görünmektedirler. Bu dönemle, hicret arasındaki en önemli olaylar ise; üç yıl peş-peşe Akabe mevkiinde, Medinelilerle vuku bulan buluşmalar ve onlardan alınan bey’atlerdir. Hadis ve sîret kaynaklarındaki cinlerle ilgili rivayetler de tam bu döneme işaret etmektedirler.

Medine’deki ilk ilhadları sîret kitaplarından öğrenebiliyoruz. Hicretten 3 yıl önce, Hz. Peygamber (a.s), Kureyşlilerin gözlerinden uzak, Mînâ yakınlarında kuytu ve içerlek bir yer olan Akabe mevkiinde, geceleyin, Medîne’den haccetmeye gelen 6 Hazrec’liye Kur’ân okumuş, İslâmı tebliğ etmişti. Hz. Peygamber’in (a.s) bu tebliğine cân ü gönülden katılan bu küçük gurup Medine’ye döndüklerinde kavimlerine heyecanla İslâm’ı tebliğ ettiler: “(Altı kişi) Medine’ye kavimlerine döndüklerinde, onlara (Medine’lilere) Allah Resûlü’nü anlattılar ve İslâm’a davet ettiler. Öyle ki, Ensar evlerinden, Resûlullâh’dan bahsedilmeyen bir tek ev kalmadı.” (İbn Hişâm, 1/429).

Bu ilk 6 Medineli ile yapılan buluşmanın Mekkelilere karşı tam bir gizlilik içerisinde gerçekleştiğini, bu olaydan bir ve iki sene sonra yapılan I. ve II. Akabe Bey’atlerine ait rivayetlerden anlıyoruz. Çünkü Şâm’a giden Kureyş ticaret kervanlarının yol kavşağında bulunan Medinelilerin Müslüman olmaları, Kureyş toplumu için en büyük tehditti ve Kureyş buna asla izin vermeyecekti.

II. Akabe bey’ati esnasında Medinelilerle kurulan ilişkiler Kureyş’ten nasıl gizlenmeye çalışıldığını belgeler. Hz. Peygamber’in (a.s) hicretinden önce Medinelilerle ilişkiler hep gizlidir.

Her varlığa kendi nefislerinden (türlerinden) peygamber gönderilmesi ilâhi sünnettir. Beşer’e,  beşer peygamber; meleklere, melek peygamber; “cinlere” cin peygamber...”Size “nefislerinizden bir Peygamber” gelmiştir.” (Tevbe:128).

“Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: “Allâh”, elçi olarak bir beşer mi gönderdi?” demelerinden başkası değildir. De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar değil de) melekler iskân etmiş geziyor olsaydılar, biz de onlara elbette semâdan melek elçi gönderirdik.” (İsrâ:94, 95) 

Ahkâf ve Cin Sûrelerinde anılan “Kur’ân dinleyen cinler”in, O’nunla aynı nefisten bir gurup ‘Yabancı’ insanlar olduğunu kabullenmekten başka bir çıkış yolu yoktur. “Hangi yabancılar?” sorusunun cevabını ararken ‘cinn’ kelimesinin; hem ‘gerçek anlamıyla yabancı’lar, hem de ‘kimlikleri açıklanmak istenmeyen yabancılar için kullanılmakta olduğunu biliyoruz.

Bazı çağdaş Müslüman müfessirler, hadis ve sîret kitaplarındaki rivayetlere dayanarak, bu ‘yabancılar’ın Nasîbîn (Nusaybîn) veya Musul-Nineva halkından bazı yabancılar olduğuna hükmetmişlerdir. Bu müfessirler, hadislerde anılan bu beldelerin halkından bir gurup insanın, hicretten önceki bir tarihte, Hz. Peygamber’e rastlamış ve ondan Kur’ân dinledikten sonra beldelerine dönmüş olabileceğini düşünmektedirler. (The Holy Qur’ân, Malik Ghulam Farîd, 1969, Rabwah-Pakistan, not: 2733 ve 3137 s.1016, 1187). Ayrıca Esed’e de bakılabilir. (Kur’ân Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Yay. 2002, İstanbul, 72:1, not:1 ve EK III.) Esed, açıklamasının henüz kesinleşmemiş bir görüş olduğunu da hatırlatıyor.

Nusaybîn veya Nineva’lı ‘yabancılar’ yorumunun da doğru olabileceği ihtimaliyle birlikte, başka bazı çağdaş Müslüman ilim adamlarının kabul ettikleri bir yoruma katılarak, “Kur’ân dinleyen bu yabancıların Medineli ilk muhtediler olabileceğini düşünüyoruz. Zira, Kur’ân’ı dinleyen ve Peygamber’i (a.s) anlayan bu ‘yabancılar’ın, Nusaybin veya Nineva gibi ‘Arab dili ve kültürüne yabancı bir çevre’den ziyade, Hicâz, Necd veya Yemen gibi Arab kültürünün hâkim olduğu bir çevreden olmaları daha muhtemel görünüyor. Verdiğimiz tarihî bilgiler nedeniyle Medine’li ilk muhtediler olabileceğini düşünüyoruz. (Min Mefâhîmi’l-Qur’ân – Fî’l-Aqîde ve’s-Sulûk, Muhammed el-Behiy, 1973, Mısır, s.133 vd. Bu kitap, Yöneliş Yayınevi tarafından “İnanç ve Amelde Kur'ânî Kavramlar” adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Tefsîru Sûreti’l-Cinn, Muhammed el-Behiy, Neşr.: Dâru’l-Fikr, tsz.; The Holy Qur-an, Dr. Zohurul Hoque, 2000, India, s.1024‑1025; Exposition of Quran, Ghulam Ahmad Parwez.)

 “Et-Tahrîr ve’t-Tenvîr” isimli değerli tefsirin sahibi Tunus’lu Âlim Muhammed Et-Tâhir İbn ‘Âşûr der ki: “Cinlere (yaygın anlamda) inanmak konusu, İslâm îtikadının esaslarından değildir. Bundan dolayı, bu türden muayyen varlıkların varlığını inkâr edenleri ‘tekfir’ edemeyiz. Çünkü bunların gerçeklikleri, kat’î delillerle ispatlanamamaktadır. (…) Bazı kitaplarda, bunların (cinlerin) insanlara göründüklerine ve acayip işler yaptıklarına dair yapılan rivayetler “hayal ürünü” şeylerdir. Gerçek ilim adamlarından, bizzat cinleri veya etkilerini gördüklerini iddia eden kimseye rastlamadık. Bu hikâyeleri, ancak bu tür gariplikleri kabullenmeye müsait veya hayal gücü geniş olan insanların lisanından elde etmekteyiz.”

Ahkâf Sûresinin 29. âyetindeki ‘cinler’ karşılığında ‘yabancılar’ koymamız halinde herhangi bir müşkül kalmamaktadır. Bu ‘yabancılar’ın kimliği ise “Cin Sûresi”nde bahsi geçen ‘yabancılar’la aynı olduğundan, nakledeceğimiz Cin Sûresi’nin tefsirinde daha detaylı ele alınacaktır. Fakat bu üç ayeti hatırlayalım:

46/29. “Hani “yabancılardan bir gurub”u, Kuran dinlemek üzere sana yönlendirmiştik. Huzura geldiklerinde, “Dinleyin!” demişlerdi. (Tebliğ) bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak dönmüşlerdi.

46/30. “Dediler ki: Ey kavmimiz, biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve doğru yola hidayet etmekte…”

46/31. “Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet edin ve O’na inanın ki (Allah) günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azabdan korusun.”

Cinn Sûresi’nin tefsirine geçmeden önce sûre içindeki kıraat farklarından bahsetmeli ve doğru kıraat tercihlerini işaret etmeliyiz. Aksi halde hangi ayetlerin kimin sözü olarak alınacağı hususunda sorun doğar. Bizi tefsiriyle ilgilendiren husus,3. ilâ 12. ayetlerin başlarındaki toplam 12 adet  “enne”nin hemze’lerinin ‘üstün’ mü, ‘esre’ mi okunacağıdır. Zira bu farklı okunuşlar, başına geldiği ayetlerin (sözlerin) sahibini ve i‘rabını değiştirir.

Bizim mushafımızdaki imlâya göre (Âsım Kıraatı – Hafs Rivâyeti’ne göre) bu 12 ayetin başlarındaki bütün “enne”lerin hemzeleri ‘üstün’ olarak harekelenmiştir. Oysaki diğer meşhur kıraat sahibi âlimler bu tercihe itiraz ederek bu takdirde bazı ayetlere doğru mânâ verilemeyeceğini savunmuşlardır. Kıraat âlimlerinden Ebû Ca‘fer’e göre, anılan on-iki ayetten 3., 4. ve  6. ayetlerin başındakiler “anne” yani ‘üstünlü’, geri kalan dokuz ayetin başındakiler “inne” yani ‘esreli’ okunmalıdır. 9. ayet Nafi‘ ve Ebû Bekr’in okuyuşlarına uygun olarak “inne” şeklinde ‘esreli’ okunuşu tercih edilebilir. Metin bu kıraatler kabulüne göre harekelendirilebilir ve anlamlandırılabilir.

Cinn suresinin mealini gözden geçirelim…

 72/1. “De ki: Bana vahyolundu ki: bir grup yabancı (Kur’ân’ı) dinledikten sonra (kavimlerine gidip) şöyle dediler: Doğrusu biz, hayranlık uyandıran bir Kur’ân dinledik.”

Arapça ‘nefer’ kelimesi 1 ilâ 10 arasındaki herhangi bir rakam için kullanılmaktadır. Bu da, bir sonraki  notta verilecek olan ve tarihçilerce sayıları 6 olarak zikredilen Medineli ilk muhtedilere uygun düşer. İlk Akabe Bey‘ati’nden bir yıl önce, (hicretten 3 yıl önce) gene Akabe’de, Hz. Peygamber’den Kur’ân dinledikten sonra Müslüman olan “6 Hazrecli”nin, Medine’ye vardıktan sonraki faaliyetlerini –Hz. Peygamberin (a.s) bu ilişkilerde gözettiği gizliliğe riayetle, “bir gurup yabancı” diye anarak–  anlatan âyetlerle karşı karşıyayız. Akabe’de Medineli bir guruba yapılan bu ilk tebliğin ve bundan sonraki iki bey‘atin (1. ve 2. Akabe Bey‘atlerinin) tam bir gizlilik içerisinde yapıldıklarını sîret yazarları önemle belirtirler. Anılan ilk altı Müslümanın Medine’deki tebliğ faaliyetleri sayesinde “hemen hemen her evde Resûlullâh’dan (a.s) bahsedildiği” kaydedilir. Medine’de devam eden böylesi bir faaliyetten İslâm’ı boğmaya çalışan Kureyşlilerin haberdar edilmeleri tehlikeli olacaktı. Fakat isim verilmeden faaliyetin anlatılması ise Müslümanların şevkini arttıracaktı. Allah da böyle yapmıştır. Ahkâf (46): 29 âyeti, Kur’ân dinleyen bu topluluğun, “kavimlerine uyarıcılar olarak” döndüklerini açıkça ifade etmektedir.

72/2. “O (Kuran), ‘gerçeğe’ hidayet etmektedir. Biz de ona inandık. Ve Rabbimize asla kimseyi ortak koşmayacağız.”

72/3. “Ve Rabbi’mizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk…”

Giriş niteliğindeki ilk iki âyetten hemen sonra, bu ayetle Hıristiyanlığın en temel batıl inancının (“Allâh’ın eş ve çocuk edinmesi”nin) reddedildiğine bakılırsa, Medîne’de bazı Hıristiyanların bulunduğu, bunların temel inançlarının Medinelilerce bilindiği ve bazı dinî konularda bunlara başvurulduğu anlaşılmaktadır. Zaten Medîne’de, Bizans asıllı bir anneden doğmuş, Hıristiyanlığı benimsemiş ve ‘Râhib’ ünvanıyla anılmakta olan Ebû Âmir isimli nüfûzlu bir Evs’li lider, kabilesinden bir grubu da kendi yanına çekebilmişti. Bu zat (Ebû Âmir er-Râhib), Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra Peygamber’e tahammül edemeyerek bir gurup taraftarıyla beraber Medine’yi terk etmiş, ölünceye kadar İslâm düşmanlarını (Kureyşlileri, Hayber Yahudilerini, bedevi kabileleri ve hatta Bizans kralını) Müslümanlara karşı kışkırtmıştı. Uhud Savaşında müşriklerin safında Müslümanlara karşı savaşa katılan Ebû Âmir, aynı savaşta Müslümanların safında savaşarak şehid düşen “ğasîlu’l-melaike (meleklerin yıkadığı)” Hanzala’nın da öz babasıdır. Hicretin 9. yılında Kubâ’da, sonraları “Dırâr Mescidi” diye anılan “nifak yuvası” mescidi de bu Ebû Âmir er-Râhib’in Medine’deki münafık taraftarları inşa etmiştir. Evs’li liderin, hicretten önce Hıristiyanlık konusunda Medine’de etkili olduğu anlaşılmaktadır. (Ibn Kesîr, Tefsîr 9/107 âyeti tefsiri : “Ebu Âmir er-Râhib cahiliye döneminde Hıristiyan olmuştu ve Ehl-i Kitab’ın ilimlerini okurdu ve cahiliye döneminde o dinde bir ibadeti vardı”). Ayrıca Medîneliler, beraber yaşamakta oldukları üç Yahudi kabilesinden dolayı Yahudilik hakkında da bir miktar bilgi sahibiydiler. 46:30 âyeti buna delalet eder.

72/4. “Doğrusu bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı ‘bir sürü saçma şeyler’ söylemekteydiler.”

72/5. “Biz ise, ‘ins u cinn’in (hiç kimsenin) Allah'a karşı asla yalan söyleyemeyeceğini zannediyorduk .”

Bu cümle, bir parantez-içi cümlesi olarak okunmalıdır. Ayrıca 4. ve 6. âyetler konu bütünlüğünü sürdürmektedirler.

72/6. “Şu gerçek de var: İnsden (bizden) bazı kimseler, cinn’den (yabancı) bazı kimselere sığınırlardı (bilgisine başvururlardı) da, bu onların sapkınlıklarını arttırırdı.”

Bu âyette iki defa geçen (Ricâl: adamlar / kimseler) kelimesinin, insan (beşer) cinsi için kullanıldığı dikkate alınırsa, Kur’ân dinleyen bu cinlerin beşer kimliği bir kere daha öne çıkar. Bu Hıristiyanlar, bazı tarihçilerin Medine’de varlığını kabul ettikleri misyoner Hıristiyanlar olabilecekleri gibi (Cevâd Ali, El-Mufassal fî Târîhi’l-‘Arab Qable’l-İslâm, C.6, s.602-603), Ebû Âmir er-Râhib ve çevresindeki bir gurup Medîneli Hıristiyan da olabilir. Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki ezelî düşmanlık ve sürekli savaşlar hatırlanırsa, Hazrec’den olan bu ilk İslâm tebliğcilerinin Evs’li olan Ebû Âmir ve benzerlerinden “yabancılar (kendilerinden olmayan anlamında)” diyerek bahsetmeleri anlaşılır bir durumdur. Bu müphem zamir; hem ‘başvuranlar’ı, hem de ‘başvurulanlar’ı kast ediyor olabilir.

72/7. “Ve onlar da, sizin zannettiğiniz gibi, Allah'ın hiç kimseyi ba‘s etmeyeceğini) zannediyorlardı.”

“Ba‘s etmek” fiili; hem “peygamber göndermek”, hem de “ölümden sonra diriltmek” anlamını ifade ediyorsa da, sûrenin bağlamından burada kast edilenin “peygamber göndermek” olduğu kuvvet kazanmaktadır. Hıristiyanlarda –bilindiği gibi– Hz. İsâ’dan sonra herhangi bir peygamber beklentisi reddedilmiştir. Bu Hıristiyanî inanç müşriklerin peygamberliği reddedişleriyle şeklen örtüşüyordu. Bu da, İslâmî tebliğe karşı çıkışlarında müşrikleri te’yid ediyor, yani sapkınlıklarını arttırıyordu. Bu âyet de, 5. âyette olduğu gibi bir parantez-içi cümlesi olarak okunmalıdır.

 72/8. “Ve (zaman oldu) biz semayı yokladık da onu şiddetli muhafızlar ve alevlerle dolu bulduk.”

72/9. “Ve doğrusu biz ondan dinlemek için bazı mevkilere otururduk, fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendisini bekleyen bir alev buluyor.”

72/10. “Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü murad edildi, yoksa Rableri kendileri için doğruya iletici (bir hayır) mı diledi?”

Bu üç ayette verilen sözlerin ilâhî vahiy konusunda kendilerine başvurulan diğer “yabancılar”ın (Hıristiyanların) ifadeleri olduğu anlaşılmaktadır: 8. ve 9. âyetlerde, neden vahiy’le irtibat kuramadıklarının (neden artık resûl gelmeyeceğinin) kendi hurafelerince izahı yapılmaktadır. Ehl-i Kitâb’ın ‘Kutsal Kitab’ında, tabiî gök olaylarının buna benzer hurâfî şekillerde yorumlandığının örnekleri çoktur. (Kutsal Kitap, 2. Samuel 22/8; Eyüp 26/11 ). Dolayısıyla bu ifadeler (8. ve 9. âyetler) Kur’ân’ın onayladığı iddialar olmayıp onların batıl inançlarının kendi ağızlarından aktarımıdır. 10. âyette ise, aynı bâtıl sahiplerinin, muhataplarının hüsn-ü zannını kazanmaları ihtiyacıyla nasıl sûret-i hak’dan ifadeler sarfettikleri görülmektedir. Değerli müfessir Râzî’nin (ö.606 H.), bu ve benzeri ifadelerin Kur’ân tarafından onaylandığını kabullendikten sonra, bu iddiaları savunmak için oldukça zorlanmıştır (Bknz: Mulk: 5. âyeti tefsiri). Devamla aşağıda gelecek beş âyeti, Kur’ân vahyini tebliğ eden yabancıların sözleri olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

72/11. “Ve gerçek şu ki, bizden iyiler de var, bunun aşağısında olanlar da. – Biz türlü türlü yollara sapanlar olmuşuz.”

72/12. “Biz, (artık) yeryüzünde Allâh’ın takdirinden asla kaçıp kurtulamayacağımızı yakinen anladık.”

72/13.  “Biz, Hidayet (rehberi Kur’ân)’ı işitince, ona inandık. Artık kim Rabb’ine inanırsa, o ne bir zarara uğrayacağından korkar ve ne de bir haksızlığa.”

72/14. “Ve elbette bizden (Allah’a) teslim olanlar da var, zulmedenler de. Teslim olanlar, ‘gerçeği ve doğruyu’ araştırıp-bulanlardır.”

72/15. “Zulmedenler ise, cehenneme odun olmuşlardır.”

15. âyetle, Kur’ân’ın “Peygamber’i dinleyip kavimlerine tebliğe giden” yabancılar hakkındaki “vahiy” sona eriyor. Bundan sonrasında sûrenin sonuna kadar artık Allah konuşmaktadır.

72/16-28. “Eğer onlar yollarında ‘dosdoğru bir istikamet tuttursalardı’, mutlaka Biz onlara bol miktarda su içirirdik (tükenmez bir rızık ve nimet verirdik). Kendilerini bununla denemek için… Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Allah), onu ‘gittikçe şiddeti artan’ bir azaba sürükler. Şüphesiz mescidler (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiç bir varlığa kulluk etmeyin. Şu bir gerçek ki, Allah’ın kulu (Muhammed), O’na dua için kalktığında, onlar (müşrikler) neredeyse çevresinde keçeleşeceklerdi. De ki: “Ben gerçekten, yalnızca rabbime dua ediyorum ve O’na hiç kimseyi/şeyi ortak koşmuyorum.” De ki: “Doğrusu ben, sizin için ne bir zarar, ne de bir yarar (irşad) sağlayabilirim.” De ki: “Muhakkak beni Allah’tan (gelebilecek bir azaba karşı) hiç kimse asla kurtaramaz ve O’nun dışında asla bir sığınak da bulamam.” ”(Benim görevim ) yalnızca Allah’tan geleni ve O’nun gönderdiklerini tebliğ etmektir. Kim Allah’a ve O’nun elçisine karşı koyarsa, onun için içinde ebediyen kalacağı cehennem ateşi vardır.” Sonunda onlar, kendilerine vaat edileni gördükleri zaman, yardımcı olmak bakımından kim daha zayıfmış ve sayı bakımından kim daha azmış artık öğrenmiş olacaklardır. De ki: “Bilmiyorum, size vaat edilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa rabbim onun için (uzun) bir müddet mi koymuştur?” O, gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak Resûl olarak seçip razı olduğu (kimse) başka. Çünkü (Allah) O’nun önüne ve arkasına gözetleyiciler dizer. Öyle ki onların, rablerinden gelen risaleti tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olanları sarıp-kuşatmış ve her şeyi sayı olarak da sayıp tesbit etmiştir.”

“Âkâmu’l-Mercân fî Ahkâmi’l-Cânn” (Türkçe Çevirisi: Cinlerin Esrarı, İmam Şiblî) isimli kitap tamamen saptırmacadır. (Bedru’d-Dîn Ebû Abdillâh Muhammed eş-Şiblî, ö.789 H). “Bazı köpekler cinn’dir (siyahları)”, “Şâirlere “Cinn Köpekleri” denir”, “Cinn, çarpılmışın bedenine girer. (Kusan çocuğun kusmuğunda hareket eden cinn > Kusmukta parazit olabilir), “İstihâze kanı cinn’dendir”, “Vebâ hastalığı ‘cinn çarpmasından’dır”, “Geyikler cinn’lerin sürüleridir” gibi ifadeler cahilcedir ve bunu ifade edenlerinin âlim kabul edilmeleri bile Müslümanlardaki durumun vehametinin göstergesidir.  Hadi “Şeytân Âdemoğlu’nun kanının dolaştığı yerde dolaşır” ifadesi mecâz olabilir. “Üzerinde yatılmayan yatakta şeytan yatar” , “Şeytan öğlen uykusuna yatmaz” dan veya “Şeytân görünce eşeğin anırması”ndan kastedilen yılan olabilir. İrtidâd olaylarının Necd merkezli oluşu hatırlanırsa “Şeytan boynuzu”nun Necd’den doğması mecâz olabilir. Dâru’n-Nedve’de Necd’li şeytan ifadesi “ismi gizleme ihtiyatından dolayı olabilir. Şeytan “Şerîr insan” demektir. Akabe tepesinde bağıran “şeytan/cinn”  mechûl şahıstır ve burada şeytan şerîr insandır. İki Sa’d’ın Hz. Peygamberi himaye ettiklerini ihbar eden cinn mechûl şahıs veya gizleme endişesidir. Bedir’de ‘Şeytan’ın hazır olması şerîr insanın hazır olmasıdır. Uhud günü Ayneyn tepesinde ‘Şeytan’ın bağırması şerîr insanın bağırmasıdır. Hz. Peygamber’in hicretini ihbar eden cinn sonradan Müslüman olan bir şahsı (Ebû Ma‘bed’i) gizleme endişesinden dolayıdır. Basra girişinde haykıran atlı cinn  karanlıkta şahsın tanınamamasıdır ve Sa‘d b. ‘Ubâde’yi (r.a) cinler öldürdü iddiası faili mechûl cinâyet veya yılan sokması olabilir; yani kimin öldürdüğü belli değil anlamındadır.

Öyleyse özetle unutmamalıyız ki ‘cinn’ kelimesi Kur’ân’da ve Arab literatüründe tek anlamda değil, birçok anlamlarda kullanılmıştır. Kelimenin kök anlamında: Kapalılık, gizlilik, bilinmezlik, yabancılık vardır. Her dilde olduğu gibi hangi kullanımın ne mânâya geldiğini kullanımın ‘bağlam’ı (sıyak sıbak) belirlemektedir. Kur’ân’da, ‘Cinn’ kavramı ile ifade edilen insanlardan farklı varlıklar sadece ‘Melek-İblis-Şeytân”dan ibarettir. Bunların da, insanlara mânevî etkilerinin dışında, ‘maddî hiçbir etkileri yoktur. “Cin Çarpması” veya “Şeytan Çarpması” gibi iddiaların aslı olamaz. Bu ifadeler, olsa-olsa ‘felçli’ veya ‘sârâlı’ bir hastanın, câhilî bir teşhisle tanımı olabilirler. Kur’ân’da “Cinn” ve “İns” ikilisi beraber kullanıldığında; olumlu cümlelerde “herkes – hepsi”; olumsuz cümlelerde ise “hiç kimse – hiçbiri” gibi anlamlara gelmektedir (yani bir‘bütün’ü ifade ederler). Hz. Süleyman’la ilgili ‘cinn’ler, yönetimindeki “angarya isdihdam edilen yabancılar”ı ifade etmektedir. Yeryüzünde, “Kur’ân’la  mükellef” ve “son Peygamber’e (a.s) ümmet” olarak ‘insan’dan başka hiçbir varlık yoktur. Kur’ân’da geçen“Kur’ân dinleyen cinn’ler” kıssaları ‘kimlikleri açıklanmayan insanlar’dan başka bir anlam ifade etmemektedirler. Bu konudaki rivâyetler pek çok çelişkiyi de beraberinde getirirler. Buna rağmen, ‘Nusaybîn’ veya ‘Nineva’li cinler iddiası, bu kavramın ‘yabancılar’ anlamında kullanıldığının zımnen ifadesidir. Yaygın anlamıyla ‘cinn’ (ya da üç-harfliler) inancı ‘hurâfe’den ibaret olup ilmî hiçbir değeri yoktur. Böylesine bir hurafe asla ‘İslâm îmanı’nın konusu edilmemelidir. İslâm kültürü adına bize ulaşan tefsir, hadis, tarih vb. Kur’ân-dışı kaynaklarda geçen ‘cinn’lerle ilgili “garîb” rivayetler, bu rivayetleri üreten şartlar dikkate alınarak dikkate alınmalıdır. Yaygın şekliyle “Cin Hurâfesi” bilimin gelişmesine de köstektir. Ailesindeki veya bedenindeki bir rahatsızlığı cinlerle irtibatlandıran bir zihniyet gerçek teşhis ve tedavileri geciktirir. Hz. Peygamber’in (a.s) 23 yıllık risâlet mücadelesinde, ‘yaygın’ anlamıyla ‘cinler’in hiçbir katkıları olmamıştır. Bu yaygın dogmaya rağmen Bedir’de, Ne Uhud’da, ne Hendek’te, ne Huneyn’de ve ne de başka hiçbir yerde cinlerin izine rastlanmamıştır. Elbette Hz. Peygamber (a.s) ve arkadaşları Kur’ân’daki ‘cinn’ kullanımını doğru kullandılar. Bu konudaki yaygın hurafeci zihniyet zaman içerisinde gelişerek yaygınlaştı. 

Hz. İsâ’nın tebliğinden 2 asır sonra gelen Pavlus’cu bir “müşrik hıristiyanlık”, muvahhid bir dinin yerini almadı mı?“İmâmiye Şî‘ası”nın “bin küsur senedir yaşamakta olan ‘Hz. Mehdî’” dogması Sünnileri de içine almadı mı? Kur’ân metninin korunmuşluğu dışında, ‘Sünnî Müslümanlık’ın on-dört asırlık geçmişinde benzer sapmaların vuku bulmaması için herhangi bir teminatın olduğunu kimse iddia edemez. En sahih kaynağımız Kur’ân’ı ilk sıraya alarak onu usûllerine riayetle doğru anlamadan, İslâm adına sahip olduğumuz kültür mirasımızı tahkik etmek şansını elde edemeyiz.

Özetleyelim:

Cinn” sözcüğü, anlam olarak “insan” sözcüğünün karşıtı olduğundan “cinn” sözcüğünü daha iyi anlamak için karşıtı olan “ins, insan” sözcüklerinin de bilinmesi gerekir. İns (insan) sözcüğünün anlamı; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir. “Fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir. “İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür. Anlam olarak evrendeki tüm görünen (cisimli) varlıkları  kapsamasına rağmen sadece insanlara isim olarak verilmesinin nedeni, insanın yaratılış itibariyle sosyal bir varlık olmasıdır.

İbn-i Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insanın verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dil bilimcileri tarafından itibar görmemiştir hem de Kur’an’daki kullanıma terstir. Sözcük anlamı itibariyle birbirinin karşıtı olan cinn ve insanın, varlık olarak da yaradılıştan gelen bir karşıtlık içinde olduklarının bize Kur’an gösterir:

Rahman; 14 – 15: “O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken maddeden) yarattı. Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.”

Hicr; 26 – 27: “Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren maddeden) yarattık ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.”

Ayetler, insanın, “pişmiş çamur, kuru balçık, çınlayan kil, işlenebilir çamurdan” yaratıldığını söylerken bu ifadeler, “madde”nin halden hale girmesini çağrıştırırlar. Cann’ın, “ateşin dumansızından, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden” yaratıldığını söyleyen bu ifadeler ise, daha ilk bakışta akla “enerji”yi getirir. Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demek; “elektrik, manyetik dalgalar, ışın gibi gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demek ise “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran cisimli varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.

“Cinn” sözcüğü Kur’an’da; melekler için, İblis için ve kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır.

Melekler için kullanılışına örnekler verelim:

Saffât; 158: “Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı (nesep) kurdular. Oysa ant olsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.”

En’âm; 100: “Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden uzaktır.”

Sebe; 41: “Melekler derler ki: ‘Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil’. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.”

Bu üç ayette “cinler” sözcüğü ile kastedilen “melekler”dir. Çünkü biz, Nahl; 57, Necm; 21, Saffat; 149, 153, Zühruf; 16, Tur; 39 gibi diğer ayetlerinden biliyoruz ki müşrikler, Allah ile melekler arasında soy bağı kurmuşlar, Allah’ın kızları olarak melekleri görmüşler ve Allah yerine meleklere tapmışlardır. Yani Kur’an, Allah’a ortak koşulan melekleri, Saffat; 158, En’âm; 100 ve Sebe; 41’de “cinn” olarak ifade etmiştir. 

İblis için kullanılışına örnek verelim:

Kehf; 50: “Hani biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu.”

devam edecek...


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019