MÜSNED’İN ÖNSÖZÜNE TENKİD

Takvasına ve onun İmamı Azam sıfatına yakıştıramayacağım için Ebu Hanife’nin yazmış olduğuna inanmadığım "Müsned" isimli kitaptaki ve bu makalede ise öncelikle “Önsöz”ündeki yazı ve hadislerin ne kadar gereksiz ve çelişik olduğunu göstererek uydurma olduklarını sergilemek adına tenkidimize başlıyorum. Ve elbette ki daha da evveliyetle bu hadisler Resulallah’a ait olamazlar.

Derler ki “Müsned, İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretlerinin, mezhebine kaynak olarak aldığı hadislerin mecmuudur.” Peki, araştırırlar mı bunu diyenler? 1974 senesinde Muhammed Selim Köse okuyucuya eziyet olacak kadar çok Türkçe noksanlıkları olan tercümesine başlamadan evvel iyi bir araştırsaydı tatmin olmaz üşenirdi herhalde. Bütün bunların üzerine kendi okuyucumu zor duruma sokmamak için alıntıları ben de tashih ettim.

Bundan başka "El-ihtiyar" isimli kitabın da İmam-ı Azam'ın içtihad ve görüşlerini topladığını düşünüyorlar. “Bazı hadislerde nüsha farkları gördüklerini” itiraf ettikleri halde zaman harcamaya kıymışlar. Tetkikini Ali Arslan’a yaptırmışlar. Haklı olarak bununla yetinmemiş ama maalesef tefsirini asla tasvib etmediğim, ayetlerin Türkçelerini en fazla zorlayıp uzatan ve anlamından iyice uzaklaştıran Ali Fikri Yavuz’a gitmiş. Zaten merdiven daha en başta yanlış binanın duvarına yaslanmıştı ve tırmanınca da elbette böyle olması beklenirdi. Hatalarından Allah'a sığındığını ve sevaplarından Resûlullah’ın şefaatına sığındığını söyleyen Duran Kömürcü isimli kardeşimiz bilmeliydi ki hatalardan elbette Allah’a sığınılır; lakin Allah’ın korunmuş ölçütlerine rağmen ölçüsüzlükten Allah’a sığınılamaz. Fatiha suresinde “…sadece sana sığınırız…” (iyyake nesta’in) buyrulduğu için ve bunu Resul de böyle dua ettiği için sığınma mercii sadece Allah’tır.Peygamberi Allah’a ortak koşmak başka herhangi birini Allah’a ortak koşmaktan daha affedilir değildir.

Giriş bölümünün ilk hadisi şudur: "Ömer İbni ef-Hattâb'ın şöyle dediği rivayet edildi: Allah'ın Resulü buyurdu ki: “Ameller niyetlerle ölçülür. Ve herkes niyetine göre (işinin) karşılığını alır. Bu nedenle, Hicreti Allah ve Resulüne olan kişinin- muhacirliği Allah'a ve Resülüne, ulaşacağı dünya (nimetine) veya nikâhlayacağı kadın için hicret eden kimsenin de hicreti onlardan birinedir.” İyi niyetin olması elbette şarttır ama Allah Bakara 225’te, “…kalbinizden geçirdiklerinden sorumlu tutar…” buyuruyor olduğuna göre iyi niyet yeterli değildir.

Daha sonra konu edilen hadis çok uzun olduğu için burada yer vermeyeceğim; ama özetle genç bir adam Peygamber ve sahabesinin bulunduğu meclise gelerek Peygambere sorular sorar, Peygamber tek tek cevaplayınca verdiği her cevaba “doğru söylüyorsun” der ve oradan ayrılarak gizemli bir şekilde ortalıktan kaybolur. Daha sonra Peygamberden öğrenirler ki meğerse gizemli kişi Cebrail’miş. Peygamber durumu şöyle izah eder: “Bu genç adam Cebrail aleyhisselâmdır, sizlere dininizin genel esaslarını öğretmek üzere geldi. Allah’a yemin ederim ki, o bana kimin kılığında geldiyse muhakkak tanıdım. Yalnız bu sefer ki kılığında tanıyamadım” buyurdular. Bu hadisin sıhhatine olan güvensizliğim sorulan sorular ve cevapların tipik Sünni geleneği taşımasıyla birlikte Peygambere aitmiş gibi giydirilen yukarıdaki izahtır. Allah indirilen son ayetlerde (Maide süresinde) dinini tamamladığını söylerken Kur’an da tamamlanmıştı. Dolayısıyla ayet-i kerime dışında dinin genel esaslarını öğreneceğimiz korunmuş başka bir mercii yoktur. Ayrıca Peygamberin bu defasında Cebrail’i tanıyamamasının hiçbir hikmeti olamaz; ancak magazin boyutu olabilir ki bundan ancak Allah’a sığınılmalıdır.

3 numaralı hadis de sorunludur. Abdullah isimli birinin davar güden bir kadın çobanı vardır. Davarların içerisinde bir koyuna özellikle iyi bakmasını çobanına söyler. Bir gün kurt gelerek gizliden koyunu kapıp öldürür. Abdullah koyunun yok olduğunu fark eder, sorar ve aldığı cevap üzerine kadına tokadı basar. Daha sonra pişman olunca durumu peygambere anlatır. Peygamber bu davranışı çok ağır bulur ve sanki inançlı biri olmasaydı tokadı hak etmiş olacakmış gibi “İnanan bir kadının yüzüne vurdun” diye Abdullah’a çıkışır. Abdullah da “O, Allah'ı tanımaz bir zencidir” diyerek kendini savununca Peygamber kadını getirtir. Kadına sanki Allah’ın mekânı varmış gibi “Allah nerededir?” diye sorar. Kadın da yine sanki Allah’ın mekânı varmış gibi “Göktedir” der. Sonra da “Ben kimim?” diye sorduğunda “Allah'ın elçisi” şeklinde bir cevap alınca, Allah’ın mekansızlığı konusu birden önemsizleşir ve “İşte kadın mü'minedir, derhal azad et” emrini verir. Size birisinin Allah’ı tanımaz olduğunu söyleseler siz Allah’ın varlığının delillerini mi konu edersiniz, yoksa Allah’ın varlığını bile kabul etmeyen bir inançsız olduğu halde ona Allah’ın nerede olduğunu mu sorarsınız?.. Bu hadisten ne hikmet elde edilir?

4 numaralı hadis de sorunludur. Peygamberimiz “Kalkınız, beraberce komşumuz hasta Yahudiyi sormağa gidelim” buyurmuş. Gittiklerinde can çekişmekte olduğunu görmüşler. Peygamber o Yahudiye son nefeslerinde “Allah'ın birliğine, benim de O'nun elçisi olduğuma şahadet eder misin?” diye sormuş. Bunun üzerine hasta dönüp babasına bakmış. Babası susmuş. Peygamber soruyu yineleyince hasta yine aynı şekilde babasına bakmış. Oğluna “Şehadet et” diye izin verince de şehadet etmiş. Bunun üzerine Peygamber hamd etmiş: “Hamd O Allah'a ki, bir canlıyı Ateşten kurtarmasına sebep oldum.” Burada asıl sebep babadır ve o izin vermese Peygamberin istemesi de işe yaramayacaktı. Babasının izniyle kabul etmesi kısmı zaten başlı başına sorunludur. Ayrıca Peygamber hep böyle ölüm döşeğindeki gayr-i Müslimleri gezmekte olan biri de değildir. Hayatı boyunca Yahudi olarak yaşayan biri hiçbir zaman İslam adına bir yere tek bir taş bile koymadığı halde hemencecik orada razı olmuş ve hidayete ermiştir. Bir insan hayatının son günlerinde İslam’ı seçebilir ama son nefeslerinde seçmesi için bir neden gösterilmelidir. Eğer Peygamberin ziyaretinden dolayı ise Peygamber bunu ölüm döşeğindeki herkese yapmak zorunda kalacaktı. Ayrıca küfür dolu hayatın son saniyelerinde Müslüman olmasıyla sanki hidayet Peygamberdenmiş gibi bir intiba da verilmiştir. İfade de ilginçtir: “…komşumuz hasta Yahudiyi sormaya gidelim.” Bu hadis gerçek olsaydı erdemli bir peygamber o kimsenin ismini zikrederek davette bulunurdu. Mezhepsel bir zorlama olduğu gün gibi ortadadır.

5 numaralı hadis de sorunludur. Ama bunu parantezlerle şişiren şahıs sorunu daha da artırmış: “Peygamber (s.a.), buyurdu ki: (İnsan soyundan) Her doğan, (İslâm) yaratılışı üzerine doğar. Sonra, anası ve babası onu yahudi veya nasranî yaparlar.” Allah aşkına burada parantez gerekli midir yoksa aksine sakıncalı mıdır? Ne demek insan soyundan yahu? Orijinal hadiste geçmeyen bu ifadeyi oraya sokmuş daha da içinden çıkılmaz hale getirmiş. Madem “İslam yaratılışı” diyeceksin devamında “insan soyundan” demene gerek yok ki. Ayrıca burada yaratılış değil, ‘tertemiz’ anlamında fıtrat geçmektedir. Devamında Hz. Peygambere, “Ya Resûlâllah, çocukken ölenler ne olacak?” şeklinde bir magazin sorusu var. Yani soran günahkâr olarak kendi derdini bitirdi de sıra günahsızlara geldi. “Peygamber (s.a.) buna: Hayatta kalsaydılar neler yapmış olacaklardı, tamları Allah hakkıyla bilir” demiş. Sevgili Resul’ün böyle bir cevap vermiş olabileceğine ihtimal bile vermiyorum. Bu takdir olduğu için “hayatta kalsaydılar” demezdi diye düşünüyorum. Çünkü takdirin dışı ya da dışında bir ihtimal diye bir şey olamaz.

7. hadis şöyledir: Cabir - bin Abdillah: “Sizin şirk saydığınız günahlar hangileridir?” diye sordum” diyor. Yani şirke misaller istiyor. “Cevap verdi: Ebû Saîd dedi ki: Peygamber (s.a. v) 'e sordum: Ey Allah'ın Resulü dedim. Bu ümmette küfre varan bir günah var mıdır? Cevap verdi: Allah'a ortak koşmanın dışında, (küfre varan bir günah) yoktur.” İyi de Cabir bunu sormuyor ki. Cabir nelerin şirk olduğunu soruyor. Sen kalkıp Peygambere “…küfre varan bir günah var mıdır?” diye sorduğunu söylüyorsun. Bir defa sorular farklı. Bunu bile ayıramayan birinin Peygamberden naklettiğini söylemesine ne kadar güvenebilirsiniz orasını bilemem. Ayrıca “Allah’ın varlığına inanmamak” ile “Allah’ın varlığına inanıp ortak koşmak” hem farklıdırlar ve hem ikisi de küfürdürler. Şu halde Allah'a ortak koşmanın dışında, (küfre varan bir günah) vardır ve Resulullah bu cevabı vermiş olamaz.

9. hadiste Peygamberimiz Ebû Derdâ’ya “Ey Ebû Derdâ, Allah'tan başka Allah olmadığına, benim de Allah'ın Resulü olduğuma şahadet eden cennete girmeğe hak kazanır” deyince “Zina etse, çalsa da mı?” diye soruyor. Buna Peygamber (s.a.) bir müddet cevap vermeden yoluma devam ediyor. Peygamber sonra yine aynı cevabı veriyor. “Allah’tan başka Allah olmadığına, benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şahadet eden, cennete girmeğe hak kazanır.” Ebu Derda bunun üzerine yine aynısını soruyor: “Zina etse ve çalsa da mı?” Bir müddet konuşmadan yola devam ediyor ve yine aynısını tekrarlıyor: “Allah’tan başka Allah olmadığına, benim de Allah'ın Resul’ü olduğuma şahadet eden cennete girmeğe hak kazanır.” Israrla yine aynısını soruyor: “Zina etse çalsa da mı?” Peygamber bu defa cevaba daha hazırdır: “Zina etse ve çalsa da” buyurduktan sonra da “Ebü Derdâ'nın inat ve ısrarına rağmen” diye ilâve etti. İşte bu uydurmalarla ileride Taberi tefsirlerine ve diğerlerine intikal eden, “Zalim de olsa, içki de içse ve zina da etse halifeye itaat gerekir” şeklinde saçma ve gayri İslami bir içtihada kapı aralanmıştır. Daha sonraki yıllarda Müslüman emir, halife ve padişahlar şarap içmişler, haremler kurarak düzinelerce eş ve cariye edinmişler; evlat, ebeveyn ve kardeşkanı dökmüşlerdir. Bu tavizleri uydurma hadis ve keyfi ictihadlar dinin içine sokarak dinin kisvesini değiştirmişlerdir. Hiçbir şey birden bire değişmemiştir.

10. hadiste Ebû Müslim el-Hevlânî'nin şöyle dediği rivayet olunduğuna göre “Muaz (İbn Cebel) Hımıs'ta konakladığı zaman genç bir adam gelerek şunu sormuş: “Yakınlarının hallerini soran, herkese karşı iyi olan, doğru söyleyen, emaneti koruyan, yemesinde, içmesinde, namusunu korumada temiz ve arık olarak yaşayan, gücü oranında iyi işler yapmakta olan, ancak bütün bunların yanı sıra Allah'ın birliği ve sıfatları ve onun elçisi hakkında kuşkusu bulunan bir kimsenin durumuna ne dersin?” Muaz “Bu kuşku, onun yaptığı bütün bu işleri neticesiz bırakır” diye cevap verince soru sahibi tam aksini sormuş: “Bir insan ki, her çeşit günahı işler, kan döker, namuslara ve halkın mallanma tecavüz eder. Bununla beraber Allah'tan başka Allah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, kuşku ve gösterişten uzak olarak inanır. Böylesi hakkında ne dersin?” Bu kez Muaz şu cevabı vermiş: “İmanından ötürü 'kurtulacağını’ umarım ve (bu azgınlıklarından dolayı da ateşte yanacağından korkarım.” Bunun üzerine sonu sahibi “Allah'a yemin ederim ki, yapılan bütün iyi işleri silip süpüren o kuşku ise, gösterişten ve kuşkudan uzak olan bu imana, bütün bu yasaklara uymamak zarar vermez” diyerek oradan ayrılmış.

Muaz arkasından ne dese beğenirsiniz: “Sünneti (Allah ve Resulünün yolunu) bu gençten daha iyi bilenin bulunacağını sanmam.” Bu genç her nasılsa hemen ikna oluyor ve sünneti bir anda herkesten en iyi bilen durumuna geliyor. Başka böyle inanan yok sanki. Uydurma hadsilerdeki bu gibi mübalağalar çok sıkça hadis okurlarının önüne çıkar. Bu uydurma hadisten çıkan sonuca göre önemli olan iyi insan olmanız değildir ve kötü de olsanız inançlı olmanız önemlidir.

12. hadis, ne Ali ne de Muaviye yanlısı olup Müslüman kanı akıtmaktan Allah’a sığınan ve taraf olmadığı için Harici adını alanları kötülemek için uydurulmuş bir hadisi Yezîd rivayet etmiş: “Bir zamanlar ben de Haricîlerin inançlarını benimsiyordum. Bir gün Peygamber (s.a.)'in ashabından birine sorduğumda, ‘Nebi’nin s.a) dedikleri benimkinin tam tersi’ olduğunu açıklayınca ona ‘Allah, beni sayenizde kurtardı dedim’” diyor. Yahu herhangi bir harici ya da herhangi bir Müslüman mezhebinin yahut Müslümanın ‘Nebi’nin s.a) dedikleri benimkinin tam tersi’ demesi mümkün mü? Küçümsenmeyecek sayıda Haricinin böyle demeleri beklenebilir mi? Elbette bu hususta birilerini kandırabilirler. Ama beni değil. Hadisin sorunlu olduğu gün ışığı gibi ortadadır.

13. hadis bir tartışmayı konu alıyor. “Ebû Hanife (r.a.î) şöyle dedi: “Biz. Alkame ile birlikte Atâ bin Ebî Rebâh'ın yarımdaydık. Alkame, Atâ’ya sordu: Ey Ebû Muhammed’, dedi, ‘bizim ülkemizde insanlar biz mü'miniz derken kesinlik bildiren bir dil kullanmaktan çekinerek, biz ancak Allah dilerse, mü'miniz derler” deyince, Atâ “Onların, biz gerçekten mü'm'iniz dememelerinde ne sakınca var?” diye sordu. Alkame “Diyorlar ki, eğer kendimizde imanın varlığını kesinlikle söyleyecek olursak, kendimizi cennetlik yapmış oluruz.”

Bir kere muhabbetin boş olduğu apaçık ortadadır. Ama devamına bakalım yine de: “Atâ ‘Subhanallah. Bu düşünce, şeytanın hîle, düzen ve oyunları, olup inançlarında kuşku içerisine düşmeleri için kurduğu tuzaklardır ve Allah’ın en büyük lütuf ve ihsanı olan İslâmdan onları uzaklaştırmaya ve Peygamberin (s.a.) gittiği yoldan gitmemeğe zorlar. Hz. Peygamberin arkadaşlarını gördüm, imanın varlığını kat'iyetle ifade ediyorlar ve bunu böyle olduğunu da Allah'ın elçisinden naklediyorlardı. Onlara de ki biz gerçekten mü'min kimileriz desinler, fakat biz şüphesiz cennetliklerdeniz demesinler. Çünkü Allah teâlâ, göklerdeki ve yerdeki yaratıklarını cezalandırmayı dilerse cezalandırır. Bundan ötürü yine de onlara zulmedici olmaz.”

Doğrusu şu ki Ata’nın muhatabından daha akıllı olduğu kesin. “Allah cezalandırmayı dilerse cezalandırır” demeden evvel “Allah haksız yere cezalandırmaz” demek gerekiyor. Bunu demediği için konu İslam’ın dışına sapıyor. Çünkü bakın ne soruluyor ve ne cevap veriliyor: “Alkame: ‘Ebû Mühammed. Melekler ki, Allah'a karşı biran bile karşı gelmedikleri halde, Allah, onları cezalandırmış oluyorsa yine de onlara zulmetmiş olmuyor Öyle mi?’ Atâ: ‘Evet.’

Görüldüğü gibi sözde bilgili olana göre Allah kendisine bir an bile karşı gelmedikleri halde melekleri cezalandırıyormuş. Bakın Kuran’a kimi böyle cezalandırmış? Bu çelişkiyi Kuran’da bulamayacağınız için başka kaynaklara bakmanızı isteyeceklerdir. Fakat Alkame saçma bulacağına bunu önemli buluyor. “Alkame: ‘Şu açıklamamız bizim için gerçekten önemli. Bunları daha ayrıntılı nasıl öğrenelim?’ Atâ: ‘Ey kardeşim oğlu. İşte kaderciler bu yüzden sapıttılar. Aman onların dediklerini demeyesin. Çünkü onlar Allah'ın düşmanları, Allah'ın ve Resulünün bu konudaki sözlerini kabul etmeyenlerdir. Allah Teâlâ Nebisine şöyle demedi mi: ‘De ki öyleyse (mademki böyle bir hüccetiniz yok) tam ve kat'î burhan Allah teâlânındır. Dileseydi hepinize iman tevfik ve hidayet ederdi.’ (Enam: 149)” Kadercilerden daha az mı sapıktırlar Allah’ın haksız yere meleklere ceza vereceğine iman edenler? Burhan Allah tealanın ise neden başka burhan (hüccet) peşindesiniz? Baksanıza onun kitabına! “Alkame: ‘Ya Ebû Muhammed. Burayı bize öyle açıkla ki, kalplerimizdeki kuşkuyu tamamen gidersin.’ Atâ: ‘Allah tealâ meleklerine, kendisine itaat etmeyi hidayet ederek, bunu yapmağa muvaffak kılıp, onları bu hususta kararlı ve azimli yaptıktan sonra, emir ve yasaklarına uyacak şekilde zorlamadı mı?’ Alkame: ‘Evet.’. Atâ: ‘İşte bütün bunlar, Allah'ın onlara lütuf ve ihsanı mıdır?’ Alkame: ‘Evet.’ Atâ: ‘Bu nimetlerin karşılığını Allah onlardan istemiş olsa buna güçleri yetmez. İşte Allah onları şükürlerindeki bu noksanlıktan dolayı cezalandırsa zulmetmiş olmaz.’” Allah nasıl seçme hakkı bırakarak semaya “…yeryüzüne ikiniz gelin isteyerek veya istemeyerek…” deyince, “ikisi de biz geldik isteyenler olarak…” dediği gibi melekler de zorlanmadan isteklidirler. Allah kendisini tehditle sevdirmez. Allah’tan çok korktuğumuz için onu çok seviyor değiliz; Allah’ı çok sevdiğimiz için ondan çok korkuyoruz. Yani bilgilendirenin dediğinin tam tersi. Diyeceksiniz ki “O zaman Allah neden cehennemden misaller veriyor?” Nedeni şudur: Allah cennetten de misaller vermektedir. Cennetten misaller verirken sizde uyandıracağı ilgi Onun rızasını daha çok önemsemenizin önüne geçemez. Allah rızası cennete olan arzunuzun önünde olmalıdır. Güçlüler rızayı en öne alırlar. Zayıflar ise cennet arzusuyla kendilerine çeki düzen vermeye çalışırlar. Aynı şekilde yine güçlüler Allah aşkından dolayı Allah’ı gücendirmekten Allah’a sığınırlar. Cehennem korkusu Onu gücendirme korkusunun önüne geçemez. Zayıflar cehennem korkusuyla kendilerine çeki düzen vermeyi başarabilirler. Cennet ve cehennem dikkatli olmamıza yardımcı unsurlardır. Asıl olan Allah aşkı ve rızasıdır. Kısacası Allah’tan korktuğunuz için Allah’ı sevmeyi değil, Allah aşkından dolayı Allah’tan kokmayı öğütlüyoruz. Korkudan dolayı sevgi değil, sevgiden dolayı korku makbuldür.

14. hadiste Cabir'in rivayeti şöyledir: “Surâkâ bin Malik, Peygamber (s.a.)'e sordu: ‘Ey Allah'ın elçisi’ dedi. ‘Bize dinimizin esaslarını açıklayın. Sanki biz şimdi yaratılmışız gibi, şu konuda hiçbir şey bilmiyoruz. Bugün yapmakta olduğumuz bir işler kalemlerin yazıp, mürekkeplenin kuruduğu işler arasında mı, yoksa karşılayacağımız (yeniden meydana gelecek) işler içinde midir?' Siz olsanız bu soruyu böyle mi sorarsınız? ‘Dinimizin esasları’nı soruyor. Sizce burada mezhep kokusu yok mu? O zamanlarda bile mezhepli gibi sorulur mu? Peygamber (s.a.): ‘Hayır, kalemlerin yazıp, mürekkeplerin kuruduğu işler içindedir’ cevabını verdi. Surâka: ‘Şu halde iyi amel işlemeye çaba göstermenin ne anlamı kalıyor?’ diye sordu. Peygamber (s.a.): ‘İyi ameller yapmaya çalışınız. Çünkü herkese işlemesi takdir edilen işi yapmak yolları kolaylaştırılmıştır’ diye açıkladıktan sonra şu âyeti okudu: ‘Şundan sonra kim verir ve sakınırsa o en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız. Ama kim cimrilik eder, kendisini müstağni görür ve en güzeli yalan sayarsa, biz de onu en güç olan için hazırlayacağız. (Leyi: 5–10).”

15. Sâd (bin Ebî Vakkas)'ın şöyle dediği rivayet edildi: “Peygamber (s.a.) buyurdu ki: ‘Her insanın dünyaya geldiğinden ölümüne kadar yapacağı her şeyi ve sonra da ne ile karşılaşacağını azîz ve celîl olan Allah muhakkak yazmıştır.’ Denildi ki: ‘Şu halde, iyi iş yapmakta çaba göstermenin anlamı nedir, ey Allah'ın Resulü?’ Hz. Peygamber: ‘İyi iş yapmağa çalışınız. Çünkü herkese yapması takdir edilmiş olan iş kolaylaştırılmış oluyor. Cennetlik olanlara, cennete gideceklerin yapması gereken işleri yapmak kolaylaştırıldığı gibi Cehenneme gidecek olanlara da cehennemliklerin yapacağı işler kolaylaştırır’ diye açıkladı. Ensâr’dan biri şöyle konuştu: ‘İşte şimdi iyi davranışlarda bulunmakla yükümlü tutulmanın hikmeti ortaya çıktı (veya amelin hakkı verildi.)”

16. hadiste Sâd bin Ebî Vakkas'm şöyle dediği oğlu Musâb tarafından rivayet edildi: “Peygamber (s.a.) buyurdu ki: ‘Her insan doğumundan ölümüne kadar ne yapacağını, sonra da nelerle karşılaşacağını Allah şüphesiz yazmıştır.’ Ensâr’dan biri: ‘Şu halde, iyi yahut kötü iş yapmanın anlamı nedir, ey Allah'ın elçisi?’ diye sordu. Peygamber (s.a.) ‘İyi iş yapmayı bırakmayınız. Çünkü herkese yapması takdir edi¬len işi yapmak kolaylaştırılır. Nitekim şakilerden olan kimseye onların yaptığı işleri yapmak kolaylaştırılır; sakilerden olan kimseye de sakilerin yaptığı işleri yapmak kolaylaştırılır’ buyurdu. Ensarî şöyle konuştu: ‘Şimdi iyi işler yapmakla emrolunmanın hikmeti ortaya çıktı’ dedi. Diğer bir rivayette şöyle dendi: ‘Çalışınız. Herkese takdir olunanı yapmak kolaylaştırılır. Cennetlik olan bir kimseye cennetliklerin yaptığı işleri yapmak kolaylaştırıldığı gibi. Ateş ehlinden olana da, ateş ehlinin yaptığı işleri yapmak kolaylaştırılır.’ Ensârî şöyle konuştu: ‘İyi işler yapmakla emrolunmanın hikmeti şimdi ortaya çıktı.’” Bu hadiste akla ya da Kuran’a aykırı bir şey bulamadım.

17. İbn-i Ömer'in şöyle dediği rivayet edildi: “Peygamber (s.a.) buyurdu ki: ‘Kader diye bir şey yoktur diyen bir takım insanlar gelecek. Bir müddet sonra, bu inançtan çıkıp zındıklığa varacaklar. Onlarla karşılaştığınızda selâm vermeyiniz, hastalandıkları zaman sormaya gitmeyiniz; öldükleri zamanda namazlarını kılıp, gömülürken hazır bulunmayınız. Çünkü onlar Deccal'ın partisinden olup bu ümmetin mecûsîleridir. Ve onları ateşte mecusîler arasına katmağa (takdir ve kazası gereğince) Allah'ın hakkıdır.’” Bu hadiste Peygamber geleceği biliyor. Bunu hangi ayetten öğreniyoruz? Hiçbir ayetten. O zaman da Peygamberin ayet dışı vahiyler aldığı kapısı açılıyor. Ayet dışı ya da Kuran dışı ayetler de ayet gibi saygı görünce Allah’ın korumayı bile vaat etmediği bu alana her türlü uydurma sızıyor. Sonradan Kaderiye mezhebine öfkelenenlerin uydurduğu dışlayıcı bir hadis. Uyduruk Deccal’ın da adı geçince iyice ele veriyor kendini. Müslümanım diyen Kadercileri ateşe tapanlarla bir tutuyor. Tut ki kader konusunda yorumu yanlıştır ve yanılmıştır; Allah’a, Resulüne ve Kuran’a inanması yetmiyor mu? Ateşe tapanla nasıl bir olur? Bunlar Müslümanları tek bir millet yapmamak için ortaya çıkmış bölücü fitnelerdir. İslam dininde geleceği Allah’tan başka kimse bilemez.

18. hadiste İbn-i Ömer’in rivayeti de çok benzer olduğu için tekrara gerek duymuyorum.

19. hadiste İbn-i Ömer'in şöyle dediği rivayet edildi: “Peygamber (s.a.) buyurdu ki: ‘Kaderi inkâr edenlere Allah lanet etsin. Allah tarafından benden önce gönderilen her Peygamber, onların bu kötü inançlarından, kendi ümmetlerini sakındırmışlar ve Allah'ın rahmetinden uzak kalmaları için onlara beddua etmiştir.” Peygamber böyle dese hangi İslami mezhep buna karşı çıkabilir? Bunlara bakıp da Müslüman olduğunu söyleyen ama kader konusunda farklı düşünenlere beddua etmek yanlış olur. Müslümanlar bu gibi nedenlerle paramparça olmuşlardır. Her parçanın rehberi ayrıdır. Biz Kuran’ı rehber edinirken başka rehberleri Allah’a eş koşmamalıyız.

20. hadis Bürayde'den olup oğlu tarafından rivayet edilmiş ve 21. hadis ise İbn Ömer'in rivayeti olup her ikisi de benzer durumdadır.

22. hadiste Cabir İbn-i Abdullah Peygamberimizin şöyle dediğini rivayet ediyor: “ ‘Allah Teâlâ, Muhammed (s.a.) şefaatiyle bir kısım mü'minleri ateşten çıkarır.’ (Râvi) Yezid Cabir'e şöyle sordum dedi: ‘Allah Teâlâ buyuruyor ki, onlar, ondan (cehennemden) hiç bir zaman çıkacak değiller.’ (Mâide: 37.30) Cabir cevap verdi ve: ‘Âyeti baş tarafından oku. Zira ‘Küfredenler... diye başlayan âyet, ancak kâfirler hakkında inmiştir’ karşılığını verdi.’” “Diğer bir rivayette şöyle dedi: ‘(Günahları sebebiyle cehennemde bulunan) mü'minlerin bir kısmı Muhammed (s.a.)’ın şefaatiyle oradan çıkarlar.’ (Râvî) Yezîd, Cabir'e şöyle dedi: ‘Allah teâlâ buyuruyor ki: Onlar ondan hiç bir zaman çıkacak değiller.’ Cabir cevap verdi: ‘Âyetin baş tarafını (yani) Küfredenleri... oku; zira onlardan maksat kâfirlerdir.’” “Diğer bir rivayette Yezîd şöyle demiştir: ‘Cabir'e şefaat konuşunda sordum, dedi ki: ‘Allah, bir kısım mü'minleri günahlarından ötürü bir müddet cezalandırdıktan sonra Muhammed (s.a.)’in şefaatiyle oradan çıkarır.’ O zaman ben dedim: ‘Aziz ve Celîl olan Allah'ın sözü nerede kalır?’ Bundan sonra konuşmalar yukarıda olduğu gibi sürdü.” Öncelikle Allah’tan başkasına gaybi kalp okuma ve şefaat hakkı tanıyan bu uydurmadan gaybın anahtarlarının tek sahibi olan Allah’a sığınırım. İki muhatabın da işin içinden daha o günlerde çıkamadığı bellidir. Rivayetler Allah’ın koruması altında değildirler.

23. hadiste Huzeyfe'nin rivayetini konu etmeye gerek duymuyorum. 24. ve 25. hadislerde Ebû Saîd'in rivayetlerinde de Peygambere şefaat ettirildiği için geçiyorum. 26. hadiste İbn Abbâs'm rivayeti de Allah’ı insanlarla bir fert gibi muhatap ettiği için sahih olamaz.

27. hadiste Abdullah İbn Mes'ûd'ün şöyle dediği rivayet edildi: “Bir adam, Peygamber (s.a.)'e gelerek sordu: ‘Ey Allah'ın elçisi, Allah’ın birliğine inananlardan hiç kimse cehennemde kalmayacak mı?’ Peygamber (s.a.) cevap verdi: ‘Evet, kalacak. O da, Cehennemin tâ dibinde olup ‘Ey rahmeti ve ihsanı sonsuz olan Allah'ım’ diye feryâd eder; o kadar bağırır ki Cibrîl (Aleyhi'sselâm) sesini duyar ve bu biçare yardım isteyişe şaşakalır. ‘Acaba ne oluyor, acaba, ne oluyor...’ der. Nihayet dayanamaz, Rahman'ın arşının önüne kadar giderek secdeye varır. Allah teberake ve teâlâ ‘Ey Cibril, kaldır başını’ der, kaldırır. Gördüğü şeyleri en iyi bilen Allah Teâlâ olmasına rağmen Cibril'e sorar ‘Seni bu kadar şaşırtan şey nedir?’ Cibril ‘Ya Ra'bbi. Cehennemin dibinden gelen bir ses duydum. Sesin sahibi, ‘Ey rahmeti ve ihsanı sonsuz olan Allah'ım’ diye feryâd ediyordu. İşte beni çok çok şaşırtan bu ses idi’ dedi. Allah Teâlâ, Cibril'e şöyle der ‘Ey Cibril, (Cehennem bekçisi) Malik'e git, ‘el-Hannan ve el-Menn'ân' diye feryâd eden kulumu çıkarın.’ Cibril Aleyhisselam cehennemin kapılarından birine giderek çalar. Malik çıkar. Cibril Aleyhisselâm ona ‘Allah tebârake ve Teâlâ emr ediyor, ‘el-Hennân ve el-Mennân’ diye feryâd edeni çıkaracaksın’ der. Malik cehenneme girerek çok ararsa da bulamaz. Hâlbuki Malik, cehennemdekilerini annenin çocuklarını tanımasından daha iyi tanımaktadır. Çıkar getir. Cibril'e der ki ‘Doğrusu cehennem öyle bir çatırtıyla patlayıp fışkırıyor ki, ne taşı demirden ne de demiri insandan ayırt edebiliyorum.’ Cibrîl geri döner, Rahmân'ın arşı önünde secdeye varır. Allah tebarake ve Teâlâ ona ‘ya Cibrîl kaldır başını. Niçin o kulumu getirmedin?’ diye sorar. Cübrîl ‘Ey Allah’ım, Malik diyor ki, cehennem öyle bir çatırtıyla patlayıp fışkırıyor ki, taşı demirden demiri de insandan ayırt edemiyorum.’ Allah tebareke ve teâlâ şu emri verir ‘Malik'e söyle kulum; cehennemin şu kadar derinliğinde, gizli; o bu falan yerin şu köşesinde bulunmaktadır.’ Cibril tekrar Malik’e gelerek haber verir. Malik yeniden cehenneme girer adamı tarif edilen yerde baş aşağı atılmış, başı ayaklarına ön saçlarıyla bağlanmış, elleri boynunda kenetli, üzerine yılanlar, akrepler toplanmış bir durumda bulur. Onu tutup bütün kuvvetiyle çeker, yılanlar ve akreplerden kurtarır. Tekrar kuvvetle çeker zincirler ve bukağılar kopar. Sonra onu ateşten alıp Hayat suyuna sokar ve Cibril'e teslim eder. Cibrîl onun perçeminden tutup Rahman'ın arşı önüne kadar sürükleyerek götürür. Yolda Cibril'in karşılaştığı her melek topluluğu, bu kulu görmekten sıkılırlar. Cibril arşı Rahman'ın önünde secde eder. Allah tebarake ve teâlâ ‘Ey Cibril kaldır basını’ diyerek diğerine döner: ‘Kulum. Seni güzel bir yaratılış ile yaratmadım mı, sana elçi göndermedim mi; O, sana kitabımı okumadı mı; sana iyiyi yapmanı emretmedi mi?’ diye sorar. Kul da hepsinin doğru olduğunu söyler. Cenab-ı Hak, ‘O halde niçin şu günahları işledin?’ Kul, ‘Allah’ım. Günahlarımla kendi kendime zulmettim ve nihayet şu şu nedenlerle senelerce cehennemde bırakıldım. Buna rağmen senden asla ümidimi kesmedim. Rabbim sana ‘rahmeti ve ihsanı sonsuz Allah’ım’ diyerek yalvardım. Böylece beni bu ceza evinden kerem ve ihsanınla kurtardın. Bana merhamet et’ der. Bunun üzerine Allah Teâlâ ‘Meleklerim. Şahid olunuz, bu kulumu yargıladım’ buyurur.”

Bu hadiste ilk soruyu hatırlayın. “Kimse kalmıyor mu?” diye sorulduğu halde “kalacak” deniliyor. Ama sonunda anlıyorsunuz ki Peygamber aslında “kalmayacak” demeliymiş; çünkü nihayet o da çıkıveriyor. Ayrıca çok protokol var. Gelişmiş ülkelerdeki memuriyet gibi o ona gönderiyor, o bunu bulamıyor, adresi daha detaylı veriyor, sonra buluyor, cehennem bekçisi kendisi cezalanır gibi bütün gücünü kullanmak zorunda kalarak demek ki zahmetle onu çekip çıkarıyor falan… Demek ki insanın aklındaki bilgisinin doğru olması başka, aklını doğru işletmesi başkadır. Üstelik bu doğru bilgi bile değil…

28. hadiste Enes Ibn Mâlik'in şöyle dediği rivayet edildi: “Peygamber (s.a.)'e sorduk, ‘Kıyamet gününde kimlere şefaat edersin?’ Allah'ın elçisi ‘Büyük günah sahiplerine; pek çok günah işlemiş olanlara ve adam öldürenlere” buyurdu. Biz Allah’tan başka hiç kimsenin şefaat edemeyeceğine iman eden müminler olarak bu hadisin doğruluğuna ihtimal bile vermiyoruz. Bu hadis ürküterek İslam’dan uzak durmaya, büyük günahlara, çeşitli günahlara, teröre ve katilliğe kapı açmaktadır.

29. hadiste Kays bin Ebî Mâtim'in rivayetine göre Cerîr bin Abdullah şöyle demiştir: “Allah'ın Elçisi buyurdu ki: Sizler kıyamet gününde Rabbınızı, Bedir gecesinde şu ayı istediğiniz yerde apaçık gördüğünüz gibi göreceksiniz. O halde iyi düşünün. Güneş doğmadan ve batmadan- önceki namazlarınızı kaçırıp ta (şeytana) yenilmeyiniz.” (Râvî) Hammâd'a göre bunlar sabah ile akşam namazlarıdır. Uydurma olduğu “Allah’ın görüntüsü”nden ziyade pat diye bağladığı namaz konusundan bellidir. Din özellikle namaz endeksli hale getirilmiştir ki aslında bu mukaddes İslam Dini değil dinin kültürle harmanlandığı Ehli Sünnet Dini’dir. Topluma faydasından ziyade bireyselleştirilmiştir. Bütün bu hadislere bakılırsa anlıyoruz ki Allah Kuran’dan başka herhangi bir kitabı korumamıştır. Böylece bizi itikatta Kuran’a muhtaç etmiştir. Kuran’ın tek rehber olması onun zaten sonsuz olan kıymetinin nedenlerinden biridir. Kuran’da böyle paradoksal anlatımlar yoktur. Çünkü Kuran korunmuştur. İmam-ı Azam rey ehli olduğu için rivayet ehli olan muhaddislerce hiç sevilmemiştir. Bu hadisleri değil Resulullahın İmam-ı Azam gibi akıllı ve bilge bir âlimin de söylemesi imkânsızdır. Zaten delilli de değildir. En büyük ulemalardan İmam-ı Azam’ın “Müsned” diye çelişkilerle dolu böyle bir kitabı yoktur.

20.03.2012/YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019