HADİS UYDURMAK İÇİN SEBEPLER

Kur’an Resulullah sağ olduğu zamanlarda bile Müslümanların arasına münafıkların nasıl karıştığını göstermektedir. Yakın tarihteki bir ibret olan Arabistanlı Lawrence’ı hatırlayınız… Din düşmanları dinimizi yaşanmaz bir şekle sokmak, dini saçma gösterip yıpratmak için binlerce hadis uydurmuşlardır. Daha sonra kendileri ve kendilerinden sonra gelen birçok dinsiz de dini yıkma uğraşlarında bu hadisleri kullanmışlardır. Ateistler de durumdan vazife çıkarıp münafıkların sebep olduğu hurafeleri din aleyhine kullanmışlardır. Ülkemizde İlhan Arsel, Turan Dursun gibi… Başka ülkelerin de Salman Rüşdi gibi bu istikamette Arsel’leri, Dursun’ları türetildi. İslam’a olan inançsızlıklarını, kin ve nefretlerini içlerinde gizleyerek, samimi dindar görüntüsünde halkın arasına karışan birçok münafık, her şeyden önce İslam inancını bozmayı ve Müslümanların kalplerindeki inançlarına şüphe ve tereddütler sokmayı başlıca amaç edindiler. Bu amaçla akla hayale sığmayan, kafaları bulandıracak, Resulullah’ın söylemesi mümkün olmayan on binlerce uydurmayı hadis adı altında Resulullah’a fatura ettiler.

Halife Mehdi zamanında boynu vurulmak üzere yakalanan ünlü dinsiz Abdülkerim bin Ebil Avca öldürülmeden önce şu meşhur ve dehşetli açıklamayı yapar: "Siz beni öldürüyorsunuz ama ben dininizde helali haram, haramı helal yapan 4000 hadis uydurdum.”

Sırf bir kişinin 4000 hadis uydurabilmesinin açacağı dehşetli tahribi anlayabiliriz. Ahmed bin el Cuveybari, Muhammed bin Ukeşa ve Muhammed bin Temim'in Hz. Resulullah hakkında 10.000'den fazla hadis uydurdukları söylenir (1).

Zehebi, Ahmed bin Abdullah'ın binlerce hadisi hadis muhaddislere dayandırarak uydurduğunu, Enes bin Malik'in hizmetçisi olduğunu iddia eden Dinar Ebu Mikyes'in de Enes bin Malik'ten duyduğunu söylediği uydurma dolu bir sayfayı naklettiğini anlatır (2).

Kendi dinlerine teveccüh olsun diye İslam’ a iftira atan müfteriler olduğu gibi tamamen maddi çıkarlardan dolayı da hadisler uydurulmuştur. Hadis toplayan gezginler bir dönem ticaret düşüncesiyle hadis toplamaya başlamışlardı. Örneğin Yakub bin İbrahim'in ancak 1 dinar karşılığı hadis rivayet etmeyi kabul ettiği söylenir. Ebu Naym El-Fadl da naklettiği her hadis için ücret talep ediyordu. Onun talebelerinden Ali bin Cafer der ki: "Ebu Naym El Fadl'dan hadis yazardık, buna karşılık bizden kıymetli dirhemler alırdı. Yanımızda kıymeti düşük dirhemler bulunursa üste para alırdı.”

Fakirlerden kesinlikle hadis yazmayın tavsiyesinde bulunduktan sonra Umera bin Hafsa'nın zengin olduğunu ve yalan söylemeyeceğini, dolayısıyla hadislerinin alınabileceğini söyleyen Şube bin Haccac'a Ali bin Asım şöyle karşılık vermiştir: "Yalan söyleyen nice zengin gördük” (3).

Müşterilerinin isteği üzerine sipariş olarak hadis üretenler de vardır. Birçok tüccar sattıkları mallara karşı halkın ilgisini artırabilmek için ilgili malların yararlarını anlatan hadisleri, para karşılığında hadis simsarlarına uydurtmuşlardır. Örneğin koku satıcılarının güzel koku kullanmanın faziletleri hakkında uydurttukları hadisler buna misaldirler. Şube bin Haccac'ın ifade ettiği gibi 1 kuruş karşılığında 70 hadis uyduran Ebu’l Muhezzem gibiler maalesef son derece zarar vermişlerdir. Günümüz gelenekçileri bu kimseleri ne kadar tanıyordurlar dersiniz?

Resulullah’ın vefatı üzerinden 40 yıl bile geçmeden Hz. Ali ve Muaviye arasında çatışmalar çıktı. Bu dönemden itibaren İslam âlemi telafisi imkânsız bir şekilde siyasi ayrılıkların içine girdi. Siyasi olarak ayrılan toplumlarsa birçok alanda çelişmeyi, birbirine muhalefet etmeyi hüner saydılar. Kendi siyasi fırkalarını destekleyenler siyasal hareketlerine inanmayı Allah'ın bir farzı olarak sundular. Bu arada kendi liderlerini yücelterek karşı görüşün liderlerine sövüp saydılar. Halili'de, Şiilerin Hz. Ali hakkında 300.000 hadis uydurduğu ve Hz. Ali'nin sözlerini nasıl saptırdıkları anlatılır (4).

Düşünün ki bu sayı, Kuran'daki ayet sayısının takriben 50 katıdır. Şiilikten ayrılan bir kimse Şiileri kastederek "Allah onların canını alsın, nice hadisleri değiştirdiler” demiştir (5).

Hz. Ebubekir'i Hz. Ali'ye üstün sayan ve bunu mezheplerinin bir şartı gören Sunni görüşle, Hz. Ali'yi üstün saymayı imanın şartına dönüştüren Şii görüş ve onların asırlar süren Kur’an dışı görüşlerle vakit kaybetmekten ibaret olan boş çekişmeleri hep itici unsurlardır. İslam siyasallaşınca siyasi gücü elinde bulunduranlar halkı isteklerine göre şekillendirmek için dini kullandılar. Bunun için de kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirmelerle dine eklemeler, çıkarmalar, çarpmalar ve nihayet bölmeler yaptılar.

Bir kısmı da dini sevdirmek için ortaya çıkarlar ve dini kurtaracağını zannederler. Kaygıları dini sevdirmek, ibadetleri sevimli göstermek olduğu halde dürüst değildirler. Bu tipler arasında Ebu İsmet Nuh gibi Kuran'ın her suresinin faziletleri hakkında hadis uyduranlar da vardır. Resulullah’ı yüceltmek için onun üstünlüklerine dair hadisler üretirler. Bu uydurucular kendilerini şöyle savunurlar: "Biz Hz. Peygamber adına yalan uydurmadık, bilakis bunu Peygamber'in getirdiği dini güçlendirmek için yaptık” (6).

Bunlar bu korkunç fiillerinde belki de sevap ummuşlardır. "Biz Peygamber lehinde yalan söylüyor ve şeriatını takviye ediyoruz” (7).

Aşırı dindar tanınan kimseler bu özellikleriyle din namına en tehlikeli sınıflardan biri haline gelmişlerdir. Belki çoğu iyi niyetli olduklarından dolayı bunlar halkın sevip güvendiği, sözlerine önem verip hareketlerini örnek kabul ettiği kimselerdir. Böylece hadis olarak tanıttığı sözler, daha rahat kabul görmüş ve itiraza uğramamıştır. Böylece saf İslam anlayışı, Kuran'ın ruhundan daha da uzaklaştı ve oluşan reformist yapı tüm katkılarıyla katıksız İslam sanıldı.

Resulullah’ın vefatından ve dört ulu’l emir devrinden sonra kıssacılar, mescitlerde oturmayı ve çevrelerinde halka oluşturan cemaate vaaz ve öğütte bulunmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Aslında bu kimseleri halkın nazarında kazanacakları yüksek mertebe ve şöhret ilgilendiriyordu. Vaazlar, bu amaca yönelik hazırlanıyordu. Bunlar dini duyguların tahrik edilmesinin kazanımlarını bildikleri için, cemaati coşturacak şekilde vaaz ediyorlar, zaman zaman dramatik konuşmalarla halkı ağlatmaya çalışıyorlardı. Şayet halk ağlamazsa gerekirse ağlayarak vaaz ediyorlardı. Bunun için Resulullah’ın adına düzenledikleri garip hikâyelerle konuşmalarını süslediler. Halkı en çok etki altında bırakan konuşmalar cennet, cehennem tasvirleriydi. Baktılar ki pirim yapıyor cennet ve cehennem hakkında gerekli olan her şey Kur’an’da anlatıldığı halde bu kıssacılar fırsatı iyi değerlendirdiler. Kâh hüzünlendirdiler, kâh şaşırttılar, kâh coşturdular. Bunun için ve daha inandırıcı olabilmek için hadisler uydurdular. Bu hem acıklı hem de gülünçtü: Şair Külsüm, dilini burnunun ucuna dokundurabilen herkesin cehenneme girmemesinin garanti olduğunu söyleyince, vaaz ettiği beyinsiz cemaat bunu denemişlerdi…

İbnu’l Cevzi, bu tipler hakkında şöyle der: "Bunlar arasında suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu şekilde sarımsı bir ten kazanarak, kendilerini fazla oruç tutmaktan soluk benizli hale gelmiş takva dindarlar gibi gösterenler bulunmaktaydı. Diğerleri istediği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktaydı. Başka bir grup kıssacı ise allı pullu süslettikleri kürsünün tepesinden kendilerini atacak derecede gösteride ileri gitmekte veya dinleyicinin alışık olmadığı biçimde, samimiyetsiz hikâyelerini abartılı jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta, basamakları koşar adım inip çıkmaktaydılar” (8).

Cafer bin Nastur Ferab 320 yaşında olduğunu, Peygamberi gördüğünü ve Peygamberin duası sayesinde bu kadar yaşadığını söylemiştir. Reten'in durumu da buna benzer şekildedir. Hicri 4. ve 8. asırda yaşayan bu adamlar sahabe olduklarını iddia etmişler ve bunlardan Reten 300 hadis içeren kitabını yazmış ve etrafına çok sayıda güdük toplamıştır.

Hadis toplama hareketinin ilk başlamasında özellikle Emevi halifelerinin zorlama, tehdit ve işkencelerinin uydurmaların erken zamanlarda karışmış olmasında rolü büyüktür. İlk hadis toplayan kişi olduğu iddia edilen Emevi dönemi ravilerinden Ez Zuhri'nin şu sözü usulcülerin dikkatinden kaçmamıştır: "Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler bizi buna zorladılar…”

Zorlama altında yapılan toplamalarda mevcut yönetimin işine gelmeyenler elenmiş, mevcut hadisler zaten mana ile nakledildiğinden, birçok hadis kelime oyunlarıyla geleneği hükümleştirmek için kullanılmıştır. Tüm bu uydurma ve anlam kaydırmaları ise hiç şüphesiz egemen sınıfın görüşleri doğrultusunda olmuştur. Zorlama altında dine sokulan uydurmalar, elbette ki sırf Emevi ve sonra Abbasi dönemleriyle sınırlı değildir. Osmanlı döneminde halifeliğin, padişahlık gibi babadan oğla geçebileceği, devletin yararı için padişahların günahsız öz kardeşlerini bile öldürtebileceği şeklindeki görüş, içtihad ve fetvalar hep zorlama altında gerçekleşmiştir. Pek çok padişah, öz evlat ve kardeşlerini devletin bekası ve dinin imhası için katil olmuşlardır. Bunlar mevcut iktidarların güçlerini devam ettirmenin dinden bile önemli tutulduğunun göstergeleridir. Tüm bu fetvalar molla ya da şeyhülislam etiketli, mevcut yönetimin atadığı ve maaşa bağladığı kişiler tarafından verilmiştir. Said Nursi kendisini işaret eden ayet göstermiştir. Zamane şeyhi Ömer Öngüt bile uyduruk bir hadisi ele alıp Mehdi’nin aksak olduğunu hadisle göstererek kendisini işaret etmekte ve kendisini övmektedir. Hem de kendisini “son evliya” olarak tanıtarak övmektedir. Misaller çoğaltılabilir… Adı sanı meşhur olmayan ve arkasında biraz kalabalık toplayan her önüne gelen böyle yaparsa gerisini siz düşünün…

Yalan hadislerle muhtemelen doğru olabilecek hadisler aynı kişilerce, aynı ölçülerle, aynı şartlarda, aynı yıllarda toplanmıştır. Hicri 200'ü geçtikleri sırada Buhari, Müslim ve diğerleri gerçek hadisleri bulmaya çalıştılar ama sonuç malum… Peki, hicri 1400'de bu daha da imkânsız değil mi? Ama geçmişten dersler alınarak trafik işaretleri gibi usuller ortaya konulabilir ve hadis kazalarının yaşanması engellenebilir. Şu halde “asrın idrakini dikkate alarak” oluşturulan usuller belirlenmelidir. Konu hadis olduğunda “hadis usulleri” belirlenirse ölçü birliğine kavuşulur ki bu ümmeti birleştirir. Hepimizin amacı iyi olduğu halde bizi amaç birliği birleştirememiştir; ölçü birliği gerekir…

Resulullah’a saygısızlık güvenilmezliği sebebiyle hadislere iman etmemek değil; aksine asıl saygısızlık hadislere iman ederek Resul’ün büyülendiğini söyleyen, cinsel hayatıyla ilgili abuk sabuk açıklamalar yapan, dünyayı öküz ile balık üzerine koyan kitaplardaki cahilane sözleri ona yakıştırmaktır. Kur’an dışındaki hadisleri inkâr değil, reddediyoruz. Din Allah'a halistir. Resullere hamasi laflarla sevgi gösteren Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi, diğer yandan bu sevgi bahanesiyle hakiki dinden uzaklaşmış olmaktan Allah’ın kitabı olan Kur’an’a sığınınız.

Kur’an’da açıklanmayan konularda akla ve örfe uygun olması kaydıyla tercihimizde serbestiz. Uydurma hadislerle ve Kuran'da geçmeyen sünnet anlayışıyla; Kuran'ın özgür bıraktığı konuları dinselleştirip kutsallaştırdılar. Emevilerin kavmiyetçi anlayışıyla, Arap dilinden o dönemin kıyafetlerine ya da yemek menüsünden tuvaleti yapış biçimine kadar birçok Arabî hareket sünnet adı altında dine sokuldu.

Kur’an'da hiçbir husus unutulmuş değildir ki mütevatir hadise de ihtiyaç olsun. Üstelik hangi hadislerin mütevatir olduğu konusunu da hadisçiler tartışmışlardır. Tartışma sonuçsuzdur. Bu kadar tartışılabiliyorsa ‘mütevatir’ yakıştırmasının da değeri kalmamaktadır. Ne Resulullah, ne de dört ulu’l emir doğru hadisleri toplayabilecekleri halde, tek bir hadis kitabı ya da sayfası bile oluşturmadıkları gibi, hadis yazımı ya da naklini bile yasakladılar. 200 küsur yıl buna yeltenilmedi. Mütevatir denilen hadisleri bile Kur’an'dan başka sözlerle ilgilenmesinler diye toplamadılar. Bu nedenle en fazla “doğru olabilirler” diyor, kesinlikle “doğrudur” demiyoruz.

Sözün mantıksallığına bakarak birçok yalan hadisten emin olabiliriz belki; fakat doğru hadisten hiçbir şekilde emin olmamız mümkün değildir. Hadis rivayetine kızan bir kişinin Kur’an'daki surelerin faziletleri hakkında hadis uydurup, kişileri Kur’an okumaya sevk etmeye çalışması, ölmeden önce ise bu hadisleri uydurduğunu itirafı hadis oluşumunu açıklayan kitaplarda anlatılan bir vakıadır. Sonuç olarak şunu anlamalıyız ki, Kur’an dışında en mütevatir, en mantıklı gözüken hadisler bile dinin kaynağı olamazlar. Bu hadisler Kur’an'la çelişmiyorsa elbette gerçek olabilirler. Fakat her halükarda bu hadislere ihtiyacımız yoktur. Kur’an’a rağmen herhangi bir noksanımızı gideremezler. Bu hadisler zandırlar ve şüphelidirler ve de dinimiz ne zan ne de şüphe üzerine bina edilemez. Böylece hadis uydurmada zorlamaların da etkisini hatırda tutmamız gerekir.

KAYNAKLAR:

1. (İbn-i Hacer: Lisanu'l Mizan).

2. (Zehebi: Mizan).

3. (El Kifaye, sayfa: 155).

4. (Halili: el İrşad).

5. (Sahih-i Müslim).

6. (İbn-i Hacer, Fethul Bari).

7. (İbnu’l Cevzi: K. Mevzuat).

8. (İbnu’l Cevzi, el-Kussas ve’l Müzekkirin, sayfa: 93).

                           ASRIN İDRAKİNE GÖRE HADİS USULÜ  19 / 30.12.2009/ YÜKSEL YILMAZ

 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019