KAZA NAMAZI NASIL İCAT OLDU?

Ateistler “Namazları terk edilerek kazaya bırakmak şirkten sonra en büyük günahtır” diye yayarlar. Yalan! “Şirkten büyük” diyen böyle bir iftirayı doğrulayacak hiçbir ibare İslam’da yoktur. Kuran’da “kaza namazı”nın esamesi bile yoktur. Her kim “kılmadığına üzülmeyen küfre girer, üzülerek terk de, büyük günahlardan daha büyük günahtır” derse bu ifade o kimsenin şahsi görüşüdür. Din beşerin görüşü değil, Allah’ın yoludur. Müslümanların ferdi olarak yaptıkları hataları önyargıyla ve alay etmek için İslama maleden bir ateist tebliğe bile layık değildir.          

“Kaza namazlarını geciktirmek haramdır” diyen yalan söyler. Fırsat buldukça kaza kılmazsa, “namaz kılınacak kadar geçen her zaman için günah tekrar eder” diyen yalan söyler. “Bir vakit terkin cezası seksen bin yıllık cehennem azabıdır” diyen yalan söyler. Bunlar zanni kanaatler ve uydurulan hadislerdir.

Ateistler bu gibi hatalara karşı fırsatçılık ve müfritlik yapmaktadırlar. “Farz namazların kazası farzdır” diyorlar. Yahu bir kere Kuran’ın dilinde namaz farz değil hatta daha da önemlidir: Emirdir! Emrin kazası olmaz. “Vacip namazların kazası vaciptir” ifadesi de beşeri bir ifadedir. Namaz ya emredildiği için ikame edilir yahut nafile olarak. Bir Müslüman “her fırsatta ve her vesile ile kaza kılmalıdır” deyince ateistlere gün doğmaktadır. Onların bazısı kusur peşindedirler ve kusur dinde değil hurafededir. “Sünnet ve nafileler kaza niyeti ile kılınmalıdır” ifadesi de düzeltilmeye muhtaç bir ifadedir.          

“Hesabın kolay olması için, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edilirse ve aşağıda bildirildiği gibi kılınırsa; sünnet sevabı alındığı gibi bir günlük kaza namazı da kılınmış olur” ifadesi bunu diyen bir kişinin icat ettiği dine aittir. Allah’ın dinini Kuran; onların dinini kendileri belirlerler. Her dinin kitabı başkadır ve kimse Allah’ın dinine kendi hükmünü katamaz.           

“Sabah namazının sünnetine vacip diyen âlimler de olduğu için sabah namazının sünnetine sünnet diye niyet etmelidir”  ifadesi bir tenakuzdan doğar. İbn-i Nüceym durumu düzelteceğine “bunun yerine de kaza kılmalıdır” diyerek ateşe körükle gitmiş.

Öğle namazının ilk dört rekât sünnetini kılarken, “ilk kazaya kalmış öğle namazının farzını ve öğlenin ilk sünnetini kılmaya” diye niyet edilirmiş. Aksi takdirde niyetinin ne olduğunu Allah anlamayacak mı? Nasıl niyet ettiğin değil, ne niyetle ne yaptığın önemlidir. Aynen farz gibi kılınırmış. Son iki rekâtta zammı sure okunsa da olurmuş, okunmasa da olurmuş. Çünkü dört rekâtlı farz namazların son iki rekâtında zammı sure okumakta mahzur yokmuş. Bu İslami değil, Sünni namaz.

Öğle namazının son sünnetini kılarken, “İlk kazaya kalmış sabah namazının farzını ve öğlenin son sünnetini kılmaya” diye niyet edilirmiş. İkindi namazının sünnetini kılarken de, “İlk kazaya kalmış ikindi namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya” diye niyet edilirmiş. Akşam namazının sünnetini kılarken, “İlk kazaya kalmış akşam namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya” diye niyet edilir ve akşam namazı gibi üç rekât kılınırmış. Üç rekât nafile olmadığı için böyle niyet uygun olmaz sananlar varmış. Peygamber efendimiz akşamın farzından sonra 2, 4, 6 rekât sünnet kılmış. Bir kimse de akşamın farzından sonra herhangi bir namaz kılarsa bu sünneti yerine getirmiş olurmuş. Yatsı namazının ilk sünnetini kılarken, “İlk kazaya kalmış yatsı namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya” diye niyet edilirmiş. Yatsının son sünnetini kılarken de “İlk kazaya kalmış vitir vacibi kılmaya” diye niyet ederek üç rekât vitir namazı kılınırmış. Burada da farzdan sonra bir namaz kılındığı için sünnet yerine gelmiş olurmuş. Böylece bir günlük kaza namazı kılınmış olurmuş ve sünnetler de terk edilmemiş olurmuş. Bir kişi böyle kaza kılarken vaktin sünnetine diye niyet etmese de yine sünneti terk etmiş olmazmış. Çünkü Sünnilikte (N. Fıkhıyye) sünnet, vaktin farzından başka bir namaz kılmak demektir. Yahu tenakuza bakın ki şunu bir Sünni bir başka Sünniye bile söyleyebilir: Peygamber sünnet kıldığı için bu namazlar sünnet olmuyor; onun kıldığı gibi biz de kıldığımız için sünnet oluyor. Kuran ise Allah’ın sünnetinden başka hiçbir sünnetten söz etmez. Ey hüküm koyucu beşerler!..           

Kuşluk, evvabin, teheccüd gibi nafile namazları icad edenler nasıl niyet edileceğini de belirlemişlerdir. Mesela gece kalkan kimse abdest aldıktan sonra, “İlk kazaya kalan öğle namazının farzını ve teheccüd namazını kılmaya” diye niyet edermiş. Erkeklerin ikamet okuması bile sünnetmiş. Sadece akşama 45 dakika kala, güneş doğduktan sonra 50 dakika geçinceye kadar ve öğleye 20 dakika kalınca kaza kılınmazmış. Bunun haricinde her zaman kaza kılınırmış. Niye? O saatte Yahudiler vs. de ibadet ediyormuş da ondan; çakışmamalıymış. Sanki aynı ibadet ama her nedense olmuyor; onlara benzememek içinmiş. İbadetin (kulluğun) saati olursa işte böyle olur. İslam’da fasılasız olarak kul olmak vardır.

Şüpheli kaza namazını kılmak nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir. Neden? Allah demiş mi bunu? Hayır. Ama onlar nedenleri Kuran’a danışmadan kendileri belirlemişler: Kaza namazları bitmemiş, abdestsiz kılınmış, namazı bozan hal vaki olmuş olabilirmiş. Eksikleri sebebiyle iadesini gerektiren eksikleri olduğundan şüphesi varmış. Huşu içinde kılınmamış da olabilirmiş. İadesini gerektirse de eksikleri olabilirmiş. Şüpheli kazası olanlar; sünnetleri, sünnet niyetiyle kılarlarmış. Nafile namazları kaza namazı niyetiyle kılarlarmış. Selef-i salihinden birçok âlim böyle namaz kılmış. Desenize, selef-i salihin ile kaza namazının ne alakası var?..

“Üzerimde sabah namazı kazası varsa ilk sabah namazının kazası ve bu nafile makamına, kazası yok iadesi gerekiyorsa iadesine ve bu nafile makamına, iadesi de yoksa daha güzelini kılmaya ve bu nafile makamına niyet ettim” şeklindeki niyet tam bir uydurmadır.

Allahu tealanın emir çeşitleri önem sırasına göre; farz, vacip, sünnet ve müstehab imiş. Yahu bu ne yaman bir çelişkidir. “Müstehaba “nafile” de denir” diyen bu adamlar hiç düşünmezler mi ki nafile “emir çeşidi” olamaz; emir olsa zaten nafile denemez. Kuran’da Allah emir sözcüğünü tek başına kullanmaktadır. Kuran’da “emir ayrı “farz” ayrı kullanıldığı halde Kuran’dan uzak yaşayanlar ikisini karıştırmaktadırlar.          

Diyorlar ki “sünnet ile kazayı geciktirmek” haramdır. Bu literatür dinimizin değil mezheplerin dilidir. Mezhebin dilinde namaz çeşitleri farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dörttür. Bu dört namaz çeşiti “feraiz” ve  “nevafil” olmak üzere ikiye ayrılmış. Bununla yetinmediler; sanki peygamber döneminde mezhep varmış gibi hadisler uydurdular: “Feraiz borcu olanların nevafili kabul olmaz” gibi. Bu hadisi dört hak mezhebin bütün âlimlerinin delil kabul ettiklerini iddia ettiler. Mezheplere hiç olmazsa “hakka en uygun” demek varken, kalktılar “hak mezhep” dediler. Fıkıh kitaplarının “Kimler Sadaka Veremez” başlığı altına, “Feraiz  -zekât gibi farz, kurban gibi vacip türü borcu olan, sünnet türü sadaka veremez. Verirlerse kabul olmaz. Bir arpa tanesi kadar zekât, Uhut dağı kadar sadakadan daha hayırlıdır” diye yazıp Allah adına kendileri hüküm koyup Allah adına kendileri kabul ettiler.

Hızını alamayanlar fıkıh kitaplarında, “Farz ve vacip oruç borcu varken sadece sünnet veya nafile oruca niyet edenin orucu kabul olmaz” dediler. Kabulü belirlediler. “Sünnet ve nafile oruç tutulan günlerde; hem oruç kazasına ve hem de sünnet veya nafileye niyet edilirse oruç kazası ödendiği gibi sünnet veya nafile sevabına da kavuşulur. Sevabı belirlediler. Mübarek gün vesilesi ile üç gün peşi peşine oruç tutmayı düşünen yemin kefaretine de niyet ederse yemin kefaretini ödemiş, nafile sevabına da kavuşmuş olur.” Dini belirlediler.

“Şeytan kabul olmayan sünneti kılarak, kazayı geciktirme cezasına çarptırılmamızı ister” miş. Bana öyle geliyor ki şeytan dini çarpıtmayı ister ve bunu yapanların ortaya koyduğu detaylarla eğlenir. “Sünnetleri kaza niyeti ile kılarak hem kaza borcundan kurtuluruz hem de sünnet sevabına kavuşuruz” diyorlar. Bu nefsi ve şeytanı çileden çıkartırmış. Alın size Allah’ın belirlemediği hükümlerin oluşturduğu bu yeni dine bir hüküm daha.

“Namazı kazaya bırakmanın ve geciktirmenin büyük vebalini kavrayan nasipli Müslüman vakit namazlarına daha çok özen gösterir” miş. Aksine telafisi mümkün olmayan yani kazaya değil sadece gerçek pişmanlık ve tövbeye kalan bir namaz kaçmaz ve gecikmez.             

“Farz namazları terk ve vaktinden çıkarmak büyük isyan ve kazaya kalmış namazları kılmak farzdır” ifadesinin düzeltilmesi başlı başına makale konusudur. Bunlara emir’e farz denmemesini mi, isyan problemini mi, kaza problemini mi yoksa kaza namazının farz olması problemini mi anlatacaksın? Neresinden tutsan elinde kalır. Dinimizde her şeye hem de hüküm koyarak müdahale edilmiştir. “Üzerinde farz kazası olup da kazayı itmezden nafile namaz kılsa, kabul olmayıp sevabı olmaz” demek gibi.

“Zeyd beş vakit namazı eda ederken evkat-ı hamsenin (beş vakit namazın)sünnetlerini kazaya kalan namazlarına tayin edip kılsa kazaya kalmış namazı eda etmiş olur mu?” sorulursa, el-cevap: “olur” imiş. Neden “olur” diyor? Çünkü meleklerin sağ omuza sevap yazdıklarını görüyor. Basirete bakınız. “Bu suretle Zeyd beş vaktin sünnetlerini ve kaza namazlarını eda etmiş olur mu?” diye sorulursa da el-cevap yine “olur” imiş.  “Bu sureti mezburede Zeyd kaza ve sünnet namazları sevabına nail olur mu?” sorusunun da el-cevabı “olur” imiş.  “Mudmarat” fetvayı vermiş. “Zeyd üzerinde farz kazası olup da kazayı kılmazdan sünnetleri kılarsa azaba müstehak olur mu?” diye sorulunca “Allah bilir” demiyor;  “El-cevab: Olur”diyor. “Bu suretde sünnetleri terk ile azaba müstehak olur mu?” diye sorulursa da asla tevazu ile “bilmem” demiyor; “El-cevab: Olmaz” diyor.

Kitab-ül Harac’da eğer “Üzerine farz olan ibadetleri ödemeden nafile ibadetini kabul etmez” yazıyorsa İmam Yusuf problemlidir.  Fütuh-ul-Gayb’da “Kaza borcu olanın nafile kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki, elbette kabul olmaz” yazılıysa, Bey ve Şira risalesinde “Sefere çıkarken iki rekât namaz kılmalı! Kazası varsa, kaza kılmalı! Çünkü kaza borcu var iken, nafile kılmak ahmaklıktır” yazılıysa, Trablus Fetva emini Ramiz-ül-mülk’ün, Eşşihab’daki fetvasında “Sünnetleri kılarken kaza namazına da niyet etmek gerektiği” yazılıysa, Tatarhaniyye’de veya Uyun-ül-Besair’de “Sünnet kılarken kaza namazına da niyet etmek daha iyidir" deniyorsa, Fetava-i Kübra’da “Sünnetleri kılarken, kazaya niyet edilirse, sünnetler de kabul olur” deniyorsa, Eşbah’da “Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terk etmiş olmaz” deniyorsa, Nevadir-i Fıkhiyye’nin 36. Sayfasında “Kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş olur” deniyorsa, Dürr-ül-Muhtar adak namazından söz ediyorsa, İbn-i Abidin bunu Allah’a havale etmek ve icattan sığınmak yerine “vacip sevabı hâsıl olmasını” konu ediniyorsa, Halebî ve Tahtavî’de “Kulun, kendine vacip ettiği namazı kılması ile sünnet terk edilmiş olmayınca, Allahın farz kıldığı kaza namazı kılınınca, sünnet terk edilmiş olmaz” yazılıysa hissettirmeden kendini kabul ettirmiş yeni bir batıl dinin içindesiniz demektir. Batıl dinleri beşer kurar.

 “Emir” başka “farz” başkadır ve bunlar Kuran’da ayrı ayrı geçerler. Ancak oruç, hac, sadaka gibi farz olan ibadetlerin kazası olabilir. Çünkü bunların yerini başka şeyler tutabilir. Fakat hiçbir “emir” in yeri başka şeyle tutulamaz ve emredilenin kazası olmaz. Zaten kazası olsa o “emir” olmaz. Mesela namaz emir kipiyle gelir; “ikame edin namazı” diye. Allah adaleti de emreder ve adaletin de kazası olmaz. Çünkü emrin kazası olmaz. Ama bunlar emredilen namaza “farz” dedikleri için ve “emir” ile “farz” karıştırıldığı için namaza da kaza icat ettiler. Namazın kazası olmaz. Aksatamazsın. Yok, eğer elinde olmadan aksadıysa da yeni bir kapı olarak kaza icat etmek yerine mevcut bir kapı olan “tövbe”den girersin. Kazası olan gevşetir; ama tövbe oyuncak değildir; aksatmamaya daha çok dikkat edersin.

İşte böyle medreselerde mürekkep yalayanlar başvuru mercii oldular ve kendilerine gelenlere “git kendin de araştır” demek yerine boş çevirmemek için ille bir cevap vermek zorunda kaldıklarından dolayı taviz verildi. Cevapsız bir soruyu cevaplamaya cüret eden birini uyarmak yerine kimsenin cevaplayamadığı bir soruyu cevaplamış olmakla övünce de tavizler verildi. İçtihad kapısından gerekli gereksiz her şey girdi. İçtihad ne kilitli kalması gereken bir kapıdır, ne de ardına kadar açık bir kapı olmalıdır. Buradan çıkan bir ders olarak, Allah’ın buyurmadıklarını ölçü alınmasın diye Allah’a havale etmeli ve Allah’ın buyurduklarını da ölçü alınsın diye nakletmeliyiz.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019