YAHUDİLİK İLMİHALİ'NE İSLAMİ BAKIŞ

Yahudilikte temel kaideler on üç adettir. Bunları bir Müslüman gözüyle ayetlerden yola çıkarak inceleyelim. Bakalım bizim duruşumuza göre nerede duruyor...

Birinci kaideye göre şanı yüce bir Yaratıcı vardır. Buna “Ben Tanrı Rab'bim...” (Çıkış 20.2; Tesniye 5.6 ) ifadesiyle işaret edilmiştir. Böylece Allah'ın varlığına ve terbiye ediciliğine inanıyorlar.

İkinci kaideye göre yaratıcının birliğine de inanıyorlar. “Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab'dir” (Tesniye 6.4 ) ifadesiyle işaret edilmiştir. Böylece bir yani tek (vahid) olmasına da inanıyorlar.

Üçüncü kaideye göre yaratıcının cismaniyetini reddediyorlar. Yani bir olan yaratıcı ne cisimdir ne de cisimde kuvvedir. Din bilginleri bile “Tevrat, insanoğlunun diliyle konuşmuştur” diyorlar (TB, Brahot 31b). İnsanoğlu bu konuda çok söz sarf etti. Üçüncü kaideye “Rab Horev'de ateşin içinden size seslendiği gün hiçbir suret görmediniz” (Tesniye 4.15 ) ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani (Tanrının) hiçbir sureti görülmemiştir; çünkü ne cisimdir ne de bir cisimde kuvvedir. Bu da İslama uyuyor. Kur'an da Allah'ın görülemeyeceğini söylüyor (A'raf 143; En'am 103). Fakat Allah'ın görünmesiyle ilgili Ömer Nesefi o kadar rivayetler verir ki bu tip Müslümanların “Allah görünmez diyen” Yahudi kadar bile isabeti yoktur. Zira her görüntü mahlûktur.

Dördüncü kaideye göre yaratıcı Kıdem'dir. “Sığınağın kadîm olan Tanrı'dır” (Tesniye 33.27) ifadesiyle işaret edilmiştir. İşte burada diyecek ki “Bil ki Musa efendimizin yüce şeriatına göre âlem muhdes'tir. Allah onu, sırf yokluktan oluşturmuş ve yaratmıştır.” Sığınağın sadece Allah olması Fatiha suresinde de söz konusu edilmiştir: “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız sana sığınırım.” Allah'tan başkalarına peygamber bile olsa “efendi” deme işte bu İsrailiyattan yayılmıştır; “efendi” nin karşılığı “köle” olduğu için âlemlerin (her şeyin) yani herkesin efendisi sadece Allah'tır. Ayrıca Allah her şeyi “yokluktan” değil, her şeyi hiçbir şey “yok iken” yaratmıştır.

Beşinci kaideye göre yaratıcı kendisine ibadet edilmesi, yüceltilmesi, tazim ve itaat duyulması gerekendir. Ona ulaşmak için aracılar edinmeye gerek yoktur; bilakis fikirler ona yönelir ve onun haricindekilerden uzaklaştırılır. Bu beşinci kaide şirkten nehy'dir ve aslında Tevrat'ın çoğu şirkten nehy'den bahseder. Bu da Kur'an'a uygundur. Fakat işin içine rivayetleri ve fıkhı sokacaklardır; Tevrat'ta olmasa bile yan kaynaklarda Musa abartılacak ve aracı olacaktır.

Altıncı kaideye göre yaratıcı seçtiklerine nübüvvet verir. İnsanlar içerisinde çok yüksek fıtratta ve kemâlâtta şahıslar mevcuttur. Onların nefisleri akıl suretini alır ve faal akılla birleşir; ondan o şahıslara büyük feyizler akar. Bu peygamberliktir ve Tevrat'ın ayetleri birçok peygamberden bahseder. Peygamberlerin seçilmişliğinde de görünürde Kur'an'a ters bir durum yok. Şurada var: Onlar peygamberlerin ezelde seçildiklerine inanıyorlar. Biz ise sadece Allah'ın ezeli olduğuna ve peygamberlerin iyilerin en iyisi olarak sonradan seçildiğine inanıyoruz. Ama İsrailiyat etkisinde kalarak Yahudiler gibi düşünen Müslümanlar da yok değildir. Ezelde seçilirse peygamber hak etmemiş oluyor; ama sonradan seçilirse hem hak ediyor hem de bize model olabiliyor.

Yedinci kaideye göre Musa peygamberdir. Onun kendisinden önceki ve sonraki bütün peygamberlerin babası (en büyüğü) olduğuna ve bütün peygamberlerin rütbe bakımından ondan düşük olduğuna ve onun gelmiş ve gelecek bütün insanlar arasında Allah'ı en fazla idrak eden olduğuna inanılır. Yücelik bakımından insanlığın sonuna ulaşmış hatta melekût âleminin derecelerini de idrak etmiş. Onun yırtmadığı perde kalmamış, hiçbir cismani engel de onu engelleyememiş. Az ya da çok hiçbir eksiklik ona karışmamış. İşte bu tam bir şirktir ve aslında inen Tevrat'la alakası yoktur. Musa'nın peygamberliğini diğer bütün peygamberlerin nübüvvetinden dört farkla ayırıyorlar:

Birinci fark: Allah her peygamber ile ancak bir aracı vasıtasıyla konuşur. Musa ise “Ben onunla yüz yüze konuşurum” (Sayılar 12.8 ) buyurmuş.

İkinci fark: Her nebiye vahiy (Tevrat'ta) değişik yerlerde “gece düşü” (Tekvin 20.3 ) “düş gördü” (Tekvin 28.12 ) “gece görümünde” (Eyüp 33.15 ) ifadeleriyle buyrulduğu gibi ancak uyku halinde gelir veya gündüz vakti peygambere isabet eden derin uykudan sonra gelir ki o durumda hisleri etkisizleşmiş ve fikriyatı uykudaymış gibi boş olur. Bu durum mahaze ve mar'e olarak isimlendirilir ve “Tanrı'dan gelen görümlerde” (Hezekiel 8.3, 40.2) ifadesinde buna işaret edilir. Musa'ya ise hitap Allah'ın ona “Orada seninle buluşacak ve seninle konuşacağım” (Çıkış 25.22 ) diye vaat ettiği gibi gündüz vakti iki ruhani varlığın (Tekvin 3.24; Çıkış 25.18,19,20,22; Sayılar 7.89 ) arasında ayakta dururken gelir. Yaratıcı buyurmuştur ki “Eğer aranızda bir peygamber varsa, Ben Rab görümde kendimi ona tanıtır, onunla düşte konuşurum. Ama kulum Musa öyle değildir” (Sayılar 12.6-8)

Üçüncü fark: Görünerek veya bir melek aracılığıyla bir peygambere vahiy geldiğinde gücü zayıflar, bünyesi sarsılır ve çok şiddetli korku duyar. Vahiyden ötürü parçalanacak gibi olur. Daniel'de (bu gerçeğe) Cebrail ona konuştuğunda “(Bu büyük görümü seyrederken) gücüm tükendi, benzim büsbütün soldu, kendimi toparlayamadım. Yüzüstü yere düşüp derin bir uykuya daldım” (Daniel 10.8 ) ve “Ey efendim, bu görüm yüzünden acı çekiyorum, kendimi toparlayamıyorum” (Daniel 10.16 ) ifadeleriyle işaret edilmiştir. Musa ise böyle değildir, bilakis ona hitap geldiğinde herhangi bir şekilde ıstırap duymaz. Yaratıcı buyurmuştur ki “Rab Musa'yla iki arkadaş gibi yüz yüze konuşurdu” (Çıkış 33.11 ).

Dördüncü fark: Bütün peygamberlere vahiy kendi isteklerine göre değil Allah'ın dilemesine göre gelir. Bir peygamber yıllarca bekler ama vahiy gelmez. Peygamberden kendisine iletilen vahyi duyurması istenir. O vahiyle günlerce aylarca kalabilir ve yeni vahyin ne zaman geleceğini bilemez. Musa ne zaman dilese “Rabbin sizinle ilgili bana neler söyleyeceğini duyuncaya dek bekleyin” (Sayılar 9.8 ) der. Yine yaratıcı ona buyurmuştur ki “Ağabeyin Harun'a de ki: (Perdenin arkasındaki en kutsal bölüm'e) girmeye çalışmasın” (Levililer 16.2 ) Din bilginleri demişlerdir ki “Harun oraya giremez ama bu yasak Musa için geçerli değildi.”

Görüldüğü gibi Musa hakkında mübalağa ve Allah'ın tipik bir ortağı olarak ilan etme söz konusudur. Nasraniler de İsa hakkında Musa'yı da geçsin diye “Tanrının oğlu” demekle şirke düştüler. Kur'an ise Muhammed peygamberi abartmıyor. Ankebut 50: “İnkârcılar: “ona rabbinden ayetler indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: “Ayetler ancak rabbimin katındadır. Doğrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Dikkat ediniz sadece uyarıcı... Bazı Müslümanlar ayetin anlamını kaydırmak için İsrailiyat etkisiyle “ayet” yerine “mucize” demektedirler.

Sekizinci kaideye göre Tevrat Allah'tan gelmiştir. Bugün ellerindeki bu Tevrat'ın tamamının Musa'ya indirilen Tevrat olduğuna ve onun tamamının Allah'tan olduğuna inanılır. Yani onlara göre yaratıcının Tevrat'ının tamamı tam, pak, kutsal ve doğrudur. Allah'ın anlayış nasip ettiği herkes için Tevrat'ın her harfinin bir hikmet ve muhteşemlik barındırdığına inanılır. Ancak buna da katılmak mümkün değil. Çünkü Tevrat mecaz ölçülerini en azından algıda fazlasıyla aşmıştır. Zaten Musa'nın vefatından bir zaman sonra da Tevrat'ın korunması imkânsız hale gelmiştir. Tıpkı daha önceki suhuf ve daha sonraki İncil'in korunamaması gibi. Ama hafızlık müessesesi bir tek İslam'da vardır ve bu korunması için önemli bir sebeptir. Yazma tekniğinin son peygamber döneminde geçmişe göre daha gelişmiş olması da ayrıca bir avantaj olmuştur. “Tevrat'ın her harfinin bir hikmet ve muhteşemlik barındırdığına inanılması” gibi bazı Müslümanların Kur'an'ın her harfinin bir hikmet ve muhteşemlik barındırdığına inanmaları da İsrailiyattır. Harfin tek başına işaret dışında bir anlamı olmaz. Biz de Tevratın bütünüyle bozulduğunu söylemiyoruz; asıl bozulma Tevrat'ın tefsiridir. Kur'an tefsirlerinde bile geyik yapan kalemler Tevrat'ta ne yaparlar gerisini siz düşünün...

Dokuzuncu kaideye göre Musa şeriatı nesh edilmeyecek ve Allah tarafından da başka şeriat gelmeyecektir. Ne tefsirinde ne de ayetinde onda bir artma ve eksilme olmayacaktır. Yaratıcı buyurmuştur ki “Ona bir şey eklemeyecek ve çıkarmayacaksınız” (Tesniye 4.2 ) Ama menfaate göre ekleme ve çıkarma yapılmıştır. Tevrat şeriatının günümüze ayak uyduramayacağı ortadadır. Aslında Yahudi ilmihalcilerin “yeni bir şeriat gelmeyecek” demeleri başka, Tevrat'ın kendisine bir şey eklenmeyeceğini söylemesi başkadır. Yahudi ilmihalciler Hıristiyanları ve Müslümanları dikkate alarak bu yorumu katıyorlar. Yoksa Tevrat'ın kendisine bir şey eklenmemesinden söz etmesi normaldir. Kur'an'da da mesela Hakka 44'te peygamber bile Kur'an'a katamıyor. Kur'an'ın en büyük farkı korunması vaadidir. İncil'in hükümsüzlüğü İncil'i hayatsız kılar. Tevrat'ın hükümleri ise Kur'an tarafından düzeltilerek kapsanmaktadır. Tevrat mecaz sınırlarını aşmıştır; hatta Kur'an'ın 9. Suresinde 30. ayette “...Yahudiler, ‘Üzeyir, Allah'ın oğludur' dediler. Nasraniler de ‘Mesih Allah'ın oğludur' dediler... “ buyrulur. Allah böyle ifadelere “mecaz” değil “şirk” diyor.

Onuncu kaideye göre yaratıcı insanların fiillerini bilir ve onları ihmal etmez. Bu “Rab ülkeyi bıraktı” (Hezekiel 8.12, 9.9 ) diyenin görüşü gibi değildir. Bilakis “Öğütlerin ne büyük, işlerin ne güçlü! Gözlerin insanların bütün yaptıklarına açıktır” (Yeremya 32.19 ) ifadesindeki gibidir. Rab yine şöyle dedi “Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok.” (Tekvin 6.5 ) Yine şöyle buyurdu “Sodom'la Gomora büyük suçlama altında, günahları çok ağır.” (Tekvin 18.20 ) Bunlar onuncu kaideye işaret ederler. Kuran'da Allah'ın her şeyi gördüğü (Hucurat, 18; Lokman, 28; Hac, 61), her şeyi bildiği (Ahzab, 54; Hucurat, 16; Hac, 59) ve ihmal etmeyeceği (Yusuf, 110; Ra'd, 32; Al-i İmran, 178) buyrulur.

On birinci kaideye göre yaratıcı Tevrat'ın emirlerini yerine getirenleri ödüllendirecek, yasaklarını yapanları cezalandıracaktır. Emri yerine getirenin en büyük ödülünün öteki dünya olduğuna ve yasakları yapmanın en şiddetli cezasının yok olmak olduğuna inanılır. “Lütfen günahlarını bağışla, yoksa yazdığın kitaptan adımı sil. Rab, ‘Kim bana karşı günah işlediyse onun adını sileceğim' diye karşılık verdi” (Çıkış 32.32-33 ) ayeti bu kaideye işaret eder. Bu ifadelerin itaat edenin ödüllendirileceğine ve isyan edenin de ceza göreceğine delil teşkil ettiğine inanılır. Tevrat algısı bozulmadan önce yani henüz İslam iken öteki dünya inancı miras kalmış olmalıdır. Silmek mecazdır; yok olmak değildir; yardımsız kalarak etki ve iz bırakamamaktır.

On ikinci kaideye göre Mesih gelecektir. Bu geleceğine iman etmek ve tasdik etmektir. “Gecikiyormuş gibi görünse de bekle olacakları” (Habakkuk 2.3 ) ifadesi gereğince gelmesinin uzun sürmeyeceğine inanılıyor. Gelişi ile ilgili bir zaman takdir edilemiyor ve ayetlerden vakit de çıkarılamıyor. Din bilginleri “âlemin sonu ile ilgili hesap yapanların bilgileri artsın” (TB, Sanhedrin 99a-b) demişler. Mümin, Musa'dan Malaki'ye kadar her peygamberle bildirildiği ölçüde muhabbet ve ta'zim ile ona inanır ve gelmesi için dua eder. Her kim ki (Mesih'in geleceğinden) şüphe duyar veya bu işi hafife alırsa Tevrat'ı yalanlamış olur ki Tevrat (bunu) özellikle Bal'am (Sayılar 23) ve Attem Nitsavim bölümünde (Tesniye 29.10) ele alır. Bu kaidenin bir parçası olarak İsrail'de kral yalnızca Davut ve Süleyman'ın neslindendir. Her kim bu sülalenin emirlerine muhalefet ederse Allah'ı ve peygamberlerin ayetlerini inkâr etmiş olur. Biz de diyoruz ki: İsa Mesih Tevrat'ın işaret etiği üzere elbette gelmiş ancak Yahudilerce katledilmiştir. Çünkü o Tevrat'ın bozulmamış halinin sözcülüğünü yapmıştı ve gerçek bir elçi idi. Zaten gerçek imanı taşımak için gelmişti. Ama o kadar deforme olmuşlardı ki onun söylediklerine inanmadılar. Nasaralı İsa'nın taşıdığı gerçeklerin adı İslam idi. Mesih'in geleceği konusu Kuran'daki ayetlerin ‘İsrailiyat hadisler' yoluyla çarpıtılması nedeniyle Müslümanlar arasında “Mesih'in tekrar gelmesi” şeklinde bir inancı doğurmuştur. İncil de Muhammed resulü müjdelemiş sonra o da örtülmüş ve kıyamete kadar korunan bir kitap olan Kur'an ile bu mesele kapanmıştır.

On üçüncü kaideye göre ölüler diriltilecektir. Daha önce de açıklandığı üzere ölülerin diriltileceğine İslam'da da inanılır.

Bu kaide gibi ilk bakışta İslam'a uyan görünen diğer kaideler detaylıca incelendiğinde ayrıntılarda İslam'a uymadığı görülür. Mesela Yahudilerde de Tanrı tek'tir ama Musa ona ortak koşulur ve tek'liğinin yanı sıra sübhan'lığı tartışılır.

Tevrtat ve İncil'e beşer ne kadar muhalefet ettiyse aynı oranda Kur'an'a uygunsuz olmuşlardır. Beşer müdahale etmeseydi Kur'an belki yine gelecekti ama şerait değişecek ve Kur'an'a olan uygunsuzluk bu boyutlara varmayacaktı.
 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.