EVRİMİN EVRELERİ

Andreas Vesalius (1514-1564) Roma İmparatoru V. Charles'ın eczacısının oğlu olarak Brüksel'de doğdu. Antik Çağ'dan beri süregelen insan bedeni hakkındaki yanlış düşünceleri düzeltti. Tıp kökenli bir ailede büyümüş bir anatomist ve doktordur. Babası imparatorun baş eczacısıydı. İtalya'da üniversitede anatomi kürsüsünde ders verdi. Galen'in eserlerini incelemeye başlayınca onun insanın anatomik yapısı hakkında verdiği bilgilerin çok hatalar taşıdığını ve hataların kaynağının bu konudaki çalışmaların hayvanlar üzerinde yapılmış olup elde edilen verilerin insanlara mâl edilmesinden kaynaklandığını fark etti. Ona göre incelenmesi gereken sağlıklı bir insan vücudu idi. İnsanı insanla araştırma aşaması...

Vesalius ameliyat ve anatominin birbirine bağlı olduğuna inanıyordu. Öğrencilerine örnek olması için özellikle kendisi kan ve sinir sisteminin anatomik tablolarını oluşturdu ve o dönemlerde popüler bir tedavi yöntemi olan kan alma ile ilgili bir kitapçık yayınladı. Kanın vücudun neresinden alınması gerektiğiyle ilgili o dönemde şüpheler varken Vesalius'un kitapçığı bunu açıklamış ve tıpta insan vücudunun yapısını anlamanın önemini bir kez daha vurgulamıştı. Vesalius'un bilgisi o kadar genişti ki iki günlük sınavdan sonra doktor derecesini şeref payeleriyle birlikte aldı ve ertesi gün de cerrahi anatomi hocalığı görevini kabul etti. Çalışmaya başlar başlamaz bir yenilik getirdi. Bütün kadavra çalışmalarını bizzat kendisi yaptı ve öğrencilerin işini kolaylaştırmak için dört büyük anatomi çizimi kullandı. Bunlardan biri çalınarak yayınlandı. İnsan iskeletine ait üç çizim yaptırdı. Vesalius Padua'daki beş yıl boyunca yaptığı kadavra çalışmalarından elde ettiği sonuçlar Galen'inkinden farklıydı. Padua Ceza Mahkemesi hâkiminin yardımı sayesinde idam edilen suçluların cesetlerini temin etti. Hâkim, infazları Vesalius'un çalışmalarına uygun olarak bazen geciktirmekteydi. Nihayet Galen'in bilgisinin güvenilir olmadığını kanıtladı. Galen'e açıkça meydan okuyacak kadar kesin bulgular elde edince Galen'in çalışmalarının sonuçlarının bir maymuna ait olduğunu ispat ederek onun 200'den fazla hatasını düzeltti.

Vesalius'un anatomi konusundaki çalışmaları Batı tıbbının tartışmasız en önemli eseridir ve modern anatomik tedavinin ilki sayılır. Her ne kadar kitap ilk defa teorileri görsellerle desteklese de insanların birçoğu Galen'in doğru olduğuna inanmaya devam etti. Çizimlerini baskıya hazırlarken ne zamandan ne de masraftan kaçındı ve en iyi çizim ustalarını ve en ince çalışan Venedikli tahta oymacılarını tuttu. Birinci kitap kemikler ve eklemlerle ilgiliydi. Ve beş değişik insan ırkına ait kafatası çizimlerini içermekteydi. İkinci kitap kaslarla ilgiliydi. Üçüncü kitap işe kalp ve kan damarlarıyla ilgiliydi. Dördüncü kitap sinir sistemiyle ilgiliydi. Beşinci kitap karın organlarıyla ilgiliydi. Altınca kitap göğüs organlarıyla ilgiliydi. Yedinci kitap beyni tanımlamış ve o zamana kadar bilinmeyen kısımlarını göstermişti. İşte bu sonra kısımda ince damarlardan meydana gelen harika ağ, Galen'in ve diğerlerinin ileri sürdükleri gibi insan beyninin altında olmadığını sadece toynaklı hayvanların beyninde bulunduğunu açıkladı.

Saray hekimlerinden biri olarak tayin edildi ki bu bilim için bir talihsizlikti. Çünkü kendisinin de hiç çekinmeden belirttiği gibi artık zamanın büyük bir kısmını ‘'safra hastalıklarına, mide-bağırsak düzensizliklerine ve kronik halsizliğe" ayıracaktı. Ancak bir kere imparatorluk hizmetine girince ayrılamazdı ve imparator tahttan çekilinceye kadar 13 yıl boyunca bu görevde kaldı. Bu görevi sırasında bazen askeri cerrah olarak çalışmak zorunda kaldı. 17. yüzyıla kadar Vesalius'un kuramları hemen hemen tüm Avrupa'da kabul gördü. Vesalius o zamana dek yazılmış en büyük bilim kitaplarından biri olan “İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine Yedi Kitap” isimli eseriyle anatomi dalında yeni bir gelenek başlattı (1).

Vesalius'un 1564'te ölümünden sonra çok geçmeden bu izleri dikkate alarak yol alacak biri doğdu: Harvey.

William Harvey (1578-1657) İngiliz tıp doktoru. I. James'in daha sonra da I. Charles'in özel hekimliğine getirildi. Kalpten başlayan kan dolaşımını doğru olarak tanımlayan ilk kişidir. İspanyol doktor Michael Servetus'in kan dolaşımını ondan çeyrek yüzyıl kadar önce tanımladığı söylenir ama kalıcı belgeler olmadığından Harvey'e atfedilir. Kalbin girişinden vücuttaki damarlara geçişini görerek kanın yiyeceklerden karaciğerde üretildiğini düşündü.  Hâlbuki daha önce Türkistanlı İbn-i Nefis Ali bin Ebü'l-Hazm (1210-1290) akciğerlerdeki kan dolaşımının şemasını çizmişti. Harvey kan devrini, kılcal damarlardan toplardamarlara geçerek kalbin sağ tarafına ve ciğerlerdeki kanın kalbin sol tarafına geçişini teferruatlı olarak anlatmıştır. Taze kanın devamlı olarak yapılmadığını, fakat devamlı vücutta dolaştığnı söyledi. Kalp kuvvetli olarak pompalarken kanın vücutta dolaştığını ve kalp atışıyla nabzın aynı anda olduğunu açıkladı. Kalbin yapısını, kapakçıklarını ve ven kapaklarını inceleyen Harvey büyük kan dolaşımını açıklamıştır.

Embriyo üzerinde araştırmaları sonucunda canlının ancak canlıdan meydana gelebileceğini savunarak Aristoteles'in canlıların kendinden üreme ile çoğalabileceği görüşüne karşı çıkmıştır. Harvey deneysel yöntemi fizyolojiye uygulamaya çalışmıştır. Kanın kalpten vücuda pompalandığını ve kapalı bir döngüde dolaştığını keşfeden İngiliz hekim Harvey bunu "Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus" isimli 72 sayfalık eserinde açıklayarak yaklaşık iki yüz yıl İngiliz düşüncesini etkileyecek olan ve akıl yoluyla Tanrının planının ve tasarımının anlaşabileceğini öne süren Doğal teoloji isimli bir fikir akımının pekişmesini sağladı.

Harvey'in 1657'de ölümünde henüz 19 yaşında olan Steno bu izleri dikkate alarak yol alacak biriydi.

Nicolas Steno (1638 -1686) anatomi ve jeoloji dalında öncü Danimarkalı bilimci ve din adamı olup jeoloji ve stratigrafinin babası olarak kabul edilir (2). Bilimsel soruların genellikle yerleşmiş ve katı otoritelerce cevaplanmaya çalıştığı bir dönemde Steno, yaptığı gözlemler her ne kadar geleneksel doktrinlerden farklı olsa da kendi gözlerine güvenecek kadar cesurdu. Steno koyun, köpek ve tavşan kafalarında, daha önce de tanımlanmış olan “tükürük bezi kanalı” isimli bir yapıyı keşfetti. Bu keşfin kime mal edileceğine dair Blasius ile bir anlaşmazlık olsa da Steno'nun ismi bu yapıyla ilişkilidir (3).

Ünlü bir profesör olan Franciscus de le Boe Sylvius ve Baruch Spinoza ile buluşmak üzere Leiden kentine gitti (4). Ayrıca bu dönemde René Descartes de beyin çalışmaları üzerine araştırmalar yazıyordu ve Steno, Descartes'ın gözyaşının kökenine dair yaptığı açıklamaların doğru olmadığına inanıyordu. Vincenzio Viviani gibi Steno da kasların kasılırken şekil değiştirdiğini ama hacimlerinin sabit kaldığını göstermek için geometriden yararlandı.

Steno, köpekbalığı dişlerinin kaya oluşumları içinde gömülü bulunan ve kendi çağdaşlarının dile benzedikleri için glossopetrae yani "konuşan taşlar" olarak adlandırdığını belirli taş nesnelerle şaşırtıcı derecede büyük benzerlikler taşıdığını fark etti. Romalı yazar Plinius gibi bazı antik dönem yazarlar, örneğin onun "Doğa Tarihi" (Naturalis Historia) isimli eserinde, bu taşların gökten ya da Ay'dan düştüklerini öne sürmüştü. Bu antik dönem yazarların fikirlerini takip eden diğerleri de, bu fosillerin taş ve kayalar içinde kendiliğinden doğal olarak büyüdükleri görüşündeydiler. Örneğin Steno'nun çağdaşlarından biri olan Athanasius Kircher, Aristotelesçi bir yaklaşımla, bahsi geçen fosillerin "tüm geokozmik vücudun (vahdeti vücut) taşa çevrilmiş bir fazileti" olarak tanımlamış ve yeryüzünün doğal bir özelliği olarak kabul etmişti. Ancak Fabio Colonna, 1616 yılında yayınlanan De glossopetris dissertatio isimli ahitnamesinde zaten konuşan taşların, glossopetrae'nın köpekbalığı dişleri olduğunu inandırıcı bir şekilde göstermişti (5). Steno, Colonno'nun teorisine ek olarak glossopetrae ile yaşayan köpekbalıklarının dişleri arasında kompozisyon farklılıkları olduğuna dair yeni bir tartışma konusu ekledi. Steno, bu dönemdeki nesnecik kuramını kullanarak, fosillerin şekil değiştirmeseler bile, sahip oldukları ilk kimyasal bileşimlerin zaman içinde değişebileceğini öne sürdü. Steno fosillerin, yaşayan organizmalar olduğunu belirten ilk kişi değildi; nitekim çağdaşları Robert Hooke ve John Ray de fosillerin, bir zamanlar yaşayan organizmaların kalıntıları olduğunu savunmuştu.

Steno, 1669 tarihli "Dissertationis Prodromus" isimli kitabında stratigrafi biliminde bugün de itibar edilen beş ilkeden üçünü belirlemişti (6). Steno'nun farklı dönemlerdeki farklı canlıların fosil kayıtlarında kronolojik bir sıralama olduğuna ve tabaka istifinin altındaki fosillerin tabakanın üstündekilerden daha yaşlı olduğuna hüküm verdiği Landmark Teorisi, Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrim teorisinin oluşmasında başlıca bir şart oluşturdu. Steno'nun "Sabit Açılar Konumu Yasası" veya basitçe "Steno Yasası" olarak bilinen öne sürdüğü başka bir ilkesinde, kristal yüzlerinde mevcut olan açıların aynı kristal türlerinde aynı örnekler oluşturduğunu belirtmesi jeoloji biliminde temel bir atılım gelişmesi olmuş ve kristal yapısına dair sonra gelecek olan tüm araştırma ve çalışmaların temel kaynağını teşkil etmiştir.

Steno'nun 1686'da ölümünde henüz 21 yaşında olan Linnaeus bu izleri dikkate alarak yol alacak biriydi.

Carl Linnaeus (1707-1778) biyoloji ve botanikte sınıflandırma esasını getirmiş, bütün canlıları bir cetvelde göstermiş İsveçli biyolog, hekim ve fizikçidir. Bitkileri çiçek yapılarına göre cins düzeyinde tavsif etti. “Bitki Türleri” kitabında 6 bin kadar bitki türüne ikili adlandırma sistemini uyguladı.

Hayvanlarda da ikili isimlendirmeyi başlattı. Bu sistemde Latince veya Yunanca bir isimden sonra özel bir ikinci isim gelmektedir. Bitkiler için yaptığı sınıflandırma ile, o güne kadar tarif edilemeyen bazı bitkiler kolaylıkla tarif edilebildi. Bitki ve hayvanları iç bünyelerinin benzerliğine göre cins cins gruplandırdı. Linnaeus sistemini cins, takım, sınıf gruplarını ekleyerek daha da geliştirdi. Linnaeus insan'ın deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımladı. Onu izleyen biyologlar da fiziksel özellikleri temel alan ırk grupları üstünde çalıştılar.

Linnaeus'un yaşıtı olan Buffon bu izleri dikkate alarak yol aldı.

Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon (1707-1788) Fransız natüralist, matematikçi, kozmolog ve ansiklopedi yazarıdır. Buffon'un değerli çalışmaları, Jean-Baptiste Lamarck ve Georges Cuvier de dahil olmak üzere, gelecek iki nesil boyunca birçok natüralisti etkiledi (7). "Gerçekten, Buffon 18. yüzyılın ikinci yarısında doğa tarihiyle ilgili tüm düşüncenin babası" olduğu söylenir (8).

Buffon'un 1788'de ölümünde henüz 22 yaşında olan Malthus bu izlerden yararlandı.

Thomas Robert Malthus (1766-1834) karamsar kuramlarıyla ünlü İngiliz nüfus bilimci ve politik iktisat teorisyenidir.  1805'de ise İngiltere'nin ilk ekonomi politik profesörü oldu. 1789 yılında, nüfusbilimi için çok önemli kurallara imza attı. Çalışmasına göre uygun şartlarda herhangi bir popülasyon, besin maddelerinin artışından daha hızlı bir oranda artar ve böylece zamanla kişi başına düşen besin miktarı azalır. Doğada aradaki bu fark popülasyonda bazı bireylerin ölümlerine neden olur ve bir denge sağlanır. Malthus geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı. Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşıydı. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif oldu. Malthus, nüfus artışı hakkında yaptığı çalışmasında insan davranışları için doğa bilimcilerin hayvan ve bitki popülasyonları için kullandıkları prensiple hareket etmiş ve böylece Malthus'un düşünceleri daha kendisi hayattayken büyük tartışmalara neden olmuştur (9).

Malthus'un çağdaşı Cuvier ve Lamarck da aynı izi sürerek katkıda bulundular...

Georges Cuvier (1769-1832) karşılaştırmalı anatominin, bilimsel paleontolojinin kurucusu olan bir Fransız bilim insanı ve rahip, baron ve Yüksek Meclis üyesidir. Cuvier'den önce, fosiller konusundaki kavramlar belli belirsizdi ve hiçbir desteği olmayan yorumlara yol açıyorlardı. Cuvier, fosillerin ortadan kalkmış hayvanların kalıntıları olduğunu kanıtlayıp, dış görünüşlerini ve yaşama biçimlerini yeniden belirlemeyi başardı. Cuvier, paleontoloji alanındaki buluşlarının ışığında yerin tarihini 4 bölüme ayırmış ama çağdaşı Lamarck'ın uyguladığı evrim düşüncesinden söz etmemiştir. Cuvier'e göre, bütün hayvanlar tek bir tanrısal yaratıktan gelirler ve tümü her devirde yaşamışlardır. Yer küredeki köklü değişiklikler belirli bölgelerdeki hayvan topluluklarını yok etmiş ve bu hayvanların yerini başka yerlerden gelen hayvanlar almıştır. Yapıtlarında yer alan ve evrimci görüşleri çağrıştıran bazı düşüncelerin, Protestan inancının etkisiyle oluştuğu sanılır.

Bir zamanlar yaşamış olan bazı türlerin yerküre yüzeyinden silindiğini ve fosillerin kesik, kesik değil birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını öne sürerek ilk defa "kitlesel yok oluş" fikrini ortaya koydu (10). Cuvier'in Doğal Afetler Hipotezi evrimci görüşleri çağrıştırsa da evrimi açıklayıcı bir teori değildir (11).

Jean-Baptiste Lamarck (1744-1829) evrim konusunda yaptığı çalışmalarla meşhur Fransız doğa bilimcisidir. "Kazanılmış karakterlerin iletimi" tezi büyük tartışma yaratmıştır. Genetik aktarım prensiplerinin ortaya konmasıyla görüşleri geçerliliğini yitirmiştir. Bitki ve hayvan örneklerinin bilgili uzmanlarının kontrolünde sınıflandırılmasını ileri süren modern müze kolleksiyonculuğu kavramını ilk ortaya atanlardandır. Omurgasızların sistematiği ile ilgilenerek temel organların fonksiyonlarını ve yapısını incelemiş, çeşitli solucanlar ve yumuşakçalar arasındaki yüzeysel benzerliklerin altındaki farkları göstermiştir. Lamarck kendi döneminin ilk büyük botanikçisidir. 1809'da neşrettiği Filozofî Zoolojik ismindeki kitabında “canlıların bir asıldan türeyebileceğini” yazdı.

Lamarck'ın sisteminde ‘Evrim Teorisi', ‘Tanrı'nın hikmeti' ile özdeşleştirilmişti. Bu yüzden hiçbir tür yok olamaz. Böylesi zihinsel bir kurgu, Tanrısal hikmetle özdeşleştirilmiş ve doğadaki varlıksal yapı ile karıştırılmıştır. Tanrı'nın yaratışındaki hikmetleri, insana hizmet veya insanın gözlemiyle sınırlamaktan doğan hatalar yanlış yargılara yol açmıştır. Lamarck bu suni soruna çare bulduğunu düşündü. Onun çağındaki ünlü muhalifi Cuvier (1768-1833), anatomi ve fosilbiliminde kendi döneminin en yetkin isimlerinden birisi olarak Lamarck'ı, evrimci fikirlerinden dolayı eleştirdi. Cuvier'in çağdaşları, onun, Lamarck'ın Evrim Teorisi'ni geçersiz kıldığını düşündüler.

Lamarck canlılara içkin onları kompleksliğe götüren bir eğilim olduğunu ve bunun Yaratıcı'nın canlılara bahşettiği bir unsur olduğunu söyledi. Sistematik bir şekilde Evrim Teorisi'ni ilk ortaya koyan kişi olarak gösterilen Lamarck, Tanrı'nın varlığını da kabul eden bir evrim görüşü savundu. Bu da Evrim Teorisi'nin mutlak olarak ateist bir görüş olduğu iddiasının yanlışlığını gösterir. Lamarck'a göre en basit canlılar ‘kendiliğinden oluş' yoluyla oluşuyordu ve daha sonra en kompleks canlılar baştaki bu ‘kendiliğinden türeyen' canlılardan evrimleşiyordu. İnsan en yüksek mükemmelliği temsil ettiği için canlılar insana yaklaştıkları ölçüde mükemmeldiler. İnsanın evrimin en son ürünü olduğunu ve maymunumsu canlılardan evrimleştiğini Darwin'den önce açıkça söyledi. İnsanla hayvanları evrimsel bir şemada birleştirdi.

Lamarck bütün türler için ‘ortak bir ata'yı savunmadı. Buffon ‘kökensel türler'in, diğer türler için ‘ortak bir ata' olduğunu savunmuş, fakat evrim fikrini reddettiği için tüm türler için ‘ortak bir ata'yı reddetmiştir. Lamarck ise kendiliğinden türeyen birçok basit canlı formundan kompleks canlıların farklı evrimsel çizgilerde oluşumunu öngördüğü için ‘ortak bir ata' fikrine tamamen yabancıydı.

Lamarck çevredeki yavaş değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçların canlıların hareketlerinin bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi. Kullanılan organlar gelişiyor, kullanılmayan organlar ise köreliyordu. Yeni kazanılan bu özellik ise gelecek nesillere kalıtım ile aktarılabiliyordu (12). Bu durum da canlıların türleşmesine ve türlerin değişimine yol açıyordu. Lamarck'ın bu yaklaşımı türlerin oluşumunu doğal seleksiyon temelinde açıklayan Darwin'inkinden farklıdır. Örneğin Darwinci tarzda uzun boyunlu zürafaları açıklamaya kalkan biri önce kısa boyunlu zürafaların olduğunu, bazı uzun boyunlu çeşitliliğin içinde bir tip oluşuverdiğini ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi beslenebilmelerinden dolayı yaşadıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon sonucunda yok olduklarını söyler. Lamarck'ta çevresel değişiklikler öncedir ve canlıdaki değişime sebep olurlar. Darwin'de ise rastgele çeşitlilikler önce vardırlar ve doğanın düzenleyici etkisi olan doğal seleksiyon sonra devreye girer.

Mendel'in ve Weismann'ın çalışmaları, Lamarck'ın Evrim Teorisi'nin kalbi olan ‘sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması' fikrinin yanlışlığını gösterdi. Weismann ünlü deneyinde farelerin kuyruklarını kestiği ve birçok nesilde bunu devam ettirdiği halde bu uygulamanın farelerde hiçbir değişikliğe sebep olmadığını gösterdi. Lamarckçıların sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabildiğini göstermek için yaptıkları hiçbir deney sonuç vermedi. Genetik biliminin ve embriyolojinin bilinen tüm çalışmaları çevresel faktörlerin, üreme hücrelerindeki genetik koda etki etmeyeceğini ve yeni canlının bu genetik koda göre gelişeceğini göstermiştir. Darwin de sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini düşünerek yanılmıştı ama bu mekanizma onun teorisinde Lamarck'taki kadar önemli değildi. Yeni-Darwinizmin en önemli özelliği ise sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmadığı bir evrim modelini savunmasıdır.

Darwin, Lamarck'tan 50 yıl sonra ‘Türlerin Kökeni' adlı eserini (1859) yazdıktan sonra Lamarckçılık, yepyeni formatlarla savunulmaya devam ettiyse bile 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki ilerlemeler Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin'in doğal seleksiyon fikrini rastgele, kör bir mekanizmaymış gibi savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu daha ümitvardı.

Bazı Marksistler, Evrim Teorisi'ni birçok yönden destekleseler de ‘doğal seleksiyon' fikrini kapitalizme yakın buldular ve ‘güçlünün hayatta kaldığı'nı söyleyen bu fikre karşı Lamarck'ı desteklediler ki bu ideolojinin bilimden saptırmasıdır. Bergson ve Spencer gibi ünlü felsefeciler; George Bernard Shaw gibi ünlü bir edebiyatçı; Carl von Nageli, Baldwin, Agassiz, Morgan, Eimer, Cope gibi ünlü bilim insanları ve düşünürlerle daha birçok etkili isim Lamarckçılıktan çok etkilendiler.

Çok büyük bir adım atan Lamarck 1829'da öldüğünde Darwin 20 yaşındadır ve çok büyük bir adım atmak için henüz erkendir.

Charles Robert Darwin (1809-1882) İngiliz biyolog ve doğa tarihçisidir. İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürerek o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen kanıtlar göstermiştir. Darwin'in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği olgusu Darwin hayattayken, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olması ise 1930'lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul gördü (13). Darwin'in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturdu, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sundu (13).

Darwin'in doğa tarihine duyduğu ilgi önce Edinburgh Üniversitesi'nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okurken gelişti (14). Canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemlerle türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilendi ve 1838'de doğal seçilim fikrini geliştirdi (15). Daha önce benzer fikirlerin "sapkınlık" olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı (16). İtirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı (17). 1858'de Alfred Russell Wallace'dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace'ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini öğrendi ve nihayet teorisini yayımladı (18).

İnsan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi; insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri sergiledi. Öğretmeni Robert Edmund Grant'ten Jean-Baptiste Lamarck'ın evrim teorisini öğrendi ve Grant ile beraber deniz canlılarını inceleyip ortak atalardan evrilme teorisini destekleyen farklı canlı türlerinde aynı temel yapıya sahip organların bulunduğuna dair örnekler elde etti (19).

Darwin tıp eğitimini iyice boşlayınca babası onu Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Christ's College'a yazdırdı; oğlunun teoloji okuyup din adamı olmasını umuyordu. Darwin, teolojide tıbba kıyasla daha başarılı olsa da asıl ilgi alanı doğa tarihiydi ve özellikle teolog William Paley'nin, canlıların karmaşıklığını üstün zekâlı bir yaratıcıya bağlayan yazılarını beğeniyordu (20). Kuzeni William Darwin Fox'la beraber böcek topluyordu. Böceklere olan ilgisi sayesinde botanik profesörü John Stevens Henslow'la tanışarak yakın arkadaş oldu. Henslow'un doğa tarihi dersine yazıldı ve bu profesörden özel dersler aldı. Biraz da bu dersler sayesinde iyi dereceyle mezun oldu. Darwin 1831 yazını jeoloji profesörü Adam Sedgwick'la beraber Galler'in jeolojik katmanlar haritasını çıkararak geçirdi (21).

1831 sonbaharında Henslow, Darwin'i HMS Beagle gemisinin kaptanı Robert FitzRoy'la tanıştırdı. Beagle, Aralık 1831'de FitzRoy'un komutasında iki senelik bir Güney Amerika yolculuğuna çıkacaktı ve kaptan iyi eğitimli bir doğa bilimci istiyordu. Henslow'un tavsiyesi üzerine FitzRoy, Darwin'i gemisine aldı (22).

Yolculuk iki yerine beş yıl sürdü. Darwin, yolculuk boyunca çok çeşitli jeolojik oluşumlar, fosiller ve canlılar keşfederek örnekler topladı. Fırsat buldukça Cambridge'e keşiflerini anlatan ayrıntılı mektuplar yazarak topladığı ilginç örnekleri postaladı (23). Böylece uzakta olmasına rağmen İngiliz doğabilimcileri arasında ünlendi. Yolculuk boyunca tuttuğu günlüğüne, doğabilimsel keşiflerinin yanı sıra, karşılaştığı değişik insan topluluklarıyla ilgili kültürel ve antropolojik gözlemlerini de yazdı. Bu günlüğü 1839'da “The Voyage of the Beagle” (Beagle Yolculuğu) adıyla yayımlandı (24). Denizdeki yolculuğu boyunca defalarca ağır deniz tutması geçirdiği halde hayvanbilim notlarının büyük kısmı denizde yaşayan omurgasızlarla ilgiliydi. İlk notunun konusu durgun suda topladığı bir plankton kümesi hakkındadır (25). Ekim 1833'te Arjantin'de ateşli bir hastalık geçirdi; Temmuz 1834'te ise And Dağları'ndan Şili'ye dönerken tekrar hastalandı ve bir ay yataktan çıkamadı.

Yolculuğun başında Kaptan FitzRoy, Darwin'e Charles Lyell'ın “Principles of Geology” (Jeolojinin Prensipleri) adlı kitabını vermişti. Lyell bu kitabında jeolojik oluşumların bugün de devam eden çok yavaş süreçlerin etkisiyle, çok uzun çağlar sonucunda oluştuğunu savunuyordu. Darwin, Batı Afrika açıklarındaki Santiago adasında yüksek volkanik kaya yamaçlarında mercan ve deniz kabuğu kalıntıları bulunca, bu yamaçların bir zamanlar deniz altında bulunduğunu ve Lyell'ın söylediği gibi çağlar boyunca yavaş yavaş yükseldiğini fark etti. Yolculuk boyunca pek çok önemli jeolojik keşifler yaptı. Patagonya'da gördüğü deniz kabukluları ve çakıldan oluşan geniş düzlüklerin yükselmiş sahiller olduğunu tahmin etti ve Şili'de bir deprem sonrasında deniz seviyesi üstünde kalmış midye yatakları gözlemleyince kıyının deprem sonucu yükseldiğini anladı. And Dağları'nın yamaçlarında kumlu sahillerde yetişen ağaçlara ve deniz kabuklularına ait fosiller bulunca bu yamaçların zaman içinde yükseldiği sonucuna vardı. Hint Okyanusu'nda defalarca inceleme fırsatı bulduğu mercan adalarının deniz tabanından yükselen volkanik dağların çevrelerinde oluştuğunu keşfetti.

Darwin Güney Amerika'da soyu tükenmiş devasa memeli fosilleri buldu. Bu fosillerin bulunduğu katmanlarda modern deniz kabuklularına ait kalıntılar da vardı. Demek ki bu memelilerin soyu yakın zamanlarda herhangi bir iklim değişikliği ya da felâket olmadan tükenmişti. Darwin bu hayvanların benzer Afrika ve Avrupa türleriyle akraba olduklarını düşündü. Yılar sonra İngiliz biyolog Richard Owen 1836'da bu hayvanların modern Güney Amerika türlerine çok daha yakın olduğunu gösterince Darwin'in kafasında şekillenmekte olan doğal seçilim fikrine bir destek daha geldi.

“Jeolojinin Prensipleri”nin 1832'de çıkan ikinci cildi, Güney Amerika'daki Darwin'e postalandı. Charles Lyell, bu ciltte evrim fikrine karşı çıkarak biyolojik türlerin dağılımını "yaradılış merkezleri" fikriyle açıklıyordu. Darwin bir taraftan bunu okurken diğer taraftan daha sonra kendi evrim teorisini destekleyecek çok önemli gözlemler yapıyordu. Galápagos Adaları'ndan pek çok "alaycıkuş" (mockingbird) örneği toplayıp bu kuşların yaşadıkları adalara göre ufak fizyolojik farklar gösterdiklerini fark etti. Avustralya'da gördüğü keseli sıçan-kangurular ve ornitorenkler Darwin'i o şaşırtınca dünya canlılarının iki ayrı yaratıcı tarafından yaratılmış gibi olduklarını bile düşünmüş.

Beagle'ın 1826-1830 arasındaki ilk yolculuğu sırasında, Güney Amerika'nın en güney ucundaki Tierra del Fuego'dan alınmış ve İngiltere'de “medenîleştirilmiş” olan üç Yagan yerlisi misyonerlik yapmaları için kabilelerine geri verildiler. Darwin bu kabileleri "sefil ve rezil vahşiler" olarak tanımlıyordu. Bir sene geçtiğinde yerliler misyonerlik görevini bırakarak eski hayatlarına geri döndüler. Darwin kısmen bu tecrübe sonucunda insanların hayvanlardan sanıldığı kadar uzak olmadığını düşünmeye başladı. Darwin insan toplulukları arasındaki yaşayış farklılıklarını ırksal gelişmişlikle değil, kültürel gelişmişlikle açıklıyordu. Güney Amerika'da şahit olduğu kölelik kurumundan hoşlanmıyor, Avrupalı kolonilerin Avustralya ve Yeni Zelanda'daki yerli halklara verdiği zulümden üzüntü duyuyordu.

İngiltere'ye dönüş yolculuğunda notlarını düzenlerken, "alaycıkuşlar ve kaplumbağalar hakkındaki şüphelerim doğruysa, türlerin değişmezliği fikri sarsılacaktır" diye yazacaktı. Yolculuğun sonlarına doğru Darwin'in ayrıntılı notlarını okuyan Kaptan FitzRoy, yolculukla ilgili resmi raporun doğabilimle ilgili son kısmını Darwin'in yazmasını rica etti.

Darwin İngiltere'ye ayak bastığında önce Shrewsbury'ye gidip akrabalarını ziyaret etti; sonra Cambridge'e gelerek Beagle yolculuğunda topladığı örneklerin tanımlanıp sınıflandırılması için çalıştı. Henslow bitki örneklerini tasnifi ve isimlendirmesinde Darwin'e yardımcı oldu; fakat hayvan örnekleri için Darwin'in uzman zoologlara ihtiyacı vardı. Babasının parasal desteğiyle Londra'ya gidip zoologlarla görüştü. Charles Lyell aracılığıyla Richard Owen adında bir biyologla tanıştı. Owen, Darwin'in getirdiği fosilleri inceleyerek o güne kadar bilinmeyen pek çok soyu tükenmiş hayvan türü tanımladı. Bu türlerin arasında tembel hayvan benzeri büyük memeliler, hipopotam benzeri bir otobur memeli (toxodon) ve armadillo benzeri dev bir zırhlı memeli (gliptodon) de vardı. Bu hayvanlar anatomik olarak Darwin'in düşündüğü gibi Afrika hayvanlarına değil, Güney Amerika hayvanlarına yakındılar.

Darwin, Güney Amerika kıtasının yükseldiğine dair bilimsel bir makale yazdı. Beagle yolculuğunda topladığı kuş ve memeli örneklerini de Londra Zooloji Cemiyeti'ne sundu. Ornitolog John Gould, Darwin'in tanımlayamadığı ve değişik türlere ait olduğunu varsaydığı bir grup kuşun aslında birbirine çok yakın 12 yeni ispinoz türü olduğunu açıkladı.

Matematikçi ve filozof Charles Babbage'ın başını çektiği bir grup, Tanrı'nın dünyadaki hayatı özel bir mucize aracılığıyla değil, doğa kanunları aracılığıyla yarattığını savunuyordu. Darwin'in Edinburgh Üniversitesi'nden hocası Robert Edmund Grant ve Dr. James Gully gibi bir grup bilim insanı ise türlerin birbirine dönüşebildiğini iddia ediyor, ama bu fikirleri yüzünden çoğunluk tarafından sapkınlıkla ve toplumsal düzeni bozmaya çalışmakla suçlanıyorlardı.

Mart 1837'de John Gould, Darwin'in farklı adalardan topladığı alaycıkuşların farklı türlere ait olduklarını açıkladı. İspinozları hangi adalardan topladığını not etmemiş olan Darwin, Kaptan FitzRoy'un notlarını inceleyince, Gould'un tanımladığı farklı ispinoz türlerinin de farklı adalardan geldiğini keşfetti. Nisan 1837'ye gelindiğinde Darwin, anakaradan göç edip farklı adalara yerleşen kuşların, zamanla bir şekilde değişiklik geçirip farklı türlere dönüştüklerini anlamıştı. Temmuz ayında her zamanki günlüğünün yanı sıra türlerin birbirine dönüşümüyle ilgili fikirlerini yazdığı gizli bir "B" günlüğü tuttu ve bu günlüğün 36. sayfasına ilk kez bir evrim ağacı çizdi.

Darwin bir taraftan türlerin dönüşümü üzerinde çalışırken, bir taraftan da Beagle günlüklerini yayıma hazırladı. Charles Lyell'ın fikirlerini destekleyecek bir Güney Amerika jeolojisi kitabı yazıyordu. Tüm bunların üstüne bir de kendi getirdiği örnekler hakkındaki uzman görüşlerini içerecek geniş kapsamlı bir eser üzerinde çalıştı.

Sonunda bu yüksek çalışma temposuna dayanamayarak kalbinden rahatsızlandı. Eylül 1837'de doktor tavsiyesi üzerine çalışmalarına ara verdi ve Shaffordshire'da akrabalarının yanında kaldı. Kuzeni Emma Wedgwood da aynı evde kalıyor ve hasta bir akrabaya bakıyordu. Haziran 1838'e kadar burada kalan Darwin, türlerin dönüşümü üzerindeki araştırmalarına devam ediyor, uzman görüşü almak için doğabilimcilerin yanı sıra çiftçiler ve güvercin yetiştiricilerine de danışıyordu. Bir taraftan da kuzeni Emma'dan hoşlanmaya başladığını fark etti ama teklif yapmaya cesaret edemedi.

Araştırmalarına Londra'da devam eden Darwin, türlerin dönüşümü konusunda çok önemli gelişmeler kaydetti. Thomas Malthus'un “An Essay on the Principle of the Population” (Nüfus Prensibi Üzerine Deneme) adlı yazısı Darwin için önemli bir esin kaynağı oldu. Malthus bu yazısında insan nüfusunun aslında çok büyük bir hızla (her 25 yılda ikiye katlanarak) çoğalma potansiyeli olduğunu ama hastalık, savaşlar ve açlık sayesinde nüfusun kontrol altında tutulduğunu anlatıyordu. Darwin aynı prensibin tüm organizmalara uygulanabileceğini fark etti. Tüm canlı türleri mevcut kaynakların izin verdiğinden çok daha fazla yavru üretiyor, yavrular arasında "zayıf" olanlar çok geçmeden ölüyor, "güçlü" olanlar ise hayatta kalarak yeni yavrular meydana getiriyor ve kendilerini "güçlü" yapan özellikleri yavrularına aktarıyorlardı. Böylece türler nesilden nesile değişiyor ve çevrelerine daha iyi uyum sağlıyorlardı. Bu teorisini ilk defa 28 Eylül 1838'de günlüğüne yazdı.

Kasım 1838'de nihayet Emma'ya evlilik teklif eden Darwin, Ocak 1839'da evlendi. Aynı ay içinde, Royal Society'ye (Kraliyet Cemiyeti) üye olarak seçildi. Darwin çifti evlilikten hemen sonra Londra'ya yerleşti.

Darwin doğal seçilim fikrinin temelini atmıştı ama şüpheci meslektaşlarını ikna etmek için çok çalışmalıydı. Jeoloji Cemiyeti'nin Aralık 1838'deki toplantısında evrim fikrini savunan eski hocası Robert Edmund Grant'e nasıl şiddetle karşı çıkıldığına bizzat şahit olmuştu. Bu iş cesaret ve kanıt istiyordu. Teorisini destekleyecek kanıtlar bulabilmek için hayvan yetiştiricileriyle görüştü ve bitkiler üzerinde deneyler yaptı. Mayıs 1839'da Kaptan FitzRoy'un Beagle raporu yayımlandığında Darwin'in yazdığı kısım o kadar beğenildi ki, sonradan başlı başına bir kitap olarak basıldı.

1842 başlarında Darwin, Lyell'a fikirlerini açıklayan bir mektup yazdı. Her canlı türünün kendi başlangıcı olduğunda ısrar eden Lyell, jeoloji alanında müttefiki olan Darwin'in bunu kabul etmemesine çok üzüldü. Mayıs 1842'de Darwin'in mercan kayalıkları üzerine yazdığı eser yayımlandı; aynı sıralarda Darwin doğal seçilim teorisinin bir kabataslağını yazdı. Ocak 1844'te fikirlerini botanist arkadaşı Joseph Dalton Hooker'a açan Darwin, kendisini "bir cinayeti itiraf ediyormuş gibi" hissediyordu ama Hooker Darwin'in teorisini beğendi. Temmuz'a gelindiğinde Darwin'in kabataslağı 230 sayfalık bir deneme yazısına dönüştü. Ekim 1844'te anonim olarak yayımlanan ve insan dâhil tüm canlıların ilkel formlardan dönüşerek ortaya çıktığını savunan “Vestiges of the Natural History of Creation” (Yaradılışın Doğal Tarihinden İzler) adlı kitap, doğabilimciler tarafından yerden yere vurulunca Darwin teorisi konusunda ne kadar dikkatli olması gerektiğini bir kez daha anladı. Kitap, Londra orta sınıfından büyük ilgi gördü ve türlerin dönüşümünü bir kez daha gündeme taşıdı. Darwin 1846'da üçüncü jeoloji kitabını yayımladı ve arkadaşı Hooker'la beraber deniz kabuklularıyla ilgili geniş kapsamlı bir araştırmaya girişti. 1847'de Hooker, Darwin'in doğal seçilim üzerine yazdığı uzun denemeyi okudu ve önyargıdan uzak tarafsız eleştiriler sundu; fakat bir taraftan da Darwin'in yaradılış fikrine karşı çıkmasını sorguladı.

1850 Haziran'ında çok sevdiği kızı Annie ciddi şekilde hastalanınca kendi kronik kötü sağlığının kalıtsal olduğunu tekrar düşünmeye başlayan Darwin, Nisan 1851'de Annie'nin ölümüyle iyiliksever bir Tanrı'ya olan tüm inancını kaybetti. Burada zayıf düştü. Aslında tedbirin ve duanın öneminden hareketle iç dünyasına yönelebilirdi. Bu dünyanın her şey demek olmadığını anlayabilirdi.

Deniz kabuklularıyla ilgili çalışmalarının sonuçlarını 1851-1854 arasında yayımladığı bir dizi kitapla anlatan Darwin, 1853'te bu çalışmasından dolayı Royal Society tarafından madalya ile ödüllendirildi. Ayrıca bu çalışmayla o zamana kadar jeolog olarak bilinen Darwin biyolog olarak da ünlendi. Darwin deniz kabuklularıyla ilgili çalışmasında belli bir fonksiyonu olan organın, değişen şartlar sonucunda ufak değişimler geçirerek fonksiyonunu değiştirebileceğine dair kanıtlar gözlemledi. Kasım 1854'te notlarına ortak bir atadan gelen canlıların, "doğanın ekonomisinde ayrı ayrı yerlere" adapte olmaları sonucunda anatomik olarak birbirlerinden uzaklaşabileceklerini yazdı.

Darwin doğal seçilim teorisini umduğundan erken yayımlamak zorunda kalmıştı.
1856 başlarında Darwin, yumurta ve tohumların deniz suyunu aşıp canlı türlerini okyanus ötesine taşıyıp taşıyamayacağını inceledi. Arkadaşı Hooker canlıların değişmezliğine olan inancını sorgulamaya başlamıştı ama Darwin ve Hooker'ın ortak arkadaşı Thomas Henry Huxley evrim fikrine şiddetle karşıydı. Lyell ise Darwin'in fikirlerini ilgiyle takip ediyor ama sonuçlarını göremiyordu. Lyell, Borneo'da çalışmakta olan doğabilimci Alfred Russell Wallace'ın yazdığı bir makaleyi okuduğunda, Darwin'in fikirleriyle benzerlikler gördü ve Darwin'e bir makale yazması için baskı yaptı. Darwin Wallace'ı bir tehdit olarak görmediyse bile bir makale yazdı. Makaleye ayrıntı üzerine ayrıntı ekleyince makaleyi Doğal Seçilim başlıklı uzun bir kitaba dönüştürdü. Kitap için Wallace dâhil pek çok meslektaşıyla yazıştı. Aralık 1857'de Wallace insanın kökenine değinip değinmeyeceğini sorduğunda, ona "önyargılarla çevrili bu konudan" uzak duracağını söyledi.

Haziran 1858'de Darwin kitabını henüz yarılamışken Wallace'dan bir makale aldı. Wallace bu makalede Darwin'in yıllardır kafasında sakladığı doğal seçilim fikrini anlatıyordu. Oldukça morali bozulan Darwin, makaleyi arkadaşları Lyell ve Hooker'a yolladı ve Wallace'ın seçeceği herhangi bir dergide yayımlanmasını rica etti. Darwin'in doğal seçilim fikrini Wallace'dan çok daha önce düşündüğünü ve uzun süredir bu konuda ayrıntılı araştırmalar yaptığını bilen arkadaşları, Darwin ve Wallace'ın makalelerinin 1 Temmuz 1858'de Linneaus Cemiyeti'nde (Linneaean Society) ortak bir sunumda okunmasına karar verdiler. Darwin kızıl hastalığından hayatını kaybeden küçük oğlunun cenazesi sebebiyle bu sunuma katılamadı. Anlaşılan duaya olan ihtiyacı devam ediyordu.

Teori Linneaus Cemiyeti'nde pek ses getirmedi. Darwin sonradan Dublin'li bir profesörden duyduğu tek bir yorumu hatırladı: "Teoride yeni olan her şey yanlış, doğru olan her şey ise eski." Bunun üzerine Darwin tüm enerjisini kitabını bitirmeye vererek “On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or The Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life” (Doğal Seçilim ile Türlerin Kökeni veya Hayat Mücadelesinde Ayrıcalıklı Irkların Korunumu Üzerine) 22 Kasım 1859'da ilk defa kitapçılara dağıtıldı. Kısa sürede büyük popülerlik kazanan ve ilk baskısı tükenen kitap, doğal seçilim fikrini ayrıntılı gözlemlere ve dikkatli mantıksal çıkarımlara dayanarak savunuyordu. Hatta bazı olası itirazlara da önceden cevap veriyordu. Kitapta insan evrimine doğrudan değinilmiyordu; sadece teorinin insanın kökeni ve tarihine de ışık tutabileceği söyleniyordu. Darwin teorisini basitçe şöyle özetliyordu: “Her canlı türü, yaşaması mümkün olandan daha fazla birey doğurduğundan ve bunun sonucu olarak sık sık tekerrür eden bir hayatta kalma savaşı mevcut olduğundan, yaşamın karmaşık ve zaman zaman değişen koşullarında kendisine fayda sağlayacak herhangi bir değişikliğe sahip olan her canlı, hayatta kalmada daha yüksek şansa sahip olacak ve doğal olarak seçilecektir. Kuvvetli kalıtım prensibi sayesinde, seçilen her cins kendi yeni ve değişik formunu yayma eğiliminde olacaktır.”

Darwin'in kitabı çok büyük bir ilgiyle karşılandı ama geniş çaplı bir tartışma başlattı. Darwin kitabının yarattığı tartışmaları yakından takip ediyor, kitap hakkında yayımlanan eleştirileri, yorumları ve karikatürleri özenle kesip saklıyordu. Kitapta doğrudan yer almayan "insanın hayvandan geldiği" iddiası eleştirilerin ana hedefiydi.

Darwin'in eski öğretmenleri Adam Sedgwick ve John Henslow da dahil İngiltere Kilisesi'ne bağlı nüfuzlu bilim insanları açıkça kitaba karşı tavır aldılarsa bile pek çok genç doğabilimci kitabı beğendi. 1860'da yedi Anglikan teolog tarafından yayımlanan “Essays and Reviews” (Deneme ve Eleştiriler) adlı kitap Darwin'in teorisini desteklediği için kiliseden büyük tepki aldı.

“Türlerin Kökeni” kitabı üzerine en meşhur tartışma Haziran 1860'da British Association for the Advancement of Science'ın Oxford'daki toplantısında yaşandı. Oxford piskoposu Samuel Wilberforce Darwin'in kitabını küçümseyen bir konuşma yapınca karşısında Darwin'in arkadaşları Joseph Hooker ve Thomas Huxley'i buldu. Huxley Darwin'i o kadar katı bir biçimde savundu ki o günden sonra kendisine "Darwin'in buldogu" lakabı takıldı. Bu tartışmayla ilgili sıkça anlatılan bir hikâyeye göre, Wilberforce Huxley'le alay ederek "maymunluğunuz büyükanne tarafından mı geliyor büyükbaba tarafından mı?" diye sorunca Huxley, "Birikimini önyargı ve yalanlara hizmet etmek için kullanan kültürlü bir insan olmaktansa maymundan gelmeyi tercih ederim" demişti.

Darwin hastalığı sebebiyle bizzat katılamadığı bu tartışmaları basından takip ederken, yazışmalarla kendisine daha çok destekçi aradı. Darwin'i kararlı bir biçimde savunan Thomas Huxley, Charles Lyell ve Joseph Hooker, Richard Owen önderliğindeki muhalif grubu bastırmayı başarınca 1864'te Darwin'e Kraliyet Cemiyeti'nin "Copley Madalyası" verildi.

Kısa zamanda pek çok baskı yapan ve pek çok dile çevrilen “Türlerin Kökeni”, bilimsel konulara yeni yeni merak duymaya başlayan Avrupa orta sınıfının en çok okuduğu bilimsel kitaplardan biri oldu. Zamanının sosyal akımlarını doğrudan veya dolaylı olarak etkiledi.

Darwin, yeryüzündeki canlı türlerinin değişimini betimlemek için “gizemlerin gizemi” tanımlamasını ortaya atan büyük filozof Herschel'e, Türlerin Kökeni kitabının girişinde göndermede bulunmuştu.

Hıristiyan inanışına olan bağlılığını yitiren ve bir agnostik (bilinemezci) olduğunu bildiğimiz Charles Darwin 19 Nisan 1882'de öldüğünde, ailesi onu bölgedeki bir kilise avlusuna, çocuklarının mezarlarının yanına gömmeyi düşünüyordu. Ne var ki aynı düşünceyi paylaşmayan bazıları çarçabuk harekete geçerek, önde gelen bilim insanları ve hükumet üyelerini ikna çalışmasına girişti. Amaçları, bu kişileri bir araya getirip İngiltere'nin ünlü kilisesi Westminster Abbey'nin başrahibinden Darwin'in buraya gömülmesini rica etmelerini sağlamaktı. Baş Rahip George Granville Bradley, “gerekli onayın canı gönülden verileceği”ni bildirdi. Böylece agnostik olan Darwin 26 Nisan günü öğleden sonra Westminster Abbey'ye gömüldü. Tabutunu taşıyanlar arasında eski dostu botanikçi Joseph Hooker, yazılarıyla Darwin'i kendi kuramını yayımlamaya yönelten genç doğabilimci Alfred Russel Wallace ve ABD'nin İngiltere büyükelçisi James Russell Lowell da vardı. Darwin bu kilisenin “Bilginler Köşesi” olarak bilinen bölümünde, Sir Isaac Newton'un gömülü olduğu yerin birkaç metre ötesinde ve astronom Sir John Herschel'in yanı başına yatırıldı.

Darwin çiftinin on çocuğu olmuş ve çocukların ikisi (Mary Eleanor ve Charles Waring) çok küçükken ölmüşlerdi. Ayrıca, Annie'nin on yaşındayken ölmesi çiftin üzerinde yıkıcı bir etki bırakmıştı. Darwin, çocuklarına bağlı ve sıradışı derecede ilgili bir babaydı (26). Her hastalandıklarında Darwin çocuklarının, eşi ve kuzeni olan Emma Wedgwood ile yapmış olduğu yakın akraba evliliği sebebiyle belirli zayıflıklarla doğmuş olabileceğini düşünüyordu. Darwin bu konuyu yazılarında da ele almıştı. Bu durumun diğer bazı organizmalarda ortaya çıkardığı avantajlı sonuçlarla karşılaştırdı (27). Korkularının aksine Darwin'in hayatta kalan çocukları büyüdüklerinde seçkin kariyerler elde ettiler ve dikkat çekici bir aile olan Darwin-Wedgwood Ailesi'nin saygın bireyleri oldular (28).

Darwin'in ismi daha hayatta iken bile birçok türe ve coğrafi cisme verildi. Beagle Kanalı'nin bir bölümünü oluşturan su parçasına Robert FitzRoy tarafından “Darwin Boğazı” adı verildi; çünkü yıkılan bir buzul parçasının yarattığı dalga sebebiyle teknelerini kaybederek ıssız bir yerde mahsur kalma tehlikesinden Darwin'le birlikte hareket eden iki ya da üç kişinin zamanında müdahalesiyle kurtulmuşlardı (29). Darwin'in 25. doğum günü anısına And Dağları'nın bu boğazın yakınlarındaki bir tepesine “Mount Darwin” adı verildi (30). Beagle gemisi 1839'da Avustralya kıyılarını araştırırken, Darwin'in arkadaşı John Lort Stokes'un fark ettiği doğal bir liman geminin kaptanı John Clements Wickham tarafından “Port Darwin” olarak adlandırıldı (31). Burada 1869'da kurulan Palmerston isimli yerleşimin adı 1911'de “Darwin” olarak değiştirildi. Avustralya'nın Kuzey Toprakları bölgesinin başkenti olan bu şehirde “Charles Darwin Üniversitesi” ve “Charles Darwin Millî Parkı” da bulunur. 1964'te kurulan “Cambridge Darwin Koleji”ne ise biraz da Darwin ailesinin okulun kurulduğu arazinin bir kısmına sahip olması sebebiyle ailenin adı verildi.

1992'de Darwin, Michael H. Hart'ın tarihteki en etkileyici 100 kişi listesinde 16. sırada yer aldı. BBC tarafından desteklenen ve halka açık düzenlenen En Büyük 100 Britanyalı oylamasında ise 4. oldu. Bank of England'ın çıkardığı 10 poundluk banknotların üzerindeki Charles Dickens resmi 2001'de Darwin'in resmiyle değiştirildi. Bankanın bu kararında, Darwin'in etkileyici ve gür sakalının (sahte para basımını zorlaştıracağı için) etkili olduğu söylendi. Linnean Society of London, Darwin'in başarıları anısına 1908'den bu yana “Darwin-Wallace Madalyası” adı altında bir ödül vermektedir. Evrimin mizahi bir kutlaması olarak her yıl, "kendilerini yok ederek gen havuzumuzu iyileştiren" kişilere Darwin Ödülü verilmektedir. Ayrıca 1909 yılından beri Darwin'in doğum günü olan 12 Şubat günü “Darwin Günü” olarak kutlanmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir.

Eylül 2008'de İngiltere Kilisesi, Darwin'in 200. doğum yılının bir fırsat olduğunu söyleyerek, "Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkide hatalı oluşumuz ve bu sebeple başkalarının da seni yanlış anlamasına yol açtığımız için..." sözleriyle Darwin'den özür diledi (32).

Türkiye'de ise TÜBİTAK'ın aylık yayınladığı Bilim ve Teknik dergisinin 2009 Darwin Yılı sebebiyle hazırladığı Mart 2009 kapağı ve Darwin ile ilgili 15 sayfa, sansüre uğrayıp içeriği değiştirildi ve Bilim ve Teknik dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman görevinden alındı. Darwin'in anısına Jon Amiel yönetmenliğinde Yaradılış adında bir film çevrildi. Filmin gösterimini ABD'de üstlenen firma çıkmadı.

Bugün Darwin'le özdeşleşen evrim kuramı aslında çok öncelere dayanır. Öyleki ilk kez MÖ 6. yüzyılda İyonyalı filozoflar evrimden söz etmişlerdir. Thales, Anaksimandros, Heraklitos, Aristoteles, İbni Haldun gibi pek çok bilgin canlılığın oluşumu ve gelişimi konusunda fikirler ortaya attılar. Ancak bu konu üzerine en kapsamlı çalışmaları yaparak bir kuram haline getiren Charles Darwin olmuştur. Bugün kuram paleontoloji, genetik ve embriyoloji gibi bilimler tarafınca sürekli yenilenmekte ve gelişmektedir.

"Beagle Yolculuğu" isimli kitabıyla bir yazardı; Güney Amerika hakkında yayınladığı geniş çaplı çalışmalarıyla ve mercan adalarının nasıl oluştuğu konusundaki bilinmeyenleri çözümlemesiyle bir jeologtu. Sülükayaklılar hakkında yayınladığı eksiksiz çalışmalarıyla bir biyologtu. Darwin'in eserleri hakkındaki fikirler genelde "Türlerin Kökeni" ile ilişkili olsa da, İnsanın Türeyişi ve İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi isimli eserleri de dikkate değer derecede etkili oldu. "Bitkilerde Hareketin Gücü" ve son eseri olan "Solucanların Faaliyetleri Yoluyla Sebze Gübresi Oluşumu" gibi, bitkiler hakkındaki yenilikçi çalışmalarının da önemi büyüktü.

İslam dünyasına yakışan o idi ki böyle bilimsel çalışmaları zengin sofralarda göbek büyüterek, kışın sobalı sıcak odalarda, yazın havuz başında serinlerken değil; Darwin gibi zahmet edip keşif yolculukları yaparak, hayati tehlikeler atlatarak, kafa patlatarak bilimsel olarak eleştirsinler; hatta çürütsünler. Ama alay eden ya da lakap takan Batılılar gibi değil. İslam araştırırken evrime ya da evrim karşıtlığına meyletmeye değil, cahilliğe karşıdır.

KAYNAKLAR: 1). (The Early Superstitions of Medicine, The Popular Science Monthly, May 1872, Volume 1, s.95-100). 2). (Kooymans, L.,2007 Gevaarlijke kennis. Inzicht en angst in de dagen van Jan Swammerdam. Information from Steno's diary, called Chaos, written around 1659 and discovered in 1946 in a Florence library; Woods, Thomas. How the Catholic Church Built Western Civilization, s. 4 & 96. Washington, DC: Regenery, 2005). 3). (Kermit, Hans, 2003, Niels Stensen, 1638-1686: The Scientist Who Was Beatified, Leominster, UK: Gracewing, s. 82–83). 4). (L. Kooymans 2004 De Doodskunstenaar. De anatomische lessen van Frederik Ruysch, s. 53). 5). (Francesco Abbona, Geologia, Dizionario Interdisciplinare di Scienza e Fede, Urbaniana University Press - Città Nuova Editrice, Roma 2002). 6). (Prof. Dr. Kadir Dirik Jeolojik Zaman, Hacettepe Üniversitesi Ders Notları, Bölüm 8). 7). (Farber, Paul. 2000. Finding Order in Nature. Baltimore: Johns Hopkins University Press. s.14). 8). (Mayr, Ernst 1981. The Growth of Biological Thought. Cambridge: Harvard. S.330). 9). (Korotayev A., Malkov A., Khaltourina D. Introduction to Social Macrodynamics: Secular Cycles and Millennial Trends. Moscow: URSS, 2006). 10). (Prof.Dr.Ali Demirsoy "Yaşamın Temel Kuralları", Meteksan Yayınları, Ankara 1990). 11). (Prüfungsfragen Abitur Biologie” - Prof. Dr. Wilfried Probst, Bibliografisches İnstitut AG, Mannheim 2009). 12). (Evolution Mensch” - Rosemarie Benke-Bursian, Gondram Yayınları, Bindlach 2006). 13). (The Complete Works of Darwin” Retrieved on 2006-12-15.Dobzhansky 1973). 14). (About Charles Darwin Leff, David 2000). 15). (Desmond & Moore 1991, s. 210, 263–274, 284–285). 16). (Charles Darwin “Türlerin Kökeni” Onur Yayınları Altıncı baskı s.26, 27). 17). (van Wyhe 2007, s. 184, 187): 18). (Charles Darwin “Türlerin Kökeni” Onur Yayınları Altıncı baskı s.26,27). 19). (Desmond, Adrian; Moore, James 1991, Darwin, London: Michael Joseph, Penguin Group, s. 42–43). 20). (Darwin, Charles 1958, Barlow, Nora, ed., The Autobiography of Charles Darwin 1809–1882. With the original omissions restored. Edited and with appendix and notes by his granddaughter Nora Barlow, London: Collins, s. 42–43). 21). (Darwin, Charles 1958, Barlow, Nora, ed., The Autobiography of Charles Darwin 1809–1882. With the original omissions restored. Edited and with appendix and notes by his granddaughter Nora Barlow, London: Collins, s. 67–68; Browne, E. Janet 1995, Charles Darwin: vol. 1 Voyaging, London: Jonathan Cape, s. 21–25). 22). (Desmond, Adrian; Moore, James 1991, Darwin, London: Michael Joseph, Penguin Group, s. 94–97). 23). (van Wyhe, John Darwin:The Story of the Man and His Theories of Evolution, London: Andre Deutsch Ltd (yayın: 1 September 2008, s.18-21). 24). (Gordon Chancellor, October 2006, "Darwin's field notes on the Galapagos: 'A little world within itself). 25). (Keynes, Richard 2001, Charles Darwin's Beagle Diary, Cambridge University Press, s.21-22). 26). (Leff, David (2000), About Charles Darwin, Leff 2000). 27). (Desmond, Adrian; Moore, James 1991, Darwin, London: Michael Joseph, Penguin Group s. 447). 28). (The Children of Charles & Emma Darwin). 29). (FitzRoy, Robert 1839, Voyages of the Adventure and Beagle, Volume II, London: Henry Colburn, s. 216–8). 30). (Leff, David 2000, About Charles Darwin). 31). (Territory origins". Northern Territory Department of Planning and Infrastructure). 32). (Good religion needs good science Rev Dr Malcolm Brown, Director of Mission and Public Affairs, Church of England).
 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Yalıtım (İnşaat) Bilim / Teknik 09.09.2019
TEORİ Ve İNANÇ FARKI - 8 Bilim / Teknik 14.07.2019
FARKI BİLMEK ve FARKI FARKETMEK FARKI -7 Bilim / Teknik 16.05.2019
ALGI ve VERGİ FARKI - 6(Bir tanım, bir soru, bir tez ya da teori) Bilim / Teknik 10.05.2019
Ölümü yenebilir miyiz? Bilim / Teknik 03.05.2019

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.