Deli Mahmut ve Ağa Emmi

Sabah geldiği kahveden, gece yarısı kahve kapanınca "zorunlu olarak" evin yolunu tutardı. Sabahtan akşama ne yer ne içer, nasıl dayanırdı bilinmez. Kahveciye evinden yemek gönderilmişse eline bir şey geçerdi. Oysa evi hemen şuracıkta idi, hemen yanı başında da kardeşlerinin evi vardı. Gerek yengesi gerekse yeğenleri "lütfedip de" evine dönse hemencecik oracıkta eline bir şeyler tutuştururdu yemesi için. Bizimkisi "ağalığa poh sürmez" güya kimseye "eyvallah" etmezdi. Akşama kadar "Veysel'in it gibi" aç gezer, tok sallanırdı. Yaşı elliye yakındı, bu yaşa kadar hiç evlenmemişti, "evde kalmış kızlara" dünden talipti. Köyde talip olduklarını ya vermediler, ya da doğru dürüst dünürcülük yapacak kimsesi olmadığından bir türlü baş göz olamamıştı. Eskiden bunların "davarı malı" vardı, büyük bir aile idiler. Ağabeylerinden kimi si gurbete gider, kışları çalışır, yazları da bağ bahçe işlerini yaparlardı. Mektep medrese yüzü de görmemişti elbette, birazcık "kafadan piyade" olduğundan, önüne kattıkları "sürüyü" dağ-bayır, dere-tepe otlatırdı. Köyün dışında bir "ağılları" vardı, köye pek gelmez, gelse de çok kalmazdı. Bakkaldan çay, sigara erzakını alır yeniden ağıla hayvanlarının yanına dönerdi. Hayvanlarını ağıldan çıkarır, heybesini dalına alırdı. Azığını eşeğinin heybesine koyar, zifiri karanlık oluncaya kadar dağda koyunlarını otlatırdı. Bir telle kulp yapılmış siyah çaydanlığını ve birde kavalını hep yanında taşırdı. Çaydanlık dedikse, alüminyum mu bakır mı ne olduğu isten pisten anlaşılmayan, yer ateşinde sürekli kullanıldığından teneke görünümlü, içi dışı simsiyah, sözüm ona bir çaydanlık... Çok güzel kaval çalardı, Türkü söylediğini duyan olmasa da o sesi o kavaldan nasıl ahenkle çıkardığı bilinmez. Yanık, yanık çaldığı kaval sesi etraf tarlalarda çalışan ırgatları mest ederdi, "deli, yine efkarlı" derlerdi... Gel zaman, git zaman ağabeylerinin hepsi evlenip ev bark sahibi oldular. Koyunları ve tarlaları böldüler. Birer avlak yerlere kimi kaysı dikti, kimisi ev yaptı, koyunların bir kısmını sattılar, bir iki kardeşte beşer onar koyun kalmıştı, onu da kendi çocukları otlatabilirdi. Bizimkisi kendisine düşen koyunları yine dağ bayır otlatıyordu. Ağabeylerinden birisinin koyunları da kendinde idi, kendisini ona sahip olabilecek bir ağabeyi ile ayırtmışlardı... Köyde hayvan otlatacak mera azalmıştı, her taraf bağ bahçe olmuştu. Dağ başlarındaki suların önüne havuz yapılmış, bahçe sulanıyordu. Dağda koyunların su içecek yerleri bile kalmamıştı. Ağabeyinin çocukları büyümüş, oğulları evleniyor, kız yeğenlerinin her gün birisine talipler geliyordu. Bir ev daha yapmaları lazımdı, baba yadigârı evi "bizim deliye" verip ağabeye ev yapmaya koyuldular. Bunun içinde koyunları sattılar... Deli Mahmut beş on koyunla evde bir başına kalmıştı. Bir müddet kalan koyunlarını otlatarak eskisi gibi devam etmek istedi. Azığını ağabeyinin hanımı veriyordu ama "elden gelen öğün olmuyor, olsa da vaktinde bulunmuyordu". Bizimki sigarası çayı olmadan dağda ne yapabilirdi. Ne maaşı var, ne parası. Önceleri erkek tokluları sattı harçlık etti. Birkaç ay geçmeden para bitti, bu sefer kısır koyunları, sonrasında koçu derken davar mal buhar olup uçtu. Ömrü hayatında eline kazma kürek almamış, el gibi ne ırgatlık yapabiliyor ne de amelelik. Babadan kalma tarlasına konu komşunun teşviki ile kaysı diktiler. Dikilen kaysılar vaktinde sulanmadı, dipleri bellenmedi, işin kötüsü bir evlek yerde çokça kaysım olsun diyerek bolca fide diktiğinden bahçeden çok çalılığa benzemişti. Çok geçmeden ne fide kaldı ne ağaç, tümü birden bakımsızlıktan kurumuştu. Herkes kendi işi gücüne bakıyordu, herkesin derdi kendineydi... O yıllarda gençti, taşı sıksa suyunu çıkarabilirdi ama işin ehli değildi, görmemişti, bilmiyordu. Hani denir ya "adım hıdır, elimden gelen budur" tıpkı böyleydi. Sonra, avare aylak dolaşmaktan, kahvede oturmayı yeğledi. Bir eş dost çay ısmarlarsa içer, kahve müşterilerinden birisi de sigarasını verirse"keyfi gıcır" olurdu. Öğle yemeğine kahveci evine gitmez de yemeği kahveye gelirse, bir "ekmek dürümü" tutuşturlar eline, onunla idare ederdi. Saç sakal bir arada, üst baş pejmürde idi, saçına tarak işlemezdi. Eliyle lütfederse şöyle bir kenara iter gözünün önünü açardı. Ayakkabıları elli beş altmış numara idi, hiçbir yerde ayağına olacak "kelik" bulunmazdı. Köylü gençlerden birisinin aklına düşerse gurbette özel yapım sevabına yaptırıp getirirlerdi. Bazen Almanya'dan gelen potinlerle bazen de Antep'ten gelen el yapımı yemeni gibi "çarıkla" idare ederdi. Bileğinin kalınlığı pehlivanda yoktu, iri cüsseli, apalak suratlı heybetli bir görünümü vardı. O gövdenin içinde "pısırık" korkak bir insandı, uzaktan bakınca da "adam azmanı"bir dev... ** "Akşamaca ne burada "pinekliyon" ayıp değil mi, git bağını bahçeni sula-sana" demiş, hatırı sayılır birisi. Eline küreği kapıp doğruca köyün girişindeki bahçelerinin olduğu yere varmış. Kirpi çayının kenarındaki bahçeleri sulayacak ya, değirmen arklarını takip ederek bahçelerinin hizasına gelince arkın suyunu bahçeye yöneltmek için küreği çekmiş. Arkı epey bir yarınca da ne kadar su varsa kanalda hepsi birden yokuş aşağı bahçeye akmaya başlamış. Suyu kararında akıtmadığından kanal komple yarılmış, kanalın suyu bahçeyi denize çevirmiş. Kürekle sağa sola davranıyor ama işin ehli olmadığından ne suyu temelli kesebiliyor ne de kapayabiliyor... Hikâyemizi şimdi Mustafa hocadan dinleyelim. Mustafa hoca komşu köyden, değirmeni suyu onların köyün arazilerini ve bahçelerini de sulamaktadır. Mustafa hoca fasulye sulamakta iken su kesilir. Eline küreği alır ark boyunu takip ederek gelir. Suyun kesildiği yeri bulacak, taşkın olmuşsa ve ya habersiz başkası kesmişse gerisin geri kendi kanalına akıtacaktır. Suyun alt başında su ile çalışan varsa onun işi bitmeden bir başkası habersiz suyu kesemez. Zorunlu olarak kesmesi gerekirse de müsaade istenir usulen, "bostan yandı susuzluktan, on dakka müsaade et emmoğlu, bir evlek yerim var" denir öyle kesilirdi. Böyle zamanlarda konu komşu biri birilerine yardımcı olurlardı... Mustafa, sıcakta kan ter içinde kirpi gözü mevkiine gelir ki ne görsün. Kanal bir bahçeye akıyor, bahçe adeta göle dönmüş, ark bir boydan bir boya yarılmış. Hemen sağdan soldan taş getirmeye koyulur. Kafasını çevirince de Mustafa'nın rengi atar, korkudan kas katı kesilir. "Dizimin bağı çözüldü emmoğlu! Karşımda bir dev kocaman gözlerini bana çevirmiş, elinde bir değnek mi kürek mi, dizlerini iki yana açmış bana bakıyor!?" "Elimden kürek düştü, kendimi topladığım gibi bir kaçıyorum amma mermi yetişmez arkamdan Allah canımı alsın", diyor. Soluk soluğa "Ağa emmisinin" yanına varıyor, olayı anlatıyor. "Ağa emmi kirpi gözünde bir dev gördüm, ilisulukluların bağına suyu koyurmuş, kendisi de içinde, ayakta dimdik durmuş bana bakıyordu", der. Ağa emmi diğer çocuklarına seslenir, tüfeklerini alırlar, traktöre atlayıp yola düşerler. Bizim delinin bahçesinin karşı yamacına traktörü istop edip inerler. Ağa emmi meseleyi anlamıştır, Mustafa'ya döner "yuh lan galıbına, bu Allahın adamı, mazlum birisi, bizim deli Mahmut" der. "Selam yeğenim kolay gelsin, gel bir sigara iç" diyerek Mahmut'u yanına çağırır. Bizim deli yalpalayarak traktöre doğru yönelir, Mustafa hala korkudan iki üç adım geride durmaktadır. Mahmut " sizi Allah gönderdi Ağa emmi" der. "Suyun önünü kapayamadım, az evel hargın başına birisi geldi, tutacak diye sevindim oda kaçtı" der, Mustafa'yı tanımamıştır. Ağa emmi bizim deliye birkaç sigara ikram eder, hal hatır sorup gönlünü alır. Diğerleri de etraftan topladıkları taşlarla, çalı çırpı ile arkı tamir ederler... Deli Mahmut'un son işi bu olmuştur, o gün bu gündür evden kahveye, kahveden eve. (Devamı var, yarın deli Mahmut'un Lüle Lüle saçları)


Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.