ASRIN İDRAKİNE GÖRE MEZHEB USULÜ

Eski zamanlarda mezheb kavgalarının revaçta olduğu dönemde mezhebinin haklı olduğunu hadisle ispatlamak için hadisler uydurulmuştur.

Hanefi mensupları, "Ümmetimde imam Şafii adında bir kimse ortaya çıkacaktır. O ümmetime şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasından adına Ebu Hanife denecek bir kimse gelecektir ki, o ümmetimin ışığıdır” şeklinde uydurdular (1).

Maliki mezhebindekiler, "İlim talebi için bir gün gelecek develerin boyunları vurulacak (yani uzun seyahatlere girişilecek) da Medine âliminden (İmamı Malik) daha âlim birisi olmayacak” şeklinde uydurmuşlardır. Mezheple ilgili birçok kaynakta bunları bulmanız zor değildir. Bunlar meşhur övünmelerdir. Şafii mezhebindekiler de "Kureyş âlimi (İmamı Şafii) yeryüzünün her yerini ilimle dolduracaktır” demişlerdir.

Sünni mezheplerde durum böyleyken Kaderiyeci gibi diğer mezhepler çok daha kötü durumdadırlar. Eski bir Kaderiye mezhebi üyesi Ebu Reca Muhriz'e dayandırılarak şu anlatılır: "Kaderiyecilerden kesinlikle bir şey rivayet etmeyiniz, vallahi biz insanları mezhebimize çekebilmek için hadisler uydurur ve bu hareketimizle de sevap kazanacağımızı umardık. Ben bu suretle Kaderiye mezhebine dört bin kişi kattım.” (2).

Allah'a ortak koşmayanlar için dinin tek sahibi Allah, dinin tek kaynağı ise Kuran'dır. Mezheplerin savunduğu dini yapıda Peygamber, sahabeler, mezhep imamları, sonraki mezhep imamları, muhaddisler, müfessirler ve fukaha hep beraber dini oluştururlar. Peygamber kendisi dahi dine ilave hüküm ne getirir, ne getirebilir ne de uydurulmuş hadislerin sahibi olmaya yakıştırılabilir.

Kuran'ın anlattığı din ile mezheplerin anlattığı din arasında orta yol bulma Allah'tan başka hüküm koyucular dâhil etmektir. Kuran tek başına dini oluşturmuyorsa, eğer Kuran'dan anlaşılamayan bir tane bile hüküm yine de dinin bir parçası olabiliyorsa, o zaman bin tane de hüküm Kuran'ın üstüne ilave edilebilir. Yolumuz Kuran'ın rehberliğine muhtaçtır. Başka rehberler dâhil etmek Kuran'ın değerine zarar verir. Çünkü bir şeyin yedeği varsa değeri azalır.

Mezhepçi İslâm uzun yıllardır kendi geleneğini, ibadetlere şekil vermeye kadar halk arasına adet olarak yerleştirmiştir. Peygamberimizin vefatından takriben bir asır sonra başlayan ilaveler Müslüman topluma öyle bir alıştırılmıştır ki hizipçi, fırkacı, bölücü manasına gelen ve zaten Kuran'ın kınadığı ‘mezhepçi' sözcüğü hakaret olarak algılanması gerektiği halde, aksine ‘mezhepsiz' sözcüğü hakaret olarak algılanmaktadır. Orucu bozanın iki ay oruç tutmak zorunda olması, namazın kazalarının olması, hacda şeytan taşlama gibi daha yüzlerce sayılabilecek uygulamalar dinin gerçek hükümlerinden bile daha çok bilinmekte, hatta dinin kendisi zannedilmektedir.

Mezhepler sanıldığı gibi Allah'ın dinine dâhil edilemeye yakışsaydı bir konudaki fetvanın çeşit çeşit olmaması gerekirdi. Nasıl ki Kuran bir şeye bir defa ne diyorsa yalnızca odur... Fakat mezhepçiler türlü türlü söylerler ve siz birine uysanız da makul olur. Yeter ki sapık bir mezhebe uymayın. Ama o sapık olan mezhebe göre de siz sapıksınızdır... Mezhepçi ve gelenekçi İslâmcılar çok uzun yıllar iktidar olduğu için kültür ve gelenek dinselleştirildi. Ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bu fırkalardan ancak birinin cennetlik, diğerlerinin cehennemlik olacağını söyleyen hadisi nakleden hanedancı Muaviye bize iyi bir miras bırakmamıştır. (3). Bu hadise dayanıp her mezhep kendini cennetlik, diğerlerini cehennemlik ilan etmiştir. Oysaki Allah unutkan değildir. Ve gerekli her şey kitabında vardır. Kuran'da yer almayan detaylar Allah'ın bizi serbest bıraktığı konulardır. Amelde ilmi niteliği olan rivayetlerden yararlanılabilir.

Dini konulara, bilimsel konularda olduğu gibi yöntemli bir şekilde ama dinimizi bilim yerine koymadan Allah'ın bir mesajı olduğu telakkisiyle yaklaşmalıyız. Dinde bilim adamlığı olurmuş gibi geleneklerin zihinlerine vurduğu prangalardan kurtulmadan, popülizmi kenara bırakmadan, yöntemsel olarak konuya yaklaşmadan din ilk devrin Müslimleri gibi anlaşılamaz ve anlaşılamayınca da anlatılamaz. Din gününün yegâne sahibi dinin yegâne sahibi olan Allah'tır. O sanki haşa acizmiş gibi herhangi bir konuda yanına ortak yakıştıranlara gadab eder. Defalarca yaptığı uyarılardan birini misal verelim:

“Allah size kitabı detaylandırılmış bir halde indirmişken ondan başka hakem mi isteyeyim?” (4).

Sakıncası olmaz zannıyla Kuran dışında normlar kabul görünce yüzlerce mezhep ortaya çıktı. Bilinen dört mezhep, yüzlerce mezhepten siyasilerin de desteğiyle zaman içinde daha çok kabul görerek günümüze kadar gelenlerdir. Ders halkası oluşturanlardan hangisinde teşkilatlanma olursa ve devlet tarafından destek görürse o mezheb varlığını sürdürebilmiştir. Bunlar hem Kuran dışında başka kaynaklara kapıyı açarak kargaşalara yol açtılar, hem de mezhepleri ortaya sürüp bu kargaşayı önlemeye çalıştılar. Böylece "Kuran'ın İslam'ı" mezheplerin İslam'ına dönüştü.

Mezhepleşenin biri çıkar bir hadisi alırken diğer hadisi reddeder ve böylece dine yeni bir haram sokar. Diğer bir mezhebçi ise o hadisi doğru, diğer hadisi yanlış kabul ederek aksini ilan eder. Hadislere farklı farklı ölçüler getirilerek anlayışlar ve fırkalaşmalar artırılır. Oysa bu hadisler daha başka başka türlü de yorumlanabilir ama Kuran dinin tek kaynağı olduğu için buna hacet yoktur.

Mezhep imamları nasih mensuhla Kuran ayetlerinin hükmünü iptal ederek farklı hadislerden kendilerine göre birini seçerek, "Kuran'a göre hadise" değil de "korunmasız hadise göre korunan Kuran'a" bakarak, kendilerine göre hadisleri yorumlayarak ve kendilerini içtihad yetkisiyle Allah'ın serbest bıraktığı konuları açıklayıcı konumunda kabul ettirerek yeni bir din yapısı oluşturmuşlardır. Bu yeni yapı tipik bir yeni Katolik İslam ve tipik bir yeni Ortodoks İslam'dır. Bunlara karşı çıkarken kendileri de hata yaparak meali Kuran sanan şu yeni Protestan İslamcılara da dikkat etmek gerekir. Yahudileri ve Hıristiyanları mezheplere bölen anlayış bizi de mezheplere bölmeyi başardıysa çözüm Kuran'a dönüştür.

“Dinlerini parça parça edip hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.” (5)

Hz. Peygamberimiz sadece Müslimdi. Biz de onun gibi sadece Müslim miyiz? Hz. Ebu Bekir Sünni değildi, Hz. Ali Alevi değildi. Biz de bu ikisi gibi miyiz? Ebu Hanife Sünni ya da Hanefi değildi, İmam Şafii de Sünni ya da Şafii değildi, İmam Malik de Sünni ya da Maliki değildi. Hepsi sadece ve sadece Müslimdi. Ama onlar salih kimselerdi. Sonra oluştu bu şekilcilik ve parçalanma. Örneğin Hanefi mezhebindeki hükme göre namaz kılmaya başlamayan dövülür, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde ise aynı kişi namaz kılmaya başlamazsa öldürülür. Bu nasıl dindir ki Hanbeli, Şafi ve Maliki olanların Hanefi'ye göre en büyük günah olan adam öldürme fiilini işleyip günaha girdiklerini, Hanefi olanların ise sırf dövdükleri, öldürmedikleri için diğer mezheplere göre Allah'ın bir hükmünü inkar edip zalim oldukları söylenebiliyor? Namaz kılmayanı eğer Hanefi biri öldürürse katil olup cehenneme girecektir; oysaki namaz kılmayanı öldüren Şafi, Allah'ın hükmünü yerine getirdiği için cennetliktir. Yani aynı fiili yapan iki kişiden biri cehennemlik, diğeri ise mübarek kişi olabiliyorsa bu İslam değil batıldır. Kuran'ın dinde zorlama olmadığını söylediği halde ve namaz kılmayanlara dünyevi hiçbir ceza hiçbir yerde geçmediği halde; namaz kılmayanın öldürüleceğini söyleyen 3 ve dövüleceğini söyleyen 1 mezhebin dördü birden yanlış olacağına, nasıl dördü birden doğru ve hak oluyor? Peki, bu mezheplerin dördü birden, dördü de farklıyken nasıl hak oluyorlar? Mezhebin birinin öldürülmesini emrettiğini diğeri sadece dövüyor; diğerinin sadece dövdüğünü biri öldürüyor... Bir mezhebe göre helal, diğerine göre haram oluyor... Birinin farz bildiğini diğeri farz bilmiyor. Bu mu mezhepler arasındaki ufak tefek farklılık? Dişlerinde dolgu veya kaplama olan kişiler eğer Hanefi mezhebinde iseler onların gusül (boy) abdestleri geçersizdir. Ömür boyu cenabet gezmiş olur. Kıldığı namazlar da geçersiz olur. Başka mezhepten iseler problem yoktur. Bu mu mezhepler arasındaki ufak tefek farklılık? Türlü türlü konulardaki farklılıkları dikkate aldığımızda ise birbirinden farklı hak çıkıyor. Hak tektir. Hakka uygun çeşitlilikler çoktur. Şu halde hak mezhebten bile değil, hakka uygun içtihadlardan söz edilebilir. Hak beşeri değil ilahidir ve ilahi tek yol İslamdır; İslam'dan başka hak yol yoktur.

Allah dinini sadece bu mezhep imamlarının anlayacağı şekilde mi indirdi? Dört beşeri imam olmasa ilahi din sekteye uğrayacaktı öyle mi? Şu halde bu dörtlü rahmet olarak gelen Peygamberin yerine hatta ilerisine konmuş olmuyorlar mı? Öyle ya Hz. Muhammed istediği kadar gelsin; onunla hala eksiklikler var ve asıl mesele bunlarla hallolarak kemale eriyor? İnşasında beşerin de görev aldığı bu din sizindir. Bizim âlimlerimiz hâşâ inşasında zerre kadar müdahalede bulunmazlar; inşaya değil ihyaya bakarlar.

Ayrılığı teşvik eden uydurma bir hadis “İçtihad eden yanılırsa bir sevap, isabet ederse iki sevap alır” derken kişilerin kendi görüşünü ‘içtihad' adı altında dine sokmasını kolaylaştırmış ve hata yapana sevap aldırarak rahatlatarak cesaretlendirmiştir ve nihayet dinde hataya kapı açmıştır. Tıpkı diğer ehli kitabın bozulması gibi tavizler verilmiştir. Şükür ki Allah zikrini korumakta, dini Kuran'dan ibaret kılıp tamamladığını buyurmakta ve Kuran'ı açık ve yeterli olarak ilan etmektedir.

Allah'ın dini başkadır ve Allah'a fatura edilen devşirme din başkadır. Kitabı birden fazla, önderi birden fazla, hatta ümmeti birden fazla olan bu din şirket dinidir.

Namazda "Ettehiyyat" okunurken Şafilerin şahadet parmağını kaldırması sünnettir, Hanefilerin kaldırması ise bazılarına göre mekruh, bazılarına göre haramdır... Bu bakımdan, Hanefilerin "Ettehiyyat" okunurken parmak kaldırmamaları uygun görülmüş... Tam bir stres, tam bir kaos... Tahiyyat namazın içinde var mı? Varsa delili nedir ve ne zamandan beri vardır? Sadece bu sorunun ardına düşse ne parmağa gerek kalacak ne tırnağa... Namazda kendini daha çok Allah'a verecek... Allah kuluna kâfi gelmiyor mu? Size ne oluyor da dine kaynak yaptığı kitaba koymadığı bir şeyi din bünyesi içine çekip onun ortağı gibi insanın karşısına buyruklar çıkarıyorsunuz? Allah bazı şeyleri eksik mi bıraktı da siz düzeltiyorsunuz?”

Mezheplerin kurulduğu dönemde ne Buhari, ne Müslim hiçbiri hadis kitaplarını yazmamışlardı ve hadisler mezhepler oluşturulduğu zaman sahih, zayıf, hasen, ehad şeklinde ayırımlara bile henüz tâbi değillerdi.

Ehli Sünnet âlimleri arasında da aslında hiçbir konuda ittifak (icma) yoktur. Ya aynı imamın birkaç talebesi ilerde imam olunca aynı görüşü benimsemiştir ya kendi aralarında da ayrılığa düşmüşlerdir yahut bir imamın bir konudaki fikri falanca imamlarla aynı olurken diğer konudaki fikri filanca imamlarla aynıdır. Ehli Sünnet'in kendi içindeki mezheplerinde icmanın bazı konularda varlığı doğrudur. Fakat Kuran'da geçmeyen ama icma edilmiş hiçbir konu yoktur ki.

Kuran'a hangi konuda ilave yapılmaya veya Kuran'a aykırı bir izah getirilmeye kalkışılmışsa daha sonra mutlaka o izaha muhalefet olunmuştur. Örneğin hayızlı kadının namaz kılamayacağında, kadının devlet başkanı olamayacağında, zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmesinde Ehli Sünnet'in tüm mezhepleri görüş birliğindedir. Fakat bu Ehli Sünnet'in kendi içindeki görüş birliğidir. Mesela Hariciler hayızlı kadının namaz kılmasını, kadının devlet başkanı olabileceğini, zina edenin taşlanarak öldürülemeyeceğini bu mezheplerin ilk kurulduğu yıllarda söylemişlerdir. İşte Kuran'da geçmeyen böyle türlü türlü anlayışlar, çelişkiler ve tefrikalar oluşturur. Demek ki ayrılıklar Kuran'dan değil dışında kalmaktan dolayıdır. Kuran dışı mezhepler farklı fikirleriyle Kuran'dan sapmaktadırlar. Bu mezheplerin görüşleri hatta haram ve helal koyma yetkisi sadece Allah'a ait olduğu halde ve Kuran'ın İslam'ına rağmen icat edilmiş helalleri ve haramları vardır. Her biri Kuran'dan sapmada bir olsa da, vardıkları sonuçlar açısından farklı olduklarından aslında kendi aralarında bir sayılamazlar. Her birinin helali de haramı da ayrıdır. Bu yüzden Sünni gibi başlıklarla bu mezhepleri bir potada göstermek avuntudur. Sünnilerin mihne olaylarında birbirlerinin kanını ve gözyaşını nasıl acımasızca döktükleri ve bunu helal saydıkları tarih bilinci olanlarca meşhurdur. Bugün bize dört hak mezheb diye yutturulan mezheblerin tarihte birbirlerini Yahudilikle bile bir gördükleri, küfürle tenkitleri, kızlarını vermeyi haram kıldıkları, canlarını almayı ise helal kıldıkları kayıtlıdır. Fakat avam bu bilgileri değil takvim yapraklarından, çakma imamlardan, önyargılı kanaat önderlerinden, şeyhi şeytan olan şeyhlerden ve kenardan köşeden duyum yoluyla öğrenmektedirler.

Kendi mezhep imamlarını öven, diğer mezhep imamlarını yeren hadisler... Mezheplerine bağlı kılmak için mezhep kurucularının ne kadar bilgili, ne kadar dinine bağlı olduğunu anlatan hikâyeler... İnsafsızca Ebu Hanife'nin rüyasında 100 defa Allah'ı gördüğünü söyleyerek kantarın topuzunu iyice kaçıran uydurmalar...

Kuran'da bulmadığı bir hususu kendi yorumu ile halletmeye çalışması sebebiyle Ebu Hanife'ye tarihte “Ehli Rey” denmiştir. Hadisi kaale almayan bir tutum olarak değerlendirilen bu davranış tarzına tüm “Ehli Hadis”, özellikle Şafi ve sonraları Buhari aşırı tepki göstermiştir. Aralarındaki kavgalardan haberi olmayan günümüz avamına anlatılan Hanefi mezhebi komple hadisçi bir mezheptir. Artık işler tam tersine dönmüş Hanefi mezhebinin her izahının bir hadise dayandırılmasına kadar iş varmıştır. Oysa tarihsel kayıtlara göre Ebu Hanife'nin öldürülme sebebi bile kendisinin “Reyci” özelliğine bağlanır. Hanefi mezhebinin Ebu Hanife'den sonra iki numaralı kişisi kabul edilen ve "kabak sevmem" diyeni öldürmeye kalkan Ebu Yusuf, Ebu Hanife'yi işkenceyle öldüren iktidarın resmi fetva makamı olmuştur. Zalim bir ülkede baş kadılık teklifini reddettiği için zindanda öldürülen hocasının (Ebu Hanife) acısı daha taze iken kendisine edilen baş kadılık teklifini kabul eden Ebu Yusuf iktidarın arzularına göre hükmedecekti... Zaten hükmetmeyecekse orada işi neydi? Bu çelişik durum Ebu Hanife'nin “reyci” tanıtılıp, bugünkü Hanefi mezhebinin “hadisçi” olmasının temel sebebiydi. Diğer sebep, mezhep sahiplerinin kendi görüşlerini doğru çıkarmak için hadis uydurmalarıdır. Zaten hadis kitapları mezhepler kurulduktan sonra yazılmıştır.

Bugünkü Ehli Sünnet fikirlerin ve hadisçi dini yapının temeli ilk olarak İmamı Şafii tarafından atılmıştır. Bu arada İslam dini düşünce tarihinde Kutub-i Sitte ve özellikle Sahih-i Buhari'nin neredeyse Kuran'a denk bilgisel öneminin temelinde, Şafii'nin sünneti gayri metluv vahye indirgemesi yer alır. Şafii'ye kadar birçok alim tarafından çeşitli şekillerde değerlendirilen ve sözlü akla tabi olan hadis kültürü, Şafii'den sonra yazım aşamasına ulaşarak bir nevi dogmalaşmaya ve önem itibariyle Kuran'a yaklaşmaya başlamıştır (6).

Şafii, Resulun sünnetini toplumun sünnetinden ayırarak onu hukuki açıdan Kuran'ın seviyesine çıkardı. Amaç Hz. Muhammed'in peygamberliğine büyük saygı duymak ve hizmetti; ama sonuç olarak Hz. Resul'le onun toplumu arasına kapatılması güç bir mesafe açılmış oldu. Kuran dışı sünnet, vahiy potası içerisinde Kuran'la birleştirildi. Sırada sahabe sözlerini de sünnetle birleştirerek vahyin kapsamına dâhil etmek vardı... Böylece Kuran'a mahsus olan vahyin önce sünnete sonra da sahabe sözlerine teşmil edilmesi mantığı doğdu. Bir diğer ifadeyle bu durum kutsallığı ilahi kelam olan Kuran'dan beşeri kelam olan sahabe sözlerine kadar yaymaktı-ki bunlar doğruluğu tartışılır rivayetlerden öteye gitmezdi (7).

Mezhepler tarihini inceleyen herkes Şafii'nin Hanefiliğe saldırılarını; Malikilerin, Hanbelilerin, Şafiilerin aslında Ehli Sünnet adlı bir mezhebin dört ayrı kolu değil, fakat her birinin apayrı birer mezhep olduklarını anlar. Aynı konuda haram veya helal hükmü vererek dördünün içtihadının ne kadar çok değiştiğini gözlemlemek için herhangi bir “Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı” okumanız bile yeterlidir... İlerleyen asırlarda siyasi otoritenin rolüyle ve siyasi otoritenin, mesela Nizamiye Medresesi'nin başını çeken Gazali'nin katkılarıyla tek bir mezhepmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Bu dört mezhebin birbiriyle ortak olan ve olmayan tarafı önemsiz ise mesela Caferiliği ve daha başka mezhebleri de bunlara dâhil etmek gerekir. Çünkü bunların dışındakiler de bunların birbirine olan farkı kadar farklı ve benzerliği kadar benzerdir. Aslında tümü arasındaki farklılıklar benzerlikten daha çoktur. Bunu problem görenlerin tek sığınağı bütün bu problemlerden uzak olan tertemiz Kuran'dır. Gerek bu dördü ve gerekse bunların dışındaki mezheblerin ortak noktaları; Kuran'la yetinmemek, Kuran dışı dini kaynaklar edinmek suretiyle Allah'ın dindeki yegâne otoritesini bozmaya çalışmak ve dini (ümmeti) fırkalara bölmektir. Mezhepçilere ne ifade eder bilemem ama Allah buyurur:

“Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, fırkalara bölünüp ayrılmayın.” (8).

Bırakınız bu dört mezhebin farkını bu mezheblerin imamları ile meşhur talebelerinin dahi görüşleri farklı farklıdır. İtikad konusunda bile böyledirler. Hatta kitaplarda “İmamı Azam'a göre caiz, Hanefi âlimlerine göre caiz değildir” gibi çok sayıda ifadeler geçer.

Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, İbni Mace, Nesai gibi meşhur muhaddislerin hadisleri de birbirleriyle çelişmektedir. Hatta aynı muhaddisin kitabında hatta ve hatta aynı babda da çelişkiler mevcut olabilmektedir. Bir Kuran'dır çelişkisiz ve mükemmel olan... Bir Kuran'dır şüphesizce övgüye layık olan...

“Hz. Peygamber 23 yıl vahiyden başka kelam söylemedi mi?” sorusunun cevabı şudur: Kuran'ı ilgilendirmeyen gündelik sözleri ümmetini de ilgilendirmez. Ümmetini ne ilgilendiriyorsa Allah onu korumayı gerekli görmüştür. Allah'ın korumadığı kaynaklar yüzyıllardır tefrika ve kavgadan başka bir işe yaramamıştır. Tahrim süresinin birinci ayetindeki ilahi ikaz da onun gündelik bir sözüne idi.

“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? Dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.” (9)

Gelenekçiler bu ayetten ne anlıyorlar dersiniz? Peygamber efendimiz hanımlarından birine gizli bir söz söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden diğerine veya başka bir kimseye haber verince Allah-u zulcelal, Peygamber Efendimize vahiyle durumu bildiriyor. Allah'ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını, Nebi (as) hanımına bildiriyor; bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini soruyor; Peygamber Efendimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi” (10) diyor. Böylece sözüm ona Kuran dışı vahye kapı açıyor. Böyle bir bildiriyi getirmiş olan Allah'ın vahyi, metniyle Kuran'da mevcut olmayıp “vahyi gayri metluv” vahiyle Resulullaha bildirilmiş olarak kabul ediliyor. Kuran-ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Yani Resulullahın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği kısmın metni Kuran'da yoktur. Vahiy ise Allah'ın Resulüne olan bildirilerini taşır. Gelenekçilere göre Allah bildirdiğine şahadet ederken, Resul de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi” diyor. El- cevab: Anne çocuğunu beslerken aslında kim besliyor? Allah besliyor. Hani Kuran'da da geçer ya, “onu sen atmadın Allah attı” (11) diye. Bir şeyden dolayı hastalandığımızda bu şer aslında kimden gelir? Topraktaki bereket aslında kimden gelir? Canımızı aslında kim alır? Aslında bize kim rızık taşır? Arada vesileler olsa bile biliriz ki, Allah. Eşi Peygamberin sırrını diğer eşine bildirince iş dedikodu yoluyla nihayet tabiatıyla bir şekilde Peygamberin kulağına gelince aslında bunu kim duyurmuş olur? Bundan daha tabii ne olabilir?..

Ne diyelim? "Ümmetimin itilafı rahmettir" diyerek Kuran'a rağmen ayrılığı hak gören, ayrılığın iyilik ve rahmet olduğu uydurma bir hadisten gelen dininiz size... “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra çekişmeye girip mezhepler halinde parçalananlar gibi olmayın” (12) diyen dinimiz bize...

KAYNAKLAR: 1. (İbnu Arrak, Tenzihus Şeria, 2. cilt, sayfa 14), 2. (Er Cerhu Ve'l Tadi'l, 1. cilt, sf. 32), 3. (Bak: Darimi, Siyer, sayfa 75), 4. (Enam Suresi 114), 5. (Enam Suresi 159), 6. (I. Kuran Sempozyumu, sayfa 310, Arkoun Tarihiyyetu'lFikri'lArabi, sayfa 7879), 7. (I. Kuran Sempozyumu, 317321), 8. (Ali İmran Suresi 103), 9. (Tahrim: 3), 10. (Ahzab: 53), 11. (Enfal: 17), 12. (Ali İmran Suresi: 105)


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.