AKADEMİK ÇAĞ

İlkel dönemlere gittiğimizde bilginin onun bunun elinde çarçur edildiğini ve halk tabakasının elinde hurafeleştiğini anlıyorsunuz. Bir bilgenin “beyaz” dediği, dilden dile dolaşırken renkten renge giriyor ve nihayet sonraki asırlarda kararıyor. Tıbbın kırık çıkıkçının elinde maskara olması gibi din ve felsefe de cahilin elinde maskara oluyor. Derin bir zekâ kapasitesi isteyen felsefeye sıradan insan filozofmuş gibi bilgiçlik taslayarak sahip çıkınca gülünç oluyor. Bunlardan bazıları hacimli kitaplar yazdıkları halde tek bir tespit beceremiyor. Yahu beş yüz sayfalık kitabında bir paragraflık bir tespitin yok iken ne diye bu kadar laf kalabalığı yapıp zaman sarf ettin? Din ise anlaşılmak için ortalama yani normal bir zekâya ama derin bir gönle ihtiyaç duyuyor.

Aksi ispatlanmadıkça bugün insanlık tarihinin en modern çağını yaşıyoruz. Yarın bilim ve teknoloji moderniteyi daha da yukarı çekecek... Eğer insanlık tarihi modernlikten ilkelliğe, sonra tekrar modernliğe ve sonra tekrar ilkelliğe gibi bir devir daim içinde değilse hiç bu kadar modern olunmamıştı. Dünyanın daha çok uzun ömrü varsa bile bundan beş asır sonrasını kestirmek güç... Fakat yine de kesin olan bir şey var: Bilim adamlarının konusu bilgidir.

Sürekli bir bilgi transferi söz konusu olduğundan en çok ve en hızlı bilgi en sağlıklı bir şekilde nasıl alınıp verilebilir? Mesele budur.

Bilginin kesinliği esastır. Aksi takdirde bilim için kenarda bekler. Delillendirilmedikçe teorinin malıdır ve teoriler çok beklerlerse bilimin bahçesinde çöplüğe dönüşürler. Çürütülürse değeri sıfıra iner ve hemen çöplük olur. Delillerle doğrulanırsa işte onun yeri baş üstüdür. Bu nedenle bilim adamları kesinliği tartışmazlar. Ancak teoriler tartışma konusu olabilirler. Tartışıldıkça çok sayıdaki iddialar minimuma inerler. Beşe üçe ikiye... Nihayet ispat edildiğinde o artık birdir. Bu nedenle bilimin ispatlı olanına hurafe sıvışamaz. Bilim adamının somut olarak gördüğünü hurafeci hayal olarak bile göremez.

Şu halde milattan binlerce yıl öncesinden beri iç içe var olan felsefe ve bilim sürekli bir gelişim göstermiş, nihayet ayrılmış; daha sonra her ikisi de kendi dallarını oluşturmuş ve o dallar bile başka dallara yol açmışlardır. Felsefe ve bilim, serüveni içinde bulunduğumuz bu modern çağa bazı dersleri taşımıştır. Mesela bunlardan biri “branşlaşma”dır. Herkes her konuda konuşmamalıdır. Artık “uzmanlık” diye bir değer vardır. O konunun uzmanına danışılır. Vatandaşa sorulmaz.

Felsefe ve bilim usullü olmayı önerir. Artık aklı işletmenin de bir usulü vardır. Hatalar usulleri belirlerler. Trafik kazaları trafik usullerini belirlerler. Nihayet artık din alanında da akademisyenler var. Bunlar şimdilik iki kısımlar: Birincisi geleneğin etkisini taşıyan önyargılılar – ki bunlara akademisyen demek utanç vericidir. Zira bunlar bilimci kriteri taşımayan akademisyenlerdir. İkincisi ise meseleyi bilimin o amansız ve tarafsız kriterlerine oturtarak önyargısızca sorgulayıp araştıranlardır. Süreç içinde müspet ilimlerde ve özellikle fen bilimlerinde olduğu gibi bu önyargılı fosiller sayıca azalacak ve ilahiyat alanında da diğer bilimlerde olduğu gibi geriye usullü ilahiyat akademisyenleri kalacaktır. Akademisyen olmayan din adamları müzeye konacaklar... Her alanda yolculuk teke doğru olacak...

Asrımızda akademisyenlik itibar görmektedir. Bu asla yitirilmeyecek aksine artacak bir değerdir. Bilimin usulleri her alanda yer alacak ve insanlar öyle kolay kolay yanıltılamayacaklar. Jeoloji uzmanı jeofizik uzmanının işine karışıp deprem tahminlerinde şov yapamayacak ve hadisçi de müfessirin işine karışamayacak. Korunmamış hadisler korunmuş Kitabı test etmeyecek. Hadis şarihi hadis usulcüsünün ya da hadis tarihçisinin işine karışmayacak. Hadis usulcüleri bir hadise uydurma diyorlarsa onu şerh etmeye ya da hıfzetmeye gerek kalmayacak. Mihenk taşı “usul” ve bilirkişi “usulcü” olacak. Herkesin temeli ise “aklı doğru işletme usullerinin belirlenmesi” olacak.

 



Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.