Analar Evde Darlanır, Ümmid Çeker 40 Çeki Yükünü


Apartman çocuklarına acıyorum. Çocukluk, yaratıcılık yeteneklerinin geliştirilmesi açısından önemli bir dönemdir. Şu benim apartmanın çocukları parçalamak üzerine ihtisas yapıyorlar sanki. Onlara acımamın sebebi şu: böcekleri tanımıyorlar, kuşları kovalamıyorlar Ve benzeri şeyler yapamıyorlar. Özlerinin saklı olduğu doğayla aralarında betonlar ve analarının sıkı sıkı tembihleri var. “Şuradan öteye gitmeyin emi kuzum, emi tosunum.”


Fakat biz böyle miydik. Şahsen ben böyle miydim? Girmediğimiz delik kalmazdı. Ve uydururduk bir sürü oyun veya hayal. Çok duygulu olduğum bir anda yazmış olduğum bir şiirimde de dediğim üzere, bizim gerçekten Toy Shoplardan alabileceğimiz oyuncaklarımız yoktu. Fakat sonra sonra bu şiirin sadece o zamanda tekrar yaşamayı istediğim bir andan kaynaklanan bir duygu akışı olduğunu fark ettim. Yani ortada acı duyulacak bir şey yoktu.


Kaldığım apartman çevreye nazaran en çok çocuğun olduğu apartman. Bir yıldır kaldığım için etrafı sağlıklı şekilde gözlemleme imkanım da var tabii. Yani bizim apartmanın ahalisi işi gücü bırakmış durmadan sevişmiş sevişmiş sevişmişler. Sevgi insanı onlar. Seviş ciddi bir iştir.  Ortaya ise sürekli bağıran, ortalama 18 saat, kızlı erkekli bu çocuklar çıkmış. Şu anda, şu satırları yazmakta olduğum şu anlarda bile bağırıyorlar. Yıllar öncesinde söylediğim bir söz geliyor aklıma: “Lezzetli olur fakirlerin sevişmesi.”


Havalar sıcak. Anaları darlanıyor. Genelde çalışmıyorlar. Çarşı pazar, eş dost falan filan derken geziyorlar çoğu zaman. Gezmedikleri zamanlarda da durum benim için değişmiyor. Bu sefer de analar  evde darlanıyorlar, vakit öğlen oldu mu çocukları salıyorlar apartmanın önüne.


Sesleri, davranışları, yaptıkları... sinir olma bahanesi olmadan da öte gidiyorlar aslında. Onlardan analarını babalarını okuyorum.


Dışarıda insanlar ilgimi çekmiyorlar çoğu zaman. Tatil zamanları mümkün olduğunca kendime okuma yazma için zaman ayırmaya çalışırım. Deniz güzel tabii. Doğa güzel. Her zaman da içi içe olunmaz ki denizle menizle, doğayla moğayla. Hem zaten işin birtakım psikolojik bir takım sosyolojik, birtakım felsefesi yönleri var. Mesela bazen, Didim'in en bilinen sahili olan Altınkum'a iniyorum. Sağa dönüyorum, yürüyorum ve sonra bir ucunda duruyorum. Barış Parkının yanı başı.  Bakıyorum kumsala. Panayır yeri gibi. Renkli plaj şemsiyeleri, insanlar, şezlonglar, küçük balıkçı tekneleri, biraz daha sağda günlük geziler yapan yatsı tekneler, çay bahçeleri... Hepsi anlamsız geliyor. Neden burada oldukları konusunda bir cevap vermiyorum kendime. Veya, ben neden buradayım? diye sorduğum da oluyor kendime.


Apartmanda, dairemde oturuyorum. Bir sürü öykü kitabı almışım.3-4 kitabı birden okuyorum. Çehov'un birkaç öyküsünü okudum dün mesela. Biri “Gusev”. Savaş dönüşü bir askerin gemideki öyküsü. Gusev ölüyor öyküde. Diğer bir öyküde üç yavru dünyaya getiren bir kedinin etrafında dönen birkaç olay. Vanya ve Nina adlı çocuklar ve bu kedi yavruları ile ilgili bir öykü.


Yani, dün gördüğüm birçok insan var dışarıda fakat Gusev daha çok aklımda. Veya Nina ile Vanya. Dışarıdaki çoğu insanın orijinal bir tarafı yok. Tabii, ben böyle diyorum diye, herkesin de orijinal olması gerekiyor, aksi halde herkes ölmelidir gibi bir mantık taslağı çıkarmıyorum önünüze.


Benim için, yazmak; insanların arasında olduğumda duyduğum yaşamak hissinden, basit bir şeyi yazmaktayken hissettiklerimden daha  ağır basmadığı için Gusev, Nina ve Vanya daha çok aklımda.

Yazmakla yaşamanın birbirinden farkı yok. Hatta yazmak, iki kere yaşamaktır. En akıl çelici şey, dediğim gibi fazla bir orijinalitelerinin olmaması. Belki az buçuk vardır. Fakat sonra, bir aynılığa varıyorsunuz. Hepimiz aynıyız aslında, diyorum bazen.

Geçen günlerinde birinde kapının ötesinden bir gürültü geldi. Hopladım. Dikiz deliğinden baktım. Baba, büyük oğul, fil bokuna benzeyen küçük oğul gördüm. Üçü de siyah-beyaz damalı gömlekler giymişlerdi. Tesadüf, sıraya dizilmişlerdi. Korktum bir an. Aynılık buydu işte. Ben şahsen bana benzeyen bir oğlum olsun istemem. Bir çocuğum olsa, bir oğul, elbette ki ona önemli şeyleri öğretebilirim. Fakat benim aynım olursa şahsen ben geri göndermek isterim onu.

...

Deccal'i okuyorum. “Niçe”nin kitabı. Hıristiyanlığa atıyor da atıyor. Fakat tabii, mantıklı bir atış bu. Mermi atar gibi. Pek çok açıdan değerlendirilebilir tabii bu kitap, fakat cümle aralarında benim gördüğüm, belirginleşen bir önemli şey var. “Aynılaşmak”. Hıristiyanlığın tanrısı öldü, diyor bazen dolaylı bazen direkt.

Aynılaşmak insana huzur verir. Diri, hayat dolu bir şey... bir çürüme başlıyor. O diri şey, çürüklüğe sahip bir şey değil de, bizatihi çürümenin kendisi oluyor. Bundan sonra kimse bundan şikayet etmez artık. Çürümek bir beyindir, çürümek bir akıldır artık. Karşıtı yoktur. Bir çürümeyi görünce sevinir de insan; onaylar çünkü kendini. Onu rahatsız edecek bir dirilik yoktur.

...

Şu çocukları görünce insan üreme içgüdüsünden soğuyor, yemin ederim soğuyor. Bırak ya, bırak, üremeyeceğim ben! Diyor. Ne üreyeceğim ben! Manyak mıyım. Benim çocuğum akıllı olsa bile bunların arasında çürür.
Beyitimi tamamlayayım:

Analar evde darlanır, Ümmid Çeker hep 40 Çeki Yükünü
Üresen üremesen al sana kırk çocuk üremeden yekunü

Bırak ya, bırak!


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Teşekkürler Yoldan-daş Genel 12.03.2019
Didim, Pompei olur mu? Sosyal 02.03.2019
O ayaklar iyi ayaklar değil- Mikrop-iyolojik incelemeler Anı 25.02.2019
İnsan 4.0 Genel 13.02.2019
Çete çeteye girmiş- Koko-Bonzo-Fetö Genel 09.02.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Mehmet Ali Timur Yaşam 15.06.2019
Munzur Dağlarında Gülabioğulları - İbrahim Sevindik Yaşam 06.06.2019
Maya Tutmuş Yaşam 30.05.2019
Mutlu olmak için çok sebepler var :) Yaşam 24.05.2019
Nasıl mutlu olurum ve çevremdeki insanları nasıl etkilerim ? Yaşam 19.05.2019

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.