Ben geldim hayat... hatırladın mı beni?.. hani şu ayağını kaydırmak için her nefesinde çırpındığın kişi... hemen itiraf edeyim ki, işkencelerinden usanıp bırakmalarına az geç kalsan pes edecek durumdaydım hep... dokunsan düşecek hale gelmiştim...vicdanının olduğunu bilsem acıdın diyeceğim ama vicdanla senin göbek ve gözbağının olmadığını, uzak diyarların sırtı dönük iki yabancısı olduğunu adım gibi biliyorum... bilmem, belki de bilebileydi bu yaptıkların... yüzün yok ki, göstermeye cesaretsiz suratının ne hal aldığını görebileyim..
Hayırdır son günlerde uğraşmıyorsun benle.. bıktın mı yoksa? yoksa, yoksa direncimin beni terk ettiğini mi söyledi göz pınarım? doğru ya, kesmez seni artık üzerime her gelişinde iki elimi havaya kaldırışım... şaka desem inanır mısın? seni kandırıyorum desem yalana mı bulanır sözlerim? hala gıcığım sana, hala başım dik ve hala işte karşındayım.
Her ne kadar gözlerimi açtığım anda beni koyduğun hücrende, kuru ekmek misali bir parça kuru mutluluğu, kapı altından fırlattığında kapmak için lağım fareleri ile yarışsam da, ve her kuru ekmeğe dişimi katık etsem de açlığımı giderdim. dört yanımda taş duvarları sıkıp susuzluğumu giderdim... senle beslenip sana kafa tutuyorum işte.. belki de senin zoruna giden bu... gıcık mı oldun bana, kaşlarının gene gözlerinin üzerine düştüğünü hissediyorum... beter ol... hala inadına ağırlığımı taşımak istiyorsan sırtında, dertlerinle karnımı doyurur, kalpyaşlarıyla susuzluğumu giderir, hasretleri solurum. umut olur çıkarım tekrar karşına... ve her geçen gün ağırlaşırım.... sen bilirsin..
.. Yahu hayat, bak sana ne diyeceğim... düşündüm geçen, sen gurbetim misin benim, sılam nerede? gurbet diyorlar sana... öyle ya her gelen yeni can, tanımadığı bilmediği bir yere gelince başka ne yapabilir ki avaz avaz ağlamaktan başka... ve sonra razı olup kadere boyun bükmek... gurbetteki gurbetçiye sokulmak sonra... kulağa aşina kalp ritimlerine kulak dayayıp hasreti yudumlamak minik dudaklar arasından... sılaya özlemi yaşamak o an..
Öyle bir gurbetsin ki, hep gurbetçilere bağrını açan... mukimi yok, kazık çakanı yok... uğrarlar sana ve giderler geldikleri gibi bir bir... geçmeyenler köprüsünde bekleşenlerin dudaklarında bir gurbet türküsü... türküyü yaşarlar birde, dirhem dirhem... noktasına virgülüne dokunma lüksleri olmadan..
Aynı yerde ayrı düşmeyi bilir misin sen ey hayat? neredir senin gurbetin? sevdin mi hiç sen? elini uzattın mı yalan görüntülere? akşam çöktüğünde gurbetçinin üzerine lapa lapa yağan hasretler, yanağına düşüp aktı mı dudağına? sakın tatma o zaman olur mu? çünkü o kadar acı ki, o kadar işler ki hücrelerine... emin ol dayanamazsın..
Gencebayın dediği gibi, ayrılık bile ağlardı ayrılığı yaşasaydı, yaptığına utanırdı aşkı biraz tanısaydı... gurbeti gurbete göndermenin var mıki ey hayat, bir yolu, olabilir mi sence? sıyırıp önüne koyabilecek bir tutam aklım kaldı, ona da göz dikmeden söylesen olmaz mı?
Duydum ki seven gönülleri uzaklaştırıp salıncak kurarmışsın aralarına, sonra keyifli keyifli sallanırmış hayat... senin akacak bir başka gönül bulamayışından bana ne? bize ne? kıskançlık nöbetlerini sevenlerin gözgöze anlarına denk getirme artık... ben yetmiyor muyum, ara sıra tökezlesem de düşmedim daha. göremedin mi daha onların ölümün bile zorlarına gitmeyeceğini anlayamadın mı? yeterki canan yokluğundan ölmesin gönüller...düş yakalarından ve sarıl benim yakama..
Gurbet... adı nasılda soğuk duruyor, nasılda bulanık görünüyor değilmi hayat? kıymetleri artırandır gurbet, ince bir battaniyeyi, haşlama çayı, sigara paketi üzerine karalanan iki satırlık mısraları bile özletir...
Dağ yabancı, taş yabancı, han yabancı, tas yabancı, hancı yabancı...yaban garip bir sancı.. ... Dışarıda kar yağıyor hayat... evlilerin çatısına, evsizlerin tepesine yağıyor durmadan. araba tekerleklerinin ezdiği, soğuğun kuruttuğu karlar üstünde gezmeyi severim öteden beri... kıtır kıtır gıdıklandıklarını sanırdım karların... gecenin ayazında geziniyorum...kıtır kıtır..... cebimde bile elim donuyor be hayat, ve yüzümde ağırlıksız bir tebessüm...kıtır.... kıtır... durrr!... aman Allah'ım.. ayağım çıplak olsa ve yolumun sonu sıcacık bir yuva olmasaydı gene zevk alır mıydım hayat???? ürperti ve korku, soğuktan daha çok titretti bedenimi... parmak uçlarımda hızlanıyorum yüzümde bir mahcubiyet, yanağımı kaplayan bir utanç.. bana için için kızan ben... ah gurbet... ayakkabısız ayakların kara değdiği ansın sen gurbet... ....
Soğukla tanıştırınca kendine gelen pilleri radyoya yerleştiriyorum... ince bir nağme dolduruyor odayı;
"Ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde, öyle durdum bekliyordum, geçmeyenler köprüsünde, dolandım kördüğüm oldum, yolların saç örgüsünde ah şu eller eller eller, gurbet eller yetti gayrı, birbirini çok sevenler,böyle durmaz ayrı ayrı sen bir yerde ben bir yerde, ayrı düştük aynı yerde, senden önce bilmiyordum, şimdi düştüm ben bu derde, gurbet olmuş sıla olmuş, ayrılık varya serde...ah şu eller eller eller, gurbet eller yetti gayrı, birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı.. "
.... dalıyorum uzaklara.. görüşürüz ey hayat
16/02/2004 Hayatla Dert-Leş-İ-Yorum/4
|